Aşk filan...


Yurtdışında yaşamak, farklı sınıflar ve kültürler arası postkolonyal durumlar, yanlış insanları tanımaktan kaynaklı bir birtakım farklı nedenler, falan filan, derken "aşk" hakkındaki fikirlerim epey değişti tabii. Eskiden de kısa yazamazdım; dedikleri gibi, kısa yazacak kadar zamanım hiç olmadı ama, felsefe eğitimden sonra hepten konuya dahi giremez oldum. O nedenle aslında yazmak isterdim, nedir bu değişim ama çok uzun olur. O nedenle bir kısa giriş yapayım.

Batı Avrupa'da yaşamanın aşk üzerindeki en büyük etkisinden bahsedeyim. Ben size sıradan bir örnek vereceğim, bundan genelleyeceğiz. Araya bir parantez açayım, bunları Türkçe yazmamdan kaynaklı bir problem var. Türk insanı (Türk insanı dedim diye kişisel algılamayın Ortadoğu insanı da diyebilirdim), ne diyorduk, Türk insanı "telos"u olan bir varlıktır. O "telos", hepimizin bildiği gibi cinsellik ve sekstir. O nedenle, Türkçe dilinde ne yazarsan yaz, literatürde "double bind" denilen olaya kurban gidersin. Bu ne demek? Şu demek, ben burada aşk üzerine ne yazarsam yazayım, satırlarımın varmak istediği yer, Türk'ün zihninde, o malum "telos" olacaktır. Hatta ve hatta aşk üzerine yazmasam bile o olacaktır, da neyse...

Uzatmayalım, örneğe geçelim. Bizim burada fakültenin alt dönemlerden aşırı güzel, soğuk, mesafeli, varlıklı ve varlıklı olduğu da her halinden belli bir kız var. Benden 5-6 yaş küçük. Benim bu cimcimden neden hoşlandığım konusu çetrefilli. Mesela hiç görmediğim ama aşık olduğum bir kadına benziyordur mesela. Kısfmet olursa bir gün de bunun psikanaliz ve postkolonyal analizini yaparız. Şimdilik gönül bu kondu, deyip geçelim.

Ama geçirmezler.

Bizde gönül her ne kadar, ne kadar imkansız yer varsa bulup oraya konsa da, bu gönül nedensiz yere imkansız yere konmaz. Bu önceki cümle bir garip oldu. Şunu demek istedimdi: Biz sever isek, bir neden uğruna severiz ağalar, bir fikir uğruna, bir problemi çözmek için, severiz. Önce fikir gelir, sonra kadın. Yani önce kadını sevip de, sonra neden onu sevdiğimizin anladığımız olmuş mudur -- düşünüyorum, sanırım olmuştur. Ama sonradan neden onu sevdiğimizi farkına vardığımızda, aslında onu sevmeden, onu sevmemize neden olacak koşullara sahip olduğumuzu da anlarız. Biz böyle insanlarız işte. Yalandan korkmayız, yılandan korktuğumuz kadar.

Çok önemli tiyolar verdim aslında. Örneğe döneyim. Bu cimcime ben bir buçuk yıldır ufaktan yazılmaya çalışıyorum. Ama sorunlar var. Amacım bu sorunları anlatabilmek.

Nedir bu sorunlar? Tabii ki, dakika bir gol bir, Türkiye. Cimcim benim Türk olduğumu biliyor. Bu nasıl bir "bilme" biçimi peki? Sorun burada. Aktif olmadığı ortada, çünkü kız beni tanımadan beni tanıyor. O halde pasif olmalı. Aynen. Açın şimdi detay istiyorsanız Husserl'in Pasif Sentez derslerini okuyun. Ben garbın afakı çelik zırhlı duvarlarla sarılmışcasına devam edeceğim bildiğim dilden.

Benim güzel, karanlıkta gökkuşağı gibi parlayan cimcimim (kendisine bunu dedim ama bu bile faide etmedi), beni tanımadan beni tanıyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Şu şekilde.

Bir insanın bir diğerini sevebilmesi için gerekli koşullar vardır. Olmayaydı, hepimiz birbirimizi severdik. Pis bir ortam olurdu. Bu koşullar nasıl oluşur, nasıl belirlenir? Şimdi benim ile cimcimim arasındaki postkolonyal durum şunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor ki, bu koşulların oluşumunda akıldan çok phantazi var. Fantazi demedim, phantasy, dedim. Fenomenolojik bir terim bu. Boşverin detayını. Bu kız beni sevmeden önce - sevebilmesi için -, phantazi dünyasında benim bu kız için albenili olmam lazım. O bile olmasa, nört olmam lazım. Gel gör ki, hemen hemen her Avrupalı gibi, Türk diyince bu cimcimciğimin hayal gücünde de beliren, abdest, namaz, bomba, sakal, vahşet.. olduğu için, ben phantazi açısında hükmen yenik başlıyorum.

Şimdi elbette, ben "o Türklerden" değilim; bunun o da farkında. Olmasa zaten muhabbet başlamazdı bile aramızda; ama ne ölçüde farkında olsa da, tam bir karar verememe durumu var. Buna postkolonyal literatürde "mimicry" derler, kendisini çok severler. Yani benim varlığım, kızı ürkütüyor; neden? Çünkü karar veremiyor? Buna da "ambivalence" derler. Uzatmayalım.

Şimcik, bu hikayede mühim olan ben ve benim imkansız aşkım değil tabii. O da mühim ama, o sizin derdiniz değil. Bu hikayede mühim olan, bir "aşkın" oluşumu, ve koşulları; ve bunların ne kadar da insanın kendisinden bağımsız şeyler olduğu.

