"Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin"


Hollanda'daki aşırı sağcı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders'in söylediği "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" sözlerinin, yanlış topraklarda, yanlış bir kültürün içinde doğmuş bizlerde, Avrupa'daki hiçbir sol partinin yaratamadığı bir yankı yaratması, yani Avrupa'daki hiçbir, bize göre "gerçek özgürlükçü"nün dokunamadığı hasletlerimize dokunmuş olması, ortada yaşanmakta olanın birtakım lokal ezberlerle yaşayan Türkiye solcularının, Marksistlerinin "demek istediğim hem batıya kaçmak isteyip hem batılı ırkçıların sözlerini paylaşmak salaklık," şeklinde bir çırpıda savuşturamayacaklarının kanıdı olsa gerek. Çok uzun cümle oldu ben kurarken yoruldum, siz de okurken bir şey anlamamışsınızdır sanıyorum. Demek istediğim şu, Wilders'in söylediklerinin, biz Batılı Türklerin içinin yağlarını eritmiş, bizlerde "yahu sonunda biri hakikati söyledi" rahatlaması yaratmış olması, hala tarihi paralelliklerle/analojilerle okuyan Marksistler ve solcuların anlayamacağı bir sosyal duruma işaret ediyor. Bu klasik solcu-Marksistin varsayımı şu: "Dün zenciydi, sonra yahudi oldu şimdi ise müslümanlar 'ötekileştiriliyor'." Yani bu arkadaşın zihninde tüm ötekileştirilenler aynı mekanizmaya maruz kalıyor. Hani ötekileştirilenden çok ötekileştirme mekanizması sorunun asıl kaynağı, hatta tek kaynağı. Ana argüman bu ontolojik zemin. Ontolojinin ontik ayağı tamamen unutuluyor. Bu elbette büyük bir rahatlık sunuyor - kafa yormaktansa, dün de oldu bu, diye salla gitsin. Ne var ki bu çeşit bir indirgemecilik, bugün tam şu anda yaşanan sorunu tüm nüansları ile anlamamızı engelliyor. Durum şu: Hayır, bugün yaşanan sorun dün de yaşanmadı. Bugün dünyadaki müslüman ve İslam sorunu, ne siyah tenli insanın ırk sorunuyla aynı, ne de Yahudi'nin soykırımı ile. Bizim postmodern/postkolonyal sorunumuz tamamen bize ait bir sorun, geçmişe değil. Bu şu demek, eğer Wilders çıkıp da "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" diyorsa ve bu söylem, bizde sahiden bir karşılık bulabiliyorsa, hemen sorunu "ötekileştirme" tarihine eklemeden önce bir durup düşünmeli, belki çağın müslüman-İslam sorununda kendine özel başka faktörler vardır.

Amacım Wilders'i savunmak değil - ki zaten bu Marksist-solcu zihniyetin karşı çıktığı da Wilders'in söylediği değil. Adam, "Türkler bu ülkeyi terk etsin" demiyor, dikkat edersen. Arada bizim için küçük ama Sağ için çoook büyük bir ayrım var. Adam diyor ki, "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin." Yani bu şu demek Avrupa'da "aşırı Sağ" artık çok büyük bir nüansı kurabiliyor ve dahası iddia edildiği üzere "ırkçı" bir söylem tutturmuyor. Yani Avrupa sağcısı, eğer ırkçı ise bu ancak kültür düzeyinde bir ırkçılık olabilir - ki buna da "ırkçılık" demek ne kadar doğru, bilemiyorum. Avrupa sağının bu ayrımın farkına varabilmiş olması ve "Türkler" değil de, "Diktatör Erdoğan'a oy veren Türkler" diyebilmesi, Sağ'ın Sol'dan çok daha fazla yol alabildiğinin ve gelecekte de dah çok güçleneceğinin kanıdı olsa gerek. Zira bu çok varoluşsal, postmodern ve Schmittian bir ayrım.

Neyse, ben şahsen bu söyleminde Wilders'e hak veriyorum. Neden? Çok basit bir nedeni var. Biliyorum ki ve tüm Avrupa ve dünya da biliyor ki Erdoğan'a oy veren o halk eğer Hollanda'da çoğunluk olsaydı ve gücü eline geçirseydi, Holladalıya hayatı zindan ederdi. Bugün Hollanda'nın mükemmel olmasa da onlara tanıdıkları hiçbir özgürlüğü, Tayyipciler, Hollandalılara tanımazdı. Bunu herkes biliyor. Sen de biliyorsun. Ben de. Ve işin inanılmaz tarafı, Wilders gibi en aşırı sağcı adam dahi bunu artık tüm Türkler üzerinden değil, "iyi Türkler" üzerinden okuyabiliyor. Ezberle gel hemen: "İyi Türk" - "Kötü Türk" diye ayırma diye tekrarla Batı'dan öğrendiklerini.... Kendi mutsuzluğunu herkese empoze etmek için elindeki hiçbir fırsatı kaçırmayan insana kötü demek, bir insanlık görevidir - eğer insanlığa bu kadar önem veriyorsan sahiden.

Kısaca, oturup her önüne çıkana "ırkçı" demeden önce artık bir durup düşünmek gerekiyor. Yükselen İslam, Sağ ve Sol şeklinde ayrılmış olan ve bugünün dinamiklerini asla yansıtamayan politik dengeleri bozuyor. Bugün, bugünde yaşanıyor; eğer bizler hasletlerini Yeşiller'de değil Wilders'de görebiliyorsak, demek ki geçmişin ezberlerinden farklı bir dinamik var ortada.

Nedir, nasıldır.. e o zaman Wilders'i mi destekleyelim.. Bunlar değil amacım. İşaret etmek istediğim bu geçmişin ezberlerinden, politik doğrularından kopmanın gerekliliği ve herkese ırkçı, faşist demeden önce, dünyaya, farklı diskulara tekrar bakma zorunluluğu. Ben son birkaç yıldır bunu yapıyorum ve sizin özgürlükçülük, adalet eşitlik gördüğünüz yerde dünyanın en büyük burjuvalarını ve mazoşist faşistlerini görüyorum. Kabullerinizi sarsın deneyim derim, zira gelecek sizin Sol ve Sağ'ınıza sığmayacak. Farklı bir meta-politik geleceği kuracak.

"Beyaz Adam" nefreti


Kendisi olabildiğince "beyazlaşmak" için çabalarken, baştan aşağı bir "beyaz adam" hayatı sürerken, ekmeğini "beyaz adam" nefretinden kazanan insanlar var. Bu 21. yüzyıl postkolonyal egolar günümüzün en karakteristik gerçeği bana kalırsa. Böyle bir varoluş biçimini tarihin hiçbir yerinde bulmanıza imkan yoktur - zira bu arkadaşlar, tamamiyle globalizm ve Batılılaşmanın eseri. Bu bitmek bilmez "beyaz adam = kapitalizm = saf kötülük" sayıklamalarında farkına varamadıkları, kendi seçimlerinin, hayat tarzlarının, hali hazırda savundukları argümanlar ile büyük bir tezat halinde olması. Bu ekseriyetle Marksist kişilikler elbette bu tezatın farkında değil, zira onlar, küçük dünyalarında Marksizmi sahiden Batı-dışı, beyaz-adam-karşıtı bir ideoloji olarak görebiliyorlar. Postkolonyal/Coloniality alanının en büyük buluşu, kapitalizm ve komünizmin aynı ham maddeden çıkan fikirler olduğunun farkına varması idi. Mignolo'nun çok güzel bir "decolonization" tanımı var, çevirmem gerekirse: "Dekolonizasyon, kapitalist ve komünist emperyal dizaynlara karşı bir cevap olarak çıkmış düşünme ve varolma ufkudur." Hatta eğer "beyazlık" ile Avrupalılığı bağdaştırıyorsak, benim iddiam şu ki: komünizm/Marksizm Avrupa'nın en "beyaz" ideolojisidir: zira metodolojik olarak, kapitalizm ile beyazlığı birbirine indirgeyerek, kendine tüm bunların üstünde ve ötesinde daha beyaz bir alan yaratır. Şimdi bu elbette demek değil ki, Batı eleştirilemez - susalım bir şey demeyelim. Benim eleştirim şu: Abartmamak gerekiyor. Elbette Batı'nın asimetrik bir üstünlüğü var; ama bu üstünlüğü gezegensel kabul ederek, bitmek bilmez bir olumsuzlama ile, bir yandan her şeyi ve herkesi Batı'ya indirgeyip, öte yandan, Batı yokmuş, Batı şeytanmış gibi davranmak, postkolonyal zamanlarda artık kimsenin yemediği tavırlar. 20. yy'da bunu yapardın ve takdir de toplardın: Vay anasını adam ne kadar radikal, ne kadar da başkalarını düşünüyor, ne kadar yüce gönüllü ve vicdanlı.. derlerdi hakkında. Ama sene 2015, mücadele artık Sovyet vs. Amerika mücadelesi değil: Artık insanlar farkında Sovyet de Amerika da aynı bokun laciverti olduğunun. Eğer bu "boku" savunacaksan, ki bence gayet savunulası bir şey, o halde kendini aziz gibi göstererek, yalnızca beğendiğin alanları alıp, kalanlarına "beyaz adam" diyerek bunu yapamazsın. Adama sorarlar, sen ne kadar sarısın, siyahsın... Senin sarılığın, siyahlığın nerede? Marksizm, beyaz adamın günah çıkarma oyununa dönmüş vaziyette. Onların kendilerinden nefret etmek için kullandıkları mekanizmaların bedelini üçüncü dünya ödüyor. Biz burada papağan gibi bu adamların "beyaz adam" nefretini ısıtıp ısıtıp İslamcıların değirmenine su götürüyoruz. Bu nedenle, Üçüncü Dünya'nın mücadelesi, Marksizm çıkışlı olmamalı - Marksizm maalesef kendini kendinden nefret ede ede tüketmiş beyaz adam ideolojisidir. Bize lazım olan, beyaz adam nefreti değil - onu bırakın İslamcılar üstlensin (ki birtakım Marksistlerin İslamcılarla bir olup kapitalizmi çökertme planlarını unutmadık - bir insan nasıl bu kadar pervasız/plansız/ikiyüzlü olabilir? Cevap: kendinden nefret ederek). Bize gereken beyaz adamı olduğu gibi kabul edebilen bir ideoloji. "Beyaz adam" (Avrupa) dünyanın farklılıklara karşı en açık olan toplumudur. Tam da bu nedenle zaten, içinden Marksizm gibi aykırı sesler çıkarabilmiştir. Bunun farkına varmadan, argümanları buna göre kalibre etmeden, kendinden nefret eden mazoşist solcuların masasına meze olmaya devam ederiz, biz üçüncü dünyanın aslında var olmayan insanları.