Yani şunu diyorum, şimdi biri birini sevince, o arada gelişen sevginin gelişebilmesini mümkün kılan koşullar aşkın aslında çok da abartılmaması gereken bir şey olduğunu söylüyor. Neden? Çünkü aşkta senin ve benim kim olduğumuzun pek bir önemi yok aslında. Aşk her zaman phantaziyle başlar. Misal benim gerçekte kim olduğumun pek önemi yoktu cimcimim için. Sorun bu olsa, dersin ki, "e o zaman gerçekte birbirinin kim olduğunu bilenler mutlu olur." Sorunu anlatamadım. Sorun bu değil. Sorun şu. "Gerçek ben" diye bir şey yok.

Şimdi eğer o kız beni sevseydi, sevdiği adam, elbette benim olduğum adama denk gelmeyecekti. O phantazi dünyasında bir erkek yaratacaktı, ve onu ben sanacaktı. Ben "o adama", en yakın adam olacaktım. Şu an olamadım. Aramızda abdest filan girdi. Bu nedenle, aslında o adam olmadığımı kanıtlayabilecek koşullara dahi sahip olmadım.

Aşk yok diyorum yani. Phantazi ile gerçek arasında bir kurgu var; bu kurgu senin şahsi oluşumun değil. Heraklitus, diyor adam, Kant'ın sorunlarını dert edebilir miydi? Edemezdi. İnsan da kendi sorunlarını dert etmiyor. O sorunlar "içinde" dert ediyor. Sorunu seçen o değil. Sorun ona gönderilmiş.

Seveceğim kadını ben seçmedim. Oldu bitti. Bir gün baktık ki, bu bünye, birtakım kadınlardan hoşlanıyor. 13 yaşında oturup kurgulamadım ki ben bunu. Şimdi eğer ben seveceğim kadını seçmiyorsam, zaten seveceğim kadın da hiçbir zaman phantazi ile gerçek arasında yarattığım o imajin orijinali olamayakca, - orijinal yoksa - sevmek nedir yani? Aşk mümkün müdür?

Bu zihniyetle, tek gerçek aşk Bergson'cu bir kafa ile, aşka hayır, demek, seni zorla birilerine aşık eden bu pasif senteze, bu bedene karşı koymak.

Cinselliği de artık nasıl karşılarsınız bilmiyorum.

Size yaşadığım şehir Leuven'in een mutsuz adamını anlatayım. Ama önce biraz Leuven'i anlatayım. Leuven, yeri yurdu belli bir ütopya. Küçük, çember şeklinde "ring" denilen üç - üç, toplamda altı şeritli bir yolla çevrelenmiş, Hegel'in "hakiki sonsuzluk" fikrini hatırlatan bir çember. Bu çemberin alametifarikası, kendine yetebilmesi. Çok garip bir şehir bu Leuven. Bırak 20 dakika ötesindeki "Brussels Nord" denilen Ortadoğu'dan hallice güzide beldeyi, komple bu dünyadan uzakta bir şehir adeta.

Ne anlamda dersen, şöyle anlatayım. Küçük bir şehir olmasından kaynaklı son derece "beyaz" ve dolayısıyla standartları yüksek bir şehir Leuven. Öyle ki, insan bilhassa Türkiye'den döndüğünde, gezegen değiştirmiş gibi hissediyor. Standartlar diyorum. Kimi standartlar vardır birbiri ile karşılaştırırsın -- bir amaca hizmet eder; ama kimileri vardır, karşılaştırma yapma ihtiyacı bile hissetmezsin --- öyle uzaktır bu ikisi birbirine. Leuven, dünyanın büyük bir kısmına kıyasla tam da ikinci şekilde karşılaştırılamayacak bir şehir. Elbette Avrupa'da Amerika'da Leuven'den çok daha güzel şehirler vardır. Anlatmak istediğim, kimin daha güzel veya çirkin olduğu değil. Bilakis, Leuven'i farklı kılan bir iddiasının olmaması.

Leuven, iddiasız, lokal bir şehir. İnsanları da öyle. Leuven, var olmak için - ki burada postkolonyal anlamda "merkez/metropolis" olmayı kastediyorum - çırpınan, bunu arzulayan bir şehir değil. Leuven'in hırsları yok; bırak kendi haline, aynen bu şekilde bu şehir dünyanın sonuna kadar devam eder. Leuven'i Leuven yapan, insanı en çok gıcık eden ama aynı zamanda hayran bırakan özelliği bu kanımca.

Öyle iddiasız ama iddiasızlığı içerisinde iddia yaratan bir şehir ki, insanın elinden gelen bir şey yok. İddiası olmayan birine meydan okumayamazsın ki... Leuven, meydan okumana izin vermiyor. Leuven, kendi halinde akıp gidiyor, kimse onun umurunda değil... Leuven'in kendi standartları var, bir tek taktığı onlar. Ne bir metropolis küstahlığı var, ne de bir köy rehaveti. Arada bir yerde, garip bir şehir.

Sorun şu ki, bu sistemi, bu "hakiki sonsuzluğu" koruyabilmek de öyle kolay değil. Metropolisi metropolis yapan, kendini kirlenmeye açmasıdır. Leuven açmıyor. Açmıyor ama kapamıyor da; Leuven insanı hep o arada bırakıyor. Ne içine alıyor, seni o sonsuzluğun bir parçası olmaya davet ediyor. Ne de dışarıda bırakıyor, sen buraya ait değilsin, git buradan diye yüzüne kapıyı kapatıyor. Leuven, değişik bir fenomen. Neden beni dahil etmiyorsun bu sonsuzluğa diye insan kızamıyor da. Kirlenmek, güzeldir; eyvallah. Ama Leuven insana bunu sorgulatıyor. Belki de, kirlenmemeli bazı şeyler dedirterek, insana kendini sorgulatıyor. Leuven, bela bir şehir. Bela çünkü, hiç bela yaratmıyor. Hep gülümsüyor, çok da güzel gülümsüyor, ama gülümsemesi tamamen bir mesafe yaratmak üzere kurulu. Kıyamıyorsun iki laf edip "şu güzel ortamı bozmaya." Ettirmiyor da zaten. O kapının eşiğindesin unutma. Neyse, kısa kesip, bu şehrin en mutsuz adamına geçeyim.

Kendisi, az çok tahmin edebilirsiniz, dönerci. Ana sokakta, Leuven'in en ciks, en havalı kızlarının en sık (ki bu haftanın hemen hemen her günü sabaha kadar oluyor) takıldığı bar/disko arası mekanın hemen karşısında çalışıyor. Irak Kürdü. Yıllar önce gelmiş, 10-15 senesi var. O günden beridir, orada döner satıyor.

Şimdi. Teolojik açıdan bakacak olursak, yüce rabbim bizi eşitsiz yaratmış ki, atraksiyon dönsün. Yoksa, ne yabacağuduk koskoca dünyada. O nedenle, yüce rabbim, verdi mi tam vermesini bilir. Misal birine Suriye'de kafa kesen IŞİD'tan kaçacak, kelimenin tam manasıyla "hiç" olan bir hayatı uygun görmüş iken, aynı yüce rab, hikmetinden sual sorulmaz, Leuven'den alıp, Ortadoğu'da bir müzeye koysan Ortadoğu'nun son yüzyılda tüm müzelerinden topladığı hasılatı bir günde toplayacak kızlara, hem para veriyor, hem güç veriyor, hem eğitim veriyor... Her şeyi veriyor... O nedenle bence teolojik olarak hiç bakmadan, yolumuza devam edelim.

Şimdi, düşün. 10 yıl boyunca bir dönercide oturuyorsun, bir "hiç"sin ve bu 10 yılın heeeeeeeeeeer gününde birer "çok", çok fazla miktarda "çok" olan bu kızları izliyorsun. Öyle bir "hiç"sinki, çırıl çıplak cama otursan, "çok"lar seni görmez bile. O kadar çoklar ki sen hiç yoksun. Öyle bir durum.

Uykum geldi. Adamın deneyimini yeterince anlatamadım. Zaten o deneyimi yeterince anlatabilecek bir yeter de yok zaten. Yeter bile biter, bu hiçliğin yokluğunu anlatmaya. 10 senedir, hiç dokunamayacağın bir hayatı bir sokağın karşısından izlemek nedir yahu? Düşün ya. Ben kafayı yerdim. Fenomenolojik düşünüyorum, girdap gibi yemin ediyorum. O yanı başında, bizzat kendi gözlerinin karşısında olup biten o kadar imkan bu deli "çokluk," "bolluk" karşısında, bu kadar "hiç", bu kadar imkansız, bu kadar görünmez olabilmek... Olay sadece "karı-kız" meselesi değil. Olay çok daha büyük. O kızlar, aslında yatağa değil, hiçbir zaman ona açılamayacak olan başka bir dünyanın aslında olmayan kapıları. Anlatamıyorum. Kapı var ama yok. O kızlar, o adamın karşısında, her gün, her gece; o kızlar bir imkansızlığın imkanılar. O kızlar, her gün o adama, bir hiç olduğunu, kaybettiğini, oyunun bittiğini hatırlatıyorlar. Oyun ama bitmiyor. Çünkü zaten oyun bu. Bu adam nasıl bununla baş ediyor? Nasıl kafayı yemiyor?

Alışkanlık da var tabii ama bana sorarsanız, asıl neden, adamın imkansızlığı kabul edebilmiş olması. Yine teolojiye döneceğiz burada, yüce rabbimin bunu uygun gördüğünü kabul etmiş olması lazım. Durumun bu olduğuna ikna olması lazım. Yoksa size, bu insanlar sahiden dindar mı sanmıştınız? 10 yıl boyunca, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir hayatı izlemek zorunda olan bir adam, ya şizofren olur, ya canlı bomba , ya da dindar. Yoksa ol-amaz. Anlatabiliyor muyum?

Ama bana sorarsanız, bu adam "hiç-biri." Leuven'in en mutsuz adamı o. Sakallı, kara kuru bir tip. Kendisini kandıramayacak kadar çok izlemiş o barı, o hayatları -- dindar olamıyor. Aklını kaybedemeyecek kadar her şeyin farkında -- şizofren olamıyor. İnsanları öldüremeyecek kadar da vicdanlı -- canlı bomba olamıyor. Bu adam "hiç-biri."

Ama devam ediyor. Neden mi? Sanıyorum tek bir nedeni var.

Hiç yoktan iyidir.

"Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin"


Hollanda'daki aşırı sağcı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders'in söylediği "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" sözlerinin, yanlış topraklarda, yanlış bir kültürün içinde doğmuş bizlerde, Avrupa'daki hiçbir sol partinin yaratamadığı bir yankı yaratması, yani Avrupa'daki hiçbir, bize göre "gerçek özgürlükçü"nün dokunamadığı hasletlerimize dokunmuş olması, ortada yaşanmakta olanın birtakım lokal ezberlerle yaşayan Türkiye solcularının, Marksistlerinin "demek istediğim hem batıya kaçmak isteyip hem batılı ırkçıların sözlerini paylaşmak salaklık," şeklinde bir çırpıda savuşturamayacaklarının kanıdı olsa gerek. Çok uzun cümle oldu ben kurarken yoruldum, siz de okurken bir şey anlamamışsınızdır sanıyorum. Demek istediğim şu, Wilders'in söylediklerinin, biz Batılı Türklerin içinin yağlarını eritmiş, bizlerde "yahu sonunda biri hakikati söyledi" rahatlaması yaratmış olması, hala tarihi paralelliklerle/analojilerle okuyan Marksistler ve solcuların anlayamacağı bir sosyal duruma işaret ediyor. Bu klasik solcu-Marksistin varsayımı şu: "Dün zenciydi, sonra yahudi oldu şimdi ise müslümanlar 'ötekileştiriliyor'." Yani bu arkadaşın zihninde tüm ötekileştirilenler aynı mekanizmaya maruz kalıyor. Hani ötekileştirilenden çok ötekileştirme mekanizması sorunun asıl kaynağı, hatta tek kaynağı. Ana argüman bu ontolojik zemin. Ontolojinin ontik ayağı tamamen unutuluyor. Bu elbette büyük bir rahatlık sunuyor - kafa yormaktansa, dün de oldu bu, diye salla gitsin. Ne var ki bu çeşit bir indirgemecilik, bugün tam şu anda yaşanan sorunu tüm nüansları ile anlamamızı engelliyor. Durum şu: Hayır, bugün yaşanan sorun dün de yaşanmadı. Bugün dünyadaki müslüman ve İslam sorunu, ne siyah tenli insanın ırk sorunuyla aynı, ne de Yahudi'nin soykırımı ile. Bizim postmodern/postkolonyal sorunumuz tamamen bize ait bir sorun, geçmişe değil. Bu şu demek, eğer Wilders çıkıp da "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" diyorsa ve bu söylem, bizde sahiden bir karşılık bulabiliyorsa, hemen sorunu "ötekileştirme" tarihine eklemeden önce bir durup düşünmeli, belki çağın müslüman-İslam sorununda kendine özel başka faktörler vardır.