Müslüman veya değil


Tabii yurtdışında yaşamanın "güvencesi ve rahatlığı" var ama şahsen prensip olarak Türk veya değil, yeni biriyle tanıştığımda kendimi "Türkiye'denim ama müslüman değilim" şeklinde tanıtıyorum. Türkçe yazdığım için olayın Türk (veya Türkiyeli) kısmına yoğunlaşayım. Türkiye'de, o coğrafyada doğmuş olmasına rağmen, müslümanlık ile ilgi ve alakası olmayan büyük bir kitle var. Öyle sanıldığı veya yansıltılmak istendiği gibi marjinal bir kitle kesinlikle değil. Ne var ki, bu insanlar her ne kadar müslüman olmasa, ve bu durumun da tüm müslümanlar farkında olsa da, ben deyim varoluşsal, siz deyin toplumsal nedenlerle kendilerini müslüman olarak tanımlamak zorunda hissediyorlar. Sanki öteki türlüsü "ihanet" gibi geliyor. Halbuki eğer gerçekleri konuşursak ve olayı "ihanet" diliyle açıklamakta ısrar ediyorsak, gayet mümkün ki bu ülkeye asıl "ihanet" kendini müslüman olarak tanımlamak olabilir... Gelgelelim hiç bu saçma sapan ihanet-vatansever çatışmasına girmeye gerek yok. Durum son derece basit: Müslüman gibi mi yaşıyorsun ve dahası sahiden de müslümanlarla mı yaşamak istiyorsun; yoksa son derece modern ve Batılı bir hayat tarzı sürüp, zaten hali hazırda Türkiye'de yaşarken dahi müslümanlardan uzak mısın? Eğer ikinci durumdaysan, çıkıp da kendini müslüman olarak tanımlamanın ne sana yararı var ne de millete; bilakis, ait olmadığın bir kimliğe aitmişcesine pervasızca davranıp o kimliğe sahip çıkan insanlara da zarar veriyorsun; sonra adamlar dellenip IŞİD'laşıyor. Bu nedenle, prensip olarak biriyle tanıştığımda ben müslüman olmadığımı özellikle belirtiyorum. Bunun, kısaca, iki nedeni ve sonucu var. İlk olarak, müslüman olmadığımı belirterek, Türk'ün müslüman olmadan da yaşayabileceği şeklinde çok basit gerçeği utanmadan, saklanma derdi duymadan gayet "normal"mişcesine haykırıyorum. Yani, müslüman olmama olayını "normalleştirmeye" çalışıyorum. İkinci olarak ise, saygısızlık değil, aksine karşımdaki eğer kendini müslüman olarak tanımlıyorsa ona saygı duyduğumu, onun pratiklerine, gelenek ve göreneklerine inanmadığım için o kimlikten çıktığımı belirtiyorum. Bu tavır kesinlikle aşağılama filan değil, bilakis kimliğe saygı duyma tavrı. Ne var ki, bu şekilde bir "terkediş" eğer karşındaki müslüman da o kimliğe terk etmek istiyor ve fakat buna cesaret edemiyorsa, işte o zaman soruna neden oluyor. Bu tip müslümanlar İslamcı olarak tanımlanıyoruz. Neyse uzatmayayım, insan ne ise onu olduğu gibi haykırabilecek cesareti ve onuru kendinde bulabilmeli. Aynı pratiği feminizme de uygulayabilirsiniz. Eğer bir kadının kara çarşafa girmesini kabul etmiyorsanız, bunu açıkla söyleyim. Geleceğin ve günümüzün, Lacan tarafından paylaşılmış, çok basit bir motto'su var: "Arzunu takip et." Neyi arzuluyorsan, ne olmak istiyor ve ne isen bunu açıkça söyle. Birinin canı yanarmış, mütevazı değilmiş.. bunlar hep din ahlakı ve tam da bu nedenle sorunları baştan ve baştan üretmekten başka bir yararları yok.

Ortadoğu'dan kaçan insanlık


Şimdi, Facebook'ta yeni eklediğim ve "unfollow" etmeyi unuttuğum biri göçmenlerle ilgili bir şey paylaşmış. Ufacık bir çocuk bedeni, Bodrum'da kıyıya vurmuş, altında da manşet şu: "Avrupalıların mültecilere olan tavrını bu fotoğraf değiştirmeyecekse, ne değiştirecek?" Merak ediyorum, biz neyiz bu dünyada? Var mıyız? Biz insan mıyız? Biz derken her ne kadar kendimi içinde bulmaktan büyük bir utanç duysam ve oraya ait olmasam da, içinde doğmuş olmanın çaresizliği ile, müslüman alemini, Ortadoğu halkını kastediyorum. Biz neyiz? Her gün on binlerce göçmen bu sefil, bu lanetli, bu kötülüğün kültür belletildiği iğrenç coğrafyadan akın akın kaçıyor; kaçamayanlar bunu başaramayanlar yollarda ölüyor; ve biz, sanki bu insanlar Antartika'dan Avrupa'ya kaçıyormuş gibi, üzerimize hiçbir sorumluluk almadan yine son derece keyif aldığımız sefil halimiz ile Avrupa'ya dönüp, tüm suçu Avrupa'nın sırtına yıkıyoruz. Yahu, bu nasıl bir yüzsüzlük, bu nasıl bir haysiyet yoksunluğudur. Kimse sormuyor, bu insanlar neden kaçıyor, diye de, herkes yüzünü Avrupa'ya dönmüş, neden bu insanları sınırlarına almıyorsun diye ona haykırıyor. Bilmiyorum sahiden bu coğrafya insanlıktan bu kadar mı soyutlandı ama, içinizde birazcık insanlık onuru kaldıysa, bir an şöyle bir durun, sarsılın, kendinize gelin: Yahu bu insanlar bu coğrafyadan kaçıyor; bakın, bu insanlar, Avrupalıdan kaçmıyor, bu insanlar Batılılardan kaçmıyor, BİLAKİS BU İNSANLAR SENDEN BENDEN KAÇIYOR. BU İNSANLAR AVRUPALIDAN DEĞİL AVRUPALIYA KAÇIYOR. Bu insanlar Hristiyanlardan kaçmıyor, bu insanlar MÜSLÜMANLARDAN HRİSTİYANLARA KAÇIYOR. Bu insanlar bu coğrafyanın, politik doğruculuğu bırakmak gerekirse,yani İslam'ın, bu coğrafya üzerine örttüğü karanlıktan kaçıyor. (Hoşunuza gitmediyse, İslam adına yapılan diye hassasiyet gösterin ama en nihayetinde arada hiçbir fark yok, zira İslam, İslam adına yapılan neyse odur.

Allah'ın o sevgili kullarından biri de çıkıp demiyor, yahu bu insanlar neden kaçıyor, biz neden bu kadar çirkin yaratıklarız, biz neden 2015 yılında hayvandan beter bir halde yaşıyoruz , neden bu coğrafyadan insanlar çoluğu çocuğunu alıp oluk oluk sonunu bilmedikleri bir yola çıkıyor. Varsa yoksa Batı, varsa yoksa Avrupa. Bu kadar haysiyetsiz, bu kadar insan onurundan soyutlanmış, kendini bu kadar değersiz gören bir coğrafya olabilir mi ya? Müslüman müslümanı öldürür, Batı yaptı. Müslüman müslümandan kaçar, Batı neden yardım etmiyor. Böyle tutarsız, böyle ergen bir zihniyet olabilir mi ya? Yemin ediyorum, bu coğrafyadaki kadar büyük bir yüzsüzlüğü dünya tarihi görmemiştir. O sahile vurmuş el kadar çocuğun fotoğrafına iyi bakın, o çocuğun katili, göçmenlere kollarını açmayan Avrupa değil, o çocuğun katili, insan gibi yaşamaktan aciz, hayvanlardan beter bir şekilde birbirinin kuyusunu kazan, birbirine zulmetmekten keyif alan sensin, benim. O çocuğun katili bu coğrafyanın karanlıktan beslenen sefil ve kokuşmuş ve kokuşmakta da sınır tanımayan kültürü. O el kadar çocuğu Batı değil, Ortadoğu öldürdü. Her gün de onlarcasını, yüzlercesini öldürmeye devam ediyor. Çünkü evet, bu coğrafyanın kültürü kanla beslenir. Bu insanlar kanla beslenir. Mutsuzlukla, umutsuzlukla beslenir. Bir dinin yuvarladığı kartopunun altında kaldık, denizler ölü çocuklar kusuyor.