Amacım Wilders'i savunmak değil - ki zaten bu Marksist-solcu zihniyetin karşı çıktığı da Wilders'in söylediği değil. Adam, "Türkler bu ülkeyi terk etsin" demiyor, dikkat edersen. Arada bizim için küçük ama Sağ için çoook büyük bir ayrım var. Adam diyor ki, "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin." Yani bu şu demek Avrupa'da "aşırı Sağ" artık çok büyük bir nüansı kurabiliyor ve dahası iddia edildiği üzere "ırkçı" bir söylem tutturmuyor. Yani Avrupa sağcısı, eğer ırkçı ise bu ancak kültür düzeyinde bir ırkçılık olabilir - ki buna da "ırkçılık" demek ne kadar doğru, bilemiyorum. Avrupa sağının bu ayrımın farkına varabilmiş olması ve "Türkler" değil de, "Diktatör Erdoğan'a oy veren Türkler" diyebilmesi, Sağ'ın Sol'dan çok daha fazla yol alabildiğinin ve gelecekte de dah çok güçleneceğinin kanıdı olsa gerek. Zira bu çok varoluşsal, postmodern ve Schmittian bir ayrım.

Neyse, ben şahsen bu söyleminde Wilders'e hak veriyorum. Neden? Çok basit bir nedeni var. Biliyorum ki ve tüm Avrupa ve dünya da biliyor ki Erdoğan'a oy veren o halk eğer Hollanda'da çoğunluk olsaydı ve gücü eline geçirseydi, Holladalıya hayatı zindan ederdi. Bugün Hollanda'nın mükemmel olmasa da onlara tanıdıkları hiçbir özgürlüğü, Tayyipciler, Hollandalılara tanımazdı. Bunu herkes biliyor. Sen de biliyorsun. Ben de. Ve işin inanılmaz tarafı, Wilders gibi en aşırı sağcı adam dahi bunu artık tüm Türkler üzerinden değil, "iyi Türkler" üzerinden okuyabiliyor. Ezberle gel hemen: "İyi Türk" - "Kötü Türk" diye ayırma diye tekrarla Batı'dan öğrendiklerini.... Kendi mutsuzluğunu herkese empoze etmek için elindeki hiçbir fırsatı kaçırmayan insana kötü demek, bir insanlık görevidir - eğer insanlığa bu kadar önem veriyorsan sahiden.

Kısaca, oturup her önüne çıkana "ırkçı" demeden önce artık bir durup düşünmek gerekiyor. Yükselen İslam, Sağ ve Sol şeklinde ayrılmış olan ve bugünün dinamiklerini asla yansıtamayan politik dengeleri bozuyor. Bugün, bugünde yaşanıyor; eğer bizler hasletlerini Yeşiller'de değil Wilders'de görebiliyorsak, demek ki geçmişin ezberlerinden farklı bir dinamik var ortada.

Nedir, nasıldır.. e o zaman Wilders'i mi destekleyelim.. Bunlar değil amacım. İşaret etmek istediğim bu geçmişin ezberlerinden, politik doğrularından kopmanın gerekliliği ve herkese ırkçı, faşist demeden önce, dünyaya, farklı diskulara tekrar bakma zorunluluğu. Ben son birkaç yıldır bunu yapıyorum ve sizin özgürlükçülük, adalet eşitlik gördüğünüz yerde dünyanın en büyük burjuvalarını ve mazoşist faşistlerini görüyorum. Kabullerinizi sarsın deneyim derim, zira gelecek sizin Sol ve Sağ'ınıza sığmayacak. Farklı bir meta-politik geleceği kuracak.