2014 yılında Türkiye’den uluslararası arenada, benim takip edebildiğim kadarıyla, iki önemli kitap yayımlandı. Birincisi, Mahmut Mutman’ın Bloomsbury’den yayımlanan “The Politics of Writing Islam” adlı kitabı; ikincisi ise Bülent Somay’ın Palgrave Macmillan’dan yayımlanan “The Psychopolitics of the Oriental Father” adlı kitabı.

Yazarlarını göz önüne alınca, iki kitap arasındaki farklılıklar hakkında insan derhal bir fikir edinebilir. Bu yüzeysel fikrin ardını analiz etmek beni aşar, zaten arzuladığım bir şey de değil (yine de güzel bir karşılaştırmalı çalışma olacaktır). Benim bu yazı ile yapmak istediğim, basitçe, Bülent Somay’ın örümcek ağı gibi örülmüş kitabının methodolojik varsayımlarına ve bu varsayımlardan yola çıkarak son derece iddialı bir başlık altında (“Conclusion: Prolegomena for Another Modernity/Authenticity”) paylaşılmış Gezi Parkı analizlere kısaca bir bakış atmak. Bu nedenle kitabın, “Introduction” ve “Conclusion” bölümleri arasındaki örgüye dair pek bir yorumda bulunmayacağım; bu tabii ki bu bölümleri atladığım anlamına gelmiyor – gelmiyor, çünkü o bölümler zaten üzerinde durmak istediğim methodolojik varsayımlar üzerine kurulu.

Lafı fazla uzatmadan, konuya gireyim. İlk sorun, kısaca belirtmek gerekirse, Somay’ın Oksidental kuramları evrensel kabul etmesi ve bunlardan yola çıkarak Orient’i analiz etmesi. Bu durumun bir sorun olma ihtimali elbette Somay’ın da dikkatinden kaçabilecek bir mesele değil. Bu nedenle kendisi haklı bir şekilde şu soruyu yöneltiyor: “Does psyhoanalysis have a meaningful impact on Oriental or postcolonial studies?” Her ne kadar çeşitli nüanslara dikkat çekse de, son tahlilde, Somay’ın cevabı, evet. Burada sorun, Somay’ın Oksidental bir teoriden evrensel yaratan Marksist/Hegelci refleksleri değil; kanımca sorun, ilk olarak, Somay’ın tüm bunlardan bahsederken, dünyanın Batılılaşmasından bahsetmemesi. Yani, Somay için, Oksidental teoriler, Orient, olduğu gibi, otantik bir şekilde kaale alındığı vakit dahi uygulanabilir teoriler. Bu son derece çelişkili bir iddia, zira daha sonraları Somay’ın açıkladığı üzere, Orient kendi başına ayakta kalabilecek bir yapı arz etmiyor. Başka bir deyişle, Orient hayati bir şekilde Oksident’e bağlı, ya da, Orient diye tek başına dikilen bir yapı aslında yok. Ne var ki, Somay, Oksidental teorilerin uygulanabilirliğinden bahsederken dünyanın Batılılaşmasına sıfır referans verirken, öte yandan tüm bunların aksine – ve sanki inadına – mitolojiden (p. 8) bahsediyor. Yani, anlıyoruz ki, dikotomik olarak dahi alınacak olsa, Oksident’in teorileri, mitolojisi, Orient’i açıklamaya yeter. Başka bir deyişle, zaten Avrupa kültürü, mitolojisi ve edebiyatı, Somay’ın bol bol kullandığı bir şekilde, dünyayı (en azından Orient’i) Aufhebung (koruyarak aşmak) etmiş vaziyette. Somay, bir yandan Batı ve Doğu şeklinde “özcü” bir yaklaşıma hayır derken, öte yandan, birlik beraberlik adı altında, Batı’nın teorilerinin evrenselliğini alkışlamakta bir mani görmüyor. Görmüyor, çünkü Saidvari yaklaşımının ve Marksist ajandasının altında, evrenselliğin (Said’in “raw material of existence” dediği hepimizi “aynı” kılan o “şey”in) halihazırda Batı olduğu gerçeği hiçbir zaman doğrudan ortaya konulmasa da sinsi ve hümanist bir şekilde ufukta bekliyor.

Yine de, tüm bunları anlamak mümkün zira Somay, kendini komünist olarak tanımlamasından ötürü halihazırda bir düşünce sistemine biat etmiş durumda – o düşünce sistemi ki, tamamiyle Batı’ya ait. Hatta diyebilirim ki, komünizm kadar Batı’ya ait bir düşünce sistemi yoktur. Bana kalırsa, kapitalizmden ziyade, komünizm Batı’nın - eğer varsa – özünü tanımlayacak olandır. Bunun farkına varabilmek için, Ütopya edebiyatı üzerine inceleme yapmak, Hristiyan “monasticism”i ile sosyalist/komünist düşünce sistemi arasındaki büyük benzerliği görmek yeterli olacaktır. Bu bağlamda, Somay zaten “a priori” olarak Batı’nın kalbinden konuşan bir insan; ve bu zihniyet içerisinden elbette, farklı bir Orient görmek mümkün olmayacaktır; olmadığı gibi, Batı teorilerinin evrensel uygulanabilirliği de günün şartlarına değil de, mitolojiye bağlanacaktır. Bu durum bizi doğrudan ikinci soruna getiriyor: insan soruyor, Orient ve Occident, İslam ve modernite üzerine böyle bir kitap yazılır da, nasıl olur Fethi Benslama’nın “Psychoanalysis and the Challenge of Islam” kitabı bibliyografinde olmaz. Belli ki, Benslama’nın orijinal analizleri, Somay’ın naratifinde yer bulamamış; ya da, Somay’ın Benslama’dan haberi yokmuş – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Yine de belirtmek gerekiyor ki, Somay’ın hatası psychoanalysis’i Orient’i anlamak için kullanması değil, kanımca bu son derece mümkün bir uygulama (kitabın çok açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi); sorun, tavır: sorun, Somay’ın bunu (mitolojik) yanlış nedenlerle yapması. Bilemiyorum, belki de Somay, Batı’ya karşı (“self-critique”) olmanın Batı’nın “en derin özü” olduğunun henüz farkına olmadığı için, İslam’ı, aynı Aquinas gibi, Hristiyanlığın (bozulmuş) bir uzantısı olarak görüyor olabilir. E durum böyle olunca, elbette Oksident İslam’ı zaten halihazırda açıklamaya yeter. Peki, diyelim ki bunu kabul ettik, o halde Somay neden hala “otantik Orient”ten bahsediyor. Nerede bu otantiklik? Daha açık sorayım, eğer Oksidentin mitolojisi Orient’i açıklamaya yetiyorsa, otantik bir Orient için çabalamanın anlamı nedir? Somay neyin peşinde? Yoksa bizden sakladığı bir şeyler mi var?

Somay tüm bu meselelerin farkında mı sahiden bilmiyorum, ama farkında olsun olmasın, kendi ideolojisi içinde tutarlı bir analiz sunmayı başarıyor. Zira Gezi olayları üzerinden yeni bir modernite/otantisite önerdiği son bölümde açıkça görülüyor ki, bu “yeni modernite/otantisite”nin Orient ile yakından uzaktan alakası yok. Yani, burada da yine gördüğümüz Bruckner’in harikulade bir şekilde analiz ettiği mazoşist Batı solu ve onun kendini aşağılayarak yüceltme çabalarından başkası değil. Somay’ın “başka bir modernite” arayışının ardında, Orient filan yok; Somay, çok basit bir şekilde, günün koşullarından kendi ajandasına pay çıkarma peşinde, bu nedenledir, Gezi’den insanları mobilize edebilecek bir ütopya sunmaktan rahatsızlık durmuyor (sonuçta teori böyle işlemiyor mu (Lacan)?). Kilit kelime yine Aufhebung. İnsan metodolojik olarak merak diyor, “farklı bir moderniteye/otantisiteye” insan nasıl olur da Aufhebung ile ulaşır? Cevap vereyim, Batı içinde kalmaya devam ettikçe, yani, o başka modernite, Orient’in değil, Occident’in bir devamı, bir diğer evresi (Somay’a göre komünizme bir adım daha yakın olan) oldukça diyalektik bir sihirdir, her şeye çözüm bulur. Yine belirteyim, tüm bu argümanlar, sırf ardında Batı’ya dayandığı için bir sorun teşkil etmiyor; sorun, Somay’ın kapitalizm ile özdeşleştirdiği Batı’yı yine bir canavar olarak sunarken, Batı dışıymışçasına sunduğu “başka” seçeneklerin aslında ne kadar Batılı olduğunu (bilinçli veya bilinçsiz olarak) saklaması. Somay belli ki, Marksist-hümanist iyi niyetleriyle kendini aklayarak, iftar sofrasında yediden yetmişe birleşmenin aslında ne kadar da Batılı bir fikir olduğunu insanlardan saklamanın, “Aufhebung” uğrunda atılmış pembe bir yalanın zararı olmayacağına inanıyor; ya da, Somay, Marksist/komünist/radikal ideolojinin sahiden de Batı dışı olduğunu, “başka bir otantisite” olduğuna da filan inanıyordur – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Fazla uzatmak istemiyorum. En nihayetinde Somay’ın kitabı, monastik gelenekten gelen, “affirmation”a alerjisi olan, kötülüğün üzerinde tekel kurmaktan zevk alan bir diğer mazoşist Avrupa(lılaşmış) solcusunun, “Öteki”ni düşünüyormuş gibi yaparak, tamamen kendi (Batı) hakkında konuşmasının en uç örneklerinden biri olmuş. Somay’ın kitabı boyunca, Orient’ten Oksident’e gidip geliyoruz, ama okuyucu soruyor “yahu bize bu naratifi veren, ve bu naratifi sağlamış olmanın bedeli olarak bizden ‘başka’ bir modernite bekleyen kim?” Başka bir deyişle Bülent Somay kim? Varsayım şu olmalı: “Anti-kapitalist olduğumdan ve Batı da zaten ‘undifferentiated shit factory’ olduğundan, benim Batılı olmam mümkün değil. BEN BÜLENT SOMAY, ‘farklı bir moderniteyi’ temsil ediyorum. Her ne kadar tüm Batılı teorilerimin ‘mitolojik’ düzeyde tüm dünyaya hakim olduğuna, bir Aufhebung ile her çelişkiyi aşabileceğimize inansam da, BEN BÜLENT SOMAY, aslında Batılı filan değilim, ben geleceğe aitim: sizlere post-capitalist dünyadan sesleniyorum. O dünya ki orada ne Batı var, ne de Doğu.” (Orada ne olduğunu artık siz tahmin edin)