"Beyaz Adam" nefreti


Kendisi olabildiğince "beyazlaşmak" için çabalarken, baştan aşağı bir "beyaz adam" hayatı sürerken, ekmeğini "beyaz adam" nefretinden kazanan insanlar var. Bu 21. yüzyıl postkolonyal egolar günümüzün en karakteristik gerçeği bana kalırsa. Böyle bir varoluş biçimini tarihin hiçbir yerinde bulmanıza imkan yoktur - zira bu arkadaşlar, tamamiyle globalizm ve Batılılaşmanın eseri. Bu bitmek bilmez "beyaz adam = kapitalizm = saf kötülük" sayıklamalarında farkına varamadıkları, kendi seçimlerinin, hayat tarzlarının, hali hazırda savundukları argümanlar ile büyük bir tezat halinde olması. Bu ekseriyetle Marksist kişilikler elbette bu tezatın farkında değil, zira onlar, küçük dünyalarında Marksizmi sahiden Batı-dışı, beyaz-adam-karşıtı bir ideoloji olarak görebiliyorlar. Postkolonyal/Coloniality alanının en büyük buluşu, kapitalizm ve komünizmin aynı ham maddeden çıkan fikirler olduğunun farkına varması idi. Mignolo'nun çok güzel bir "decolonization" tanımı var, çevirmem gerekirse: "Dekolonizasyon, kapitalist ve komünist emperyal dizaynlara karşı bir cevap olarak çıkmış düşünme ve varolma ufkudur." Hatta eğer "beyazlık" ile Avrupalılığı bağdaştırıyorsak, benim iddiam şu ki: komünizm/Marksizm Avrupa'nın en "beyaz" ideolojisidir: zira metodolojik olarak, kapitalizm ile beyazlığı birbirine indirgeyerek, kendine tüm bunların üstünde ve ötesinde daha beyaz bir alan yaratır. Şimdi bu elbette demek değil ki, Batı eleştirilemez - susalım bir şey demeyelim. Benim eleştirim şu: Abartmamak gerekiyor. Elbette Batı'nın asimetrik bir üstünlüğü var; ama bu üstünlüğü gezegensel kabul ederek, bitmek bilmez bir olumsuzlama ile, bir yandan her şeyi ve herkesi Batı'ya indirgeyip, öte yandan, Batı yokmuş, Batı şeytanmış gibi davranmak, postkolonyal zamanlarda artık kimsenin yemediği tavırlar. 20. yy'da bunu yapardın ve takdir de toplardın: Vay anasını adam ne kadar radikal, ne kadar da başkalarını düşünüyor, ne kadar yüce gönüllü ve vicdanlı.. derlerdi hakkında. Ama sene 2015, mücadele artık Sovyet vs. Amerika mücadelesi değil: Artık insanlar farkında Sovyet de Amerika da aynı bokun laciverti olduğunun. Eğer bu "boku" savunacaksan, ki bence gayet savunulası bir şey, o halde kendini aziz gibi göstererek, yalnızca beğendiğin alanları alıp, kalanlarına "beyaz adam" diyerek bunu yapamazsın. Adama sorarlar, sen ne kadar sarısın, siyahsın... Senin sarılığın, siyahlığın nerede? Marksizm, beyaz adamın günah çıkarma oyununa dönmüş vaziyette. Onların kendilerinden nefret etmek için kullandıkları mekanizmaların bedelini üçüncü dünya ödüyor. Biz burada papağan gibi bu adamların "beyaz adam" nefretini ısıtıp ısıtıp İslamcıların değirmenine su götürüyoruz. Bu nedenle, Üçüncü Dünya'nın mücadelesi, Marksizm çıkışlı olmamalı - Marksizm maalesef kendini kendinden nefret ede ede tüketmiş beyaz adam ideolojisidir. Bize lazım olan, beyaz adam nefreti değil - onu bırakın İslamcılar üstlensin (ki birtakım Marksistlerin İslamcılarla bir olup kapitalizmi çökertme planlarını unutmadık - bir insan nasıl bu kadar pervasız/plansız/ikiyüzlü olabilir? Cevap: kendinden nefret ederek). Bize gereken beyaz adamı olduğu gibi kabul edebilen bir ideoloji. "Beyaz adam" (Avrupa) dünyanın farklılıklara karşı en açık olan toplumudur. Tam da bu nedenle zaten, içinden Marksizm gibi aykırı sesler çıkarabilmiştir. Bunun farkına varmadan, argümanları buna göre kalibre etmeden, kendinden nefret eden mazoşist solcuların masasına meze olmaya devam ederiz, biz üçüncü dünyanın aslında var olmayan insanları.

Müslüman veya değil


Tabii yurtdışında yaşamanın "güvencesi ve rahatlığı" var ama şahsen prensip olarak Türk veya değil, yeni biriyle tanıştığımda kendimi "Türkiye'denim ama müslüman değilim" şeklinde tanıtıyorum. Türkçe yazdığım için olayın Türk (veya Türkiyeli) kısmına yoğunlaşayım. Türkiye'de, o coğrafyada doğmuş olmasına rağmen, müslümanlık ile ilgi ve alakası olmayan büyük bir kitle var. Öyle sanıldığı veya yansıltılmak istendiği gibi marjinal bir kitle kesinlikle değil. Ne var ki, bu insanlar her ne kadar müslüman olmasa, ve bu durumun da tüm müslümanlar farkında olsa da, ben deyim varoluşsal, siz deyin toplumsal nedenlerle kendilerini müslüman olarak tanımlamak zorunda hissediyorlar. Sanki öteki türlüsü "ihanet" gibi geliyor. Halbuki eğer gerçekleri konuşursak ve olayı "ihanet" diliyle açıklamakta ısrar ediyorsak, gayet mümkün ki bu ülkeye asıl "ihanet" kendini müslüman olarak tanımlamak olabilir... Gelgelelim hiç bu saçma sapan ihanet-vatansever çatışmasına girmeye gerek yok. Durum son derece basit: Müslüman gibi mi yaşıyorsun ve dahası sahiden de müslümanlarla mı yaşamak istiyorsun; yoksa son derece modern ve Batılı bir hayat tarzı sürüp, zaten hali hazırda Türkiye'de yaşarken dahi müslümanlardan uzak mısın? Eğer ikinci durumdaysan, çıkıp da kendini müslüman olarak tanımlamanın ne sana yararı var ne de millete; bilakis, ait olmadığın bir kimliğe aitmişcesine pervasızca davranıp o kimliğe sahip çıkan insanlara da zarar veriyorsun; sonra adamlar dellenip IŞİD'laşıyor. Bu nedenle, prensip olarak biriyle tanıştığımda ben müslüman olmadığımı özellikle belirtiyorum. Bunun, kısaca, iki nedeni ve sonucu var. İlk olarak, müslüman olmadığımı belirterek, Türk'ün müslüman olmadan da yaşayabileceği şeklinde çok basit gerçeği utanmadan, saklanma derdi duymadan gayet "normal"mişcesine haykırıyorum. Yani, müslüman olmama olayını "normalleştirmeye" çalışıyorum. İkinci olarak ise, saygısızlık değil, aksine karşımdaki eğer kendini müslüman olarak tanımlıyorsa ona saygı duyduğumu, onun pratiklerine, gelenek ve göreneklerine inanmadığım için o kimlikten çıktığımı belirtiyorum. Bu tavır kesinlikle aşağılama filan değil, bilakis kimliğe saygı duyma tavrı. Ne var ki, bu şekilde bir "terkediş" eğer karşındaki müslüman da o kimliğe terk etmek istiyor ve fakat buna cesaret edemiyorsa, işte o zaman soruna neden oluyor. Bu tip müslümanlar İslamcı olarak tanımlanıyoruz. Neyse uzatmayayım, insan ne ise onu olduğu gibi haykırabilecek cesareti ve onuru kendinde bulabilmeli. Aynı pratiği feminizme de uygulayabilirsiniz. Eğer bir kadının kara çarşafa girmesini kabul etmiyorsanız, bunu açıkla söyleyim. Geleceğin ve günümüzün, Lacan tarafından paylaşılmış, çok basit bir motto'su var: "Arzunu takip et." Neyi arzuluyorsan, ne olmak istiyor ve ne isen bunu açıkça söyle. Birinin canı yanarmış, mütevazı değilmiş.. bunlar hep din ahlakı ve tam da bu nedenle sorunları baştan ve baştan üretmekten başka bir yararları yok.