Postkolonyal bir dünyada nasıl bu kadar çelişkili bir metodoloji benimsenip, bir de üstüne Öteki içinmişçesine Öteki’ini insan yerine dahi koymayan, bu sinsi solcu politikalarla nasıl devam edilir sahiden bilemiyorum. Yine de Somay’ı takdir ediyorum, zira en azından kendisi, öteki Avrupa solcuları gibi Paris’teki, Londra’daki, Amsterdam’daki ultra lüks malikanelerinden bizlerin hayatı hakkında ahkam kesmek yerinde, bizimle aynı cehennemden Türkiye’nin kalbinden yazmaya devam ediyor. Tabii yine de bilinmez, bakarsın Somay da üç beş seneye Avrupa’ya kaçmış, bir yandan Batı’nın özgürlüğünün keyfini çıkarırken, öte yandan bizlere “üçüncü yol” güzellemeleri yapıyor... Kim bilir? Batı kendinden nefret edenleri, onu sevenlerden daha fazla sever(di?)

İnsan sahiden hayret ediyor, bir şeyin ismini koymak, yahu tüm bunlar “Batı” demek neden bu kadar zor? Bir diğer deyişle, “olumlumak”(affirmation) , neden bu insanları bu kadar korkutuyor? Tanrı öldü ama, belli ki solcuların içinde hala yaşıyor.

Hangi kötüye aitsin?


Eski yetmez ama evet zihniyetim ile minnik bir hesaplaşmaya daha gireyim. Birkaç saat önce "yabancı bir kadın misafirin ile Türkiye'de tatile gideceksen, denize gireceksen, CHP'nin çoğunlukta olduğu yerleri tercih edersin," şeklinde bir ileti girdim. Sonrasında hemen, şöyle bir yorum geldi: "...sahildeki bir çay bahçesinde( CHP kurucularından olduğu söyleniyor) sevgilinle yan yana oturup öpüştüğünde ya da elini tuttuğunda garson gelip lütfen ayrı oturun millet rahatsız oluyor diye uyarıyor." Ben bu yorumu, bunu dillendiren arkadaşın tekelinden alıp, geçmişte içinde bulunduğum yetmez ama evet zihniyetini simgelemesi bakımından tekrarlamak istiyorum. Zira, yetmez ama evet derken, biz de çokça "CHP'nin de anti-özgürlükçü zihniyetten pek farkı olmadığı" babında milyonlarca yorum yapmış, binlerce analoji kurmuş idik. Bu bağlamda, AKP ve CHP zihniyetini aynıdır, deyik kestirip atmıştık. Evet. Bunu yaptık. Bir hayli de keyif aldık. Dünya etrafımızda dönüyordu. Kendimizi süper haklı, süper özgürlükçü, şahane insanlar sanıyorduk. Allah'ım ne kadar da vicdanlı, ne kadar da doğru idik. Ama gel gör ki, bir ikiyüzlülük vardı ki, onu o zamanlarda da aşamamıştık; ve bu aşamama hali Türkiye'nin sonu oldu (biraz abartıyor olabilirim).

Bu aşamama hali şuydu: Ekseriyetle, CHP'li, modern, okumuş, görece kültürlü ailelerden, çevrelerden gelmemize rağmen, sanki geldiğimiz yerin hiçbir önemi yokmuşçasına, sanki Cenevre'den Türkiye cehennemine düşmüşcesine, sapıkça bir keyifle, son tahlilde haksız olduğumuzun da çok iyi farkında olarak, Türkiye'de yaşanmış her bir bokun faturasını CHP'ye çıkarıyorduk. Said'ci bir ilgisizlik ile, İslamcının süper, saf, mazlum, günahsız bir kendini pazarlamasına yardımcı olduk. Tabi hayatı boyunca İslamcı nedir bilmemiş insanlar olduğumuzdan, şımarmakta mani görmedik. İlgi üzerimizdeydi, onu tutmak için çabaladık. (Tabii bizim "saf ve ikiyüzlü" iyi niyetimizin altında birtakım militant amaçlar da vardı: birtakım "okumuş" devrimciler, dünyanın herhalde en gerizekalı politikasını güderek siyasal İslam'dan antikapitalist bir hareket yaratma peşindeydiler.. ama geçelim bu milletin hayatıyla sinsice oynamak nedir çok iyi bilen, İslamcıyla muhatap ola ola ruhları onlar kadar kararmış olan gereksiz tipleri).