Ortadoğu'dan kaçan insanlık


Şimdi, Facebook'ta yeni eklediğim ve "unfollow" etmeyi unuttuğum biri göçmenlerle ilgili bir şey paylaşmış. Ufacık bir çocuk bedeni, Bodrum'da kıyıya vurmuş, altında da manşet şu: "Avrupalıların mültecilere olan tavrını bu fotoğraf değiştirmeyecekse, ne değiştirecek?" Merak ediyorum, biz neyiz bu dünyada? Var mıyız? Biz insan mıyız? Biz derken her ne kadar kendimi içinde bulmaktan büyük bir utanç duysam ve oraya ait olmasam da, içinde doğmuş olmanın çaresizliği ile, müslüman alemini, Ortadoğu halkını kastediyorum. Biz neyiz? Her gün on binlerce göçmen bu sefil, bu lanetli, bu kötülüğün kültür belletildiği iğrenç coğrafyadan akın akın kaçıyor; kaçamayanlar bunu başaramayanlar yollarda ölüyor; ve biz, sanki bu insanlar Antartika'dan Avrupa'ya kaçıyormuş gibi, üzerimize hiçbir sorumluluk almadan yine son derece keyif aldığımız sefil halimiz ile Avrupa'ya dönüp, tüm suçu Avrupa'nın sırtına yıkıyoruz. Yahu, bu nasıl bir yüzsüzlük, bu nasıl bir haysiyet yoksunluğudur. Kimse sormuyor, bu insanlar neden kaçıyor, diye de, herkes yüzünü Avrupa'ya dönmüş, neden bu insanları sınırlarına almıyorsun diye ona haykırıyor. Bilmiyorum sahiden bu coğrafya insanlıktan bu kadar mı soyutlandı ama, içinizde birazcık insanlık onuru kaldıysa, bir an şöyle bir durun, sarsılın, kendinize gelin: Yahu bu insanlar bu coğrafyadan kaçıyor; bakın, bu insanlar, Avrupalıdan kaçmıyor, bu insanlar Batılılardan kaçmıyor, BİLAKİS BU İNSANLAR SENDEN BENDEN KAÇIYOR. BU İNSANLAR AVRUPALIDAN DEĞİL AVRUPALIYA KAÇIYOR. Bu insanlar Hristiyanlardan kaçmıyor, bu insanlar MÜSLÜMANLARDAN HRİSTİYANLARA KAÇIYOR. Bu insanlar bu coğrafyanın, politik doğruculuğu bırakmak gerekirse,yani İslam'ın, bu coğrafya üzerine örttüğü karanlıktan kaçıyor. (Hoşunuza gitmediyse, İslam adına yapılan diye hassasiyet gösterin ama en nihayetinde arada hiçbir fark yok, zira İslam, İslam adına yapılan neyse odur.

Allah'ın o sevgili kullarından biri de çıkıp demiyor, yahu bu insanlar neden kaçıyor, biz neden bu kadar çirkin yaratıklarız, biz neden 2015 yılında hayvandan beter bir halde yaşıyoruz , neden bu coğrafyadan insanlar çoluğu çocuğunu alıp oluk oluk sonunu bilmedikleri bir yola çıkıyor. Varsa yoksa Batı, varsa yoksa Avrupa. Bu kadar haysiyetsiz, bu kadar insan onurundan soyutlanmış, kendini bu kadar değersiz gören bir coğrafya olabilir mi ya? Müslüman müslümanı öldürür, Batı yaptı. Müslüman müslümandan kaçar, Batı neden yardım etmiyor. Böyle tutarsız, böyle ergen bir zihniyet olabilir mi ya? Yemin ediyorum, bu coğrafyadaki kadar büyük bir yüzsüzlüğü dünya tarihi görmemiştir. O sahile vurmuş el kadar çocuğun fotoğrafına iyi bakın, o çocuğun katili, göçmenlere kollarını açmayan Avrupa değil, o çocuğun katili, insan gibi yaşamaktan aciz, hayvanlardan beter bir şekilde birbirinin kuyusunu kazan, birbirine zulmetmekten keyif alan sensin, benim. O çocuğun katili bu coğrafyanın karanlıktan beslenen sefil ve kokuşmuş ve kokuşmakta da sınır tanımayan kültürü. O el kadar çocuğu Batı değil, Ortadoğu öldürdü. Her gün de onlarcasını, yüzlercesini öldürmeye devam ediyor. Çünkü evet, bu coğrafyanın kültürü kanla beslenir. Bu insanlar kanla beslenir. Mutsuzlukla, umutsuzlukla beslenir. Bir dinin yuvarladığı kartopunun altında kaldık, denizler ölü çocuklar kusuyor.

2014 yılında Türkiye’den uluslararası arenada, benim takip edebildiğim kadarıyla, iki önemli kitap yayımlandı. Birincisi, Mahmut Mutman’ın Bloomsbury’den yayımlanan “The Politics of Writing Islam” adlı kitabı; ikincisi ise Bülent Somay’ın Palgrave Macmillan’dan yayımlanan “The Psychopolitics of the Oriental Father” adlı kitabı.

Yazarlarını göz önüne alınca, iki kitap arasındaki farklılıklar hakkında insan derhal bir fikir edinebilir. Bu yüzeysel fikrin ardını analiz etmek beni aşar, zaten arzuladığım bir şey de değil (yine de güzel bir karşılaştırmalı çalışma olacaktır). Benim bu yazı ile yapmak istediğim, basitçe, Bülent Somay’ın örümcek ağı gibi örülmüş kitabının methodolojik varsayımlarına ve bu varsayımlardan yola çıkarak son derece iddialı bir başlık altında (“Conclusion: Prolegomena for Another Modernity/Authenticity”) paylaşılmış Gezi Parkı analizlere kısaca bir bakış atmak. Bu nedenle kitabın, “Introduction” ve “Conclusion” bölümleri arasındaki örgüye dair pek bir yorumda bulunmayacağım; bu tabii ki bu bölümleri atladığım anlamına gelmiyor – gelmiyor, çünkü o bölümler zaten üzerinde durmak istediğim methodolojik varsayımlar üzerine kurulu.

Lafı fazla uzatmadan, konuya gireyim. İlk sorun, kısaca belirtmek gerekirse, Somay’ın Oksidental kuramları evrensel kabul etmesi ve bunlardan yola çıkarak Orient’i analiz etmesi. Bu durumun bir sorun olma ihtimali elbette Somay’ın da dikkatinden kaçabilecek bir mesele değil. Bu nedenle kendisi haklı bir şekilde şu soruyu yöneltiyor: “Does psyhoanalysis have a meaningful impact on Oriental or postcolonial studies?” Her ne kadar çeşitli nüanslara dikkat çekse de, son tahlilde, Somay’ın cevabı, evet. Burada sorun, Somay’ın Oksidental bir teoriden evrensel yaratan Marksist/Hegelci refleksleri değil; kanımca sorun, ilk olarak, Somay’ın tüm bunlardan bahsederken, dünyanın Batılılaşmasından bahsetmemesi. Yani, Somay için, Oksidental teoriler, Orient, olduğu gibi, otantik bir şekilde kaale alındığı vakit dahi uygulanabilir teoriler. Bu son derece çelişkili bir iddia, zira daha sonraları Somay’ın açıkladığı üzere, Orient kendi başına ayakta kalabilecek bir yapı arz etmiyor. Başka bir deyişle, Orient hayati bir şekilde Oksident’e bağlı, ya da, Orient diye tek başına dikilen bir yapı aslında yok. Ne var ki, Somay, Oksidental teorilerin uygulanabilirliğinden bahsederken dünyanın Batılılaşmasına sıfır referans verirken, öte yandan tüm bunların aksine – ve sanki inadına – mitolojiden (p. 8) bahsediyor. Yani, anlıyoruz ki, dikotomik olarak dahi alınacak olsa, Oksident’in teorileri, mitolojisi, Orient’i açıklamaya yeter. Başka bir deyişle, zaten Avrupa kültürü, mitolojisi ve edebiyatı, Somay’ın bol bol kullandığı bir şekilde, dünyayı (en azından Orient’i) Aufhebung (koruyarak aşmak) etmiş vaziyette. Somay, bir yandan Batı ve Doğu şeklinde “özcü” bir yaklaşıma hayır derken, öte yandan, birlik beraberlik adı altında, Batı’nın teorilerinin evrenselliğini alkışlamakta bir mani görmüyor. Görmüyor, çünkü Saidvari yaklaşımının ve Marksist ajandasının altında, evrenselliğin (Said’in “raw material of existence” dediği hepimizi “aynı” kılan o “şey”in) halihazırda Batı olduğu gerçeği hiçbir zaman doğrudan ortaya konulmasa da sinsi ve hümanist bir şekilde ufukta bekliyor.

Yine de, tüm bunları anlamak mümkün zira Somay, kendini komünist olarak tanımlamasından ötürü halihazırda bir düşünce sistemine biat etmiş durumda – o düşünce sistemi ki, tamamiyle Batı’ya ait. Hatta diyebilirim ki, komünizm kadar Batı’ya ait bir düşünce sistemi yoktur. Bana kalırsa, kapitalizmden ziyade, komünizm Batı’nın - eğer varsa – özünü tanımlayacak olandır. Bunun farkına varabilmek için, Ütopya edebiyatı üzerine inceleme yapmak, Hristiyan “monasticism”i ile sosyalist/komünist düşünce sistemi arasındaki büyük benzerliği görmek yeterli olacaktır. Bu bağlamda, Somay zaten “a priori” olarak Batı’nın kalbinden konuşan bir insan; ve bu zihniyet içerisinden elbette, farklı bir Orient görmek mümkün olmayacaktır; olmadığı gibi, Batı teorilerinin evrensel uygulanabilirliği de günün şartlarına değil de, mitolojiye bağlanacaktır. Bu durum bizi doğrudan ikinci soruna getiriyor: insan soruyor, Orient ve Occident, İslam ve modernite üzerine böyle bir kitap yazılır da, nasıl olur Fethi Benslama’nın “Psychoanalysis and the Challenge of Islam” kitabı bibliyografinde olmaz. Belli ki, Benslama’nın orijinal analizleri, Somay’ın naratifinde yer bulamamış; ya da, Somay’ın Benslama’dan haberi yokmuş – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Yine de belirtmek gerekiyor ki, Somay’ın hatası psychoanalysis’i Orient’i anlamak için kullanması değil, kanımca bu son derece mümkün bir uygulama (kitabın çok açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi); sorun, tavır: sorun, Somay’ın bunu (mitolojik) yanlış nedenlerle yapması. Bilemiyorum, belki de Somay, Batı’ya karşı (“self-critique”) olmanın Batı’nın “en derin özü” olduğunun henüz farkına olmadığı için, İslam’ı, aynı Aquinas gibi, Hristiyanlığın (bozulmuş) bir uzantısı olarak görüyor olabilir. E durum böyle olunca, elbette Oksident İslam’ı zaten halihazırda açıklamaya yeter. Peki, diyelim ki bunu kabul ettik, o halde Somay neden hala “otantik Orient”ten bahsediyor. Nerede bu otantiklik? Daha açık sorayım, eğer Oksidentin mitolojisi Orient’i açıklamaya yetiyorsa, otantik bir Orient için çabalamanın anlamı nedir? Somay neyin peşinde? Yoksa bizden sakladığı bir şeyler mi var?