Yetmez ama evet döneminin en büyük paradoksu neydi derseniz, işte bu CHP'ye ait olup CHP'ye dışarıdan muhalefet eden bizlerin teorik olarak imkansız olan "dışarıdılık" durumu idi. O sıralar bize anlatan olmadı; zaten anlatamazlardı da, zira o günün gündeminde yoktu böyle bir sorunsal. Hegelci olacak ama bazı şeylerin farkına varmak için yetmez ama evet gerekliydi belki de. Burası Avrupa olsa, bu gerekli yanlış (yetmez ama evet) bize ileriye taşır derdim ama maalesef ki burada İslam var. İşte biz bunu göremedik. Bakın burası çok önemli: bizim göremediğimiz gerekli yanlışların toplumu ileriye taşıdığı değildi - bunun son derece farkındaydık, ben şahsen yetmez ama evet derken, çoğunlukla CHP'liler ile muhatap idim; yani, diyorum ki, eğer biz misal Avusturya'da yaşıyor olsaydık, yetmez ama evet o toplumu ileriye taşırdı; ne var ki bizim göremediğimiz bu ülkede İslam diye çok güçlü, köklü bir gerçeğin olduğu idi; ve o gerçeğin bizlere CHP'nin "dışında" aslında var olmayan, karanlık tarafından kolonize edilmiş bir alan açtığı idi. BAKIN BURASI ÇOK ÖNEMLİ. Tekrarlıyorum. Yetmez ama evet, zihniyeti bakımından, eğer İsveç'te yaşansaydı, İsveç'i ileriye taşırdı, İsveç'i daha güzel bir ülke yapardı; zira o zaman, lafın gelişi, yetmez ama evet, CHP zihniyeti içinde yaşanan bir hesaplaşma olacaktı. Ama Türkiye olunca, İslamcının çanağına su taşıdı. Bizim suçumuz, keyif sarhoşluğu ile bunu göremeyecek kadar sorumsuz ve ahmak olmamız idi. Ama bu bizim suçumuz kadar, Kürt düşmanlığı ile kafayı bozmuş, bunu bu şekilde anlatamayacak kadar geri kalmış, asıl "özü" olan Batı'dan kopmuş olan Kemalistler de paylaştı. Yine de, son tahlilde, yanlışın farkına varabilmemiz gerekiyordu belki de.. Devir postmodern devir, bilemiyorum.

Yaşandı bitti saygısızca, aldatmanın tadına varınca diyelim. Kanımca sadece Türkiye değil, tüm dünya bu tecrübeden büyük dersler çıkartmalı. Yani diyorum ki, yetmez ama evet, dünyada İslam ile olmayacağının, İslam'ın farklılıklarla yaşamayı tamamiyle reddettiğinin son kanıtı oldu. Buna göre bir çözüm üretsinler artık.

Evet, bu ülke CHP ve AKP olarak bölünmüş durumda - ki CHP'ye ben tüm modern/Batılı/solcu/sosyalist/gomunist/liberteryen(bi de bunlar çıktı), HDP'ye oy vermiş büyükşehir insanlarını da katıyorum. Hatta size şunu deyim, tüm dünya AKP ve CHP olarak bölünmüş durumda, Türkiye'de AKP kazanıyor olabilir ama dünyada kazananın kim olduğu ortada.

Şimdi tüm bunlar yaşandıktan sonra hala bir takım tiplerin çıkıp da "ama AKP ve CHP aynııııığ zihniyyeeet" demesine, kusura bakmayın ama katlanamıyorum. Ne demek aynı zihniyet yahu? IŞİD'ci ile sen ben aynı mıyız? Neyin reklamını yapıyorsun? Sen CHP'nin içinden çıkmış bir insan olarak bunu diyorsan (ki biz böyle insanlardık), zaten en baştan, bunu diyebilecek kadar, aynı olmadığını kabul ediyorsun zaten. Daha neyin şımarıklığı bu. Adam saray kurdu, sen doymadın bu küçük burjuva ergenliklerine..

Bakın, canlar. CHP ve AKP aynı değildir. Evet, CHP'nin bir sürü yanlışı olmuştur, yanlışı olmayan bu dünyada hiçbir toplum, ideoloji yoktur. Akıl bu dünyada kanlı canlı yaşanan bir mücadeledir, maceradır, yolculuktur. Bu yolculuk elbette hatalarla, kanla, vahşetle doludur; ama onun kadar