Somay tüm bu meselelerin farkında mı sahiden bilmiyorum, ama farkında olsun olmasın, kendi ideolojisi içinde tutarlı bir analiz sunmayı başarıyor. Zira Gezi olayları üzerinden yeni bir modernite/otantisite önerdiği son bölümde açıkça görülüyor ki, bu “yeni modernite/otantisite”nin Orient ile yakından uzaktan alakası yok. Yani, burada da yine gördüğümüz Bruckner’in harikulade bir şekilde analiz ettiği mazoşist Batı solu ve onun kendini aşağılayarak yüceltme çabalarından başkası değil. Somay’ın “başka bir modernite” arayışının ardında, Orient filan yok; Somay, çok basit bir şekilde, günün koşullarından kendi ajandasına pay çıkarma peşinde, bu nedenledir, Gezi’den insanları mobilize edebilecek bir ütopya sunmaktan rahatsızlık durmuyor (sonuçta teori böyle işlemiyor mu (Lacan)?). Kilit kelime yine Aufhebung. İnsan metodolojik olarak merak diyor, “farklı bir moderniteye/otantisiteye” insan nasıl olur da Aufhebung ile ulaşır? Cevap vereyim, Batı içinde kalmaya devam ettikçe, yani, o başka modernite, Orient’in değil, Occident’in bir devamı, bir diğer evresi (Somay’a göre komünizme bir adım daha yakın olan) oldukça diyalektik bir sihirdir, her şeye çözüm bulur. Yine belirteyim, tüm bu argümanlar, sırf ardında Batı’ya dayandığı için bir sorun teşkil etmiyor; sorun, Somay’ın kapitalizm ile özdeşleştirdiği Batı’yı yine bir canavar olarak sunarken, Batı dışıymışçasına sunduğu “başka” seçeneklerin aslında ne kadar Batılı olduğunu (bilinçli veya bilinçsiz olarak) saklaması. Somay belli ki, Marksist-hümanist iyi niyetleriyle kendini aklayarak, iftar sofrasında yediden yetmişe birleşmenin aslında ne kadar da Batılı bir fikir olduğunu insanlardan saklamanın, “Aufhebung” uğrunda atılmış pembe bir yalanın zararı olmayacağına inanıyor; ya da, Somay, Marksist/komünist/radikal ideolojinin sahiden de Batı dışı olduğunu, “başka bir otantisite” olduğuna da filan inanıyordur – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Fazla uzatmak istemiyorum. En nihayetinde Somay’ın kitabı, monastik gelenekten gelen, “affirmation”a alerjisi olan, kötülüğün üzerinde tekel kurmaktan zevk alan bir diğer mazoşist Avrupa(lılaşmış) solcusunun, “Öteki”ni düşünüyormuş gibi yaparak, tamamen kendi (Batı) hakkında konuşmasının en uç örneklerinden biri olmuş. Somay’ın kitabı boyunca, Orient’ten Oksident’e gidip geliyoruz, ama okuyucu soruyor “yahu bize bu naratifi veren, ve bu naratifi sağlamış olmanın bedeli olarak bizden ‘başka’ bir modernite bekleyen kim?” Başka bir deyişle Bülent Somay kim? Varsayım şu olmalı: “Anti-kapitalist olduğumdan ve Batı da zaten ‘undifferentiated shit factory’ olduğundan, benim Batılı olmam mümkün değil. BEN BÜLENT SOMAY, ‘farklı bir moderniteyi’ temsil ediyorum. Her ne kadar tüm Batılı teorilerimin ‘mitolojik’ düzeyde tüm dünyaya hakim olduğuna, bir Aufhebung ile her çelişkiyi aşabileceğimize inansam da, BEN BÜLENT SOMAY, aslında Batılı filan değilim, ben geleceğe aitim: sizlere post-capitalist dünyadan sesleniyorum. O dünya ki orada ne Batı var, ne de Doğu.” (Orada ne olduğunu artık siz tahmin edin)

Postkolonyal bir dünyada nasıl bu kadar çelişkili bir metodoloji benimsenip, bir de üstüne Öteki içinmişçesine Öteki’ini insan yerine dahi koymayan, bu sinsi solcu politikalarla nasıl devam edilir sahiden bilemiyorum. Yine de Somay’ı takdir ediyorum, zira en azından kendisi, öteki Avrupa solcuları gibi Paris’teki, Londra’daki, Amsterdam’daki ultra lüks malikanelerinden bizlerin hayatı hakkında ahkam kesmek yerinde, bizimle aynı cehennemden Türkiye’nin kalbinden yazmaya devam ediyor. Tabii yine de bilinmez, bakarsın Somay da üç beş seneye Avrupa’ya kaçmış, bir yandan Batı’nın özgürlüğünün keyfini çıkarırken, öte yandan bizlere “üçüncü yol” güzellemeleri yapıyor... Kim bilir? Batı kendinden nefret edenleri, onu sevenlerden daha fazla sever(di?)

İnsan sahiden hayret ediyor, bir şeyin ismini koymak, yahu tüm bunlar “Batı” demek neden bu kadar zor? Bir diğer deyişle, “olumlumak”(affirmation) , neden bu insanları bu kadar korkutuyor? Tanrı öldü ama, belli ki solcuların içinde hala yaşıyor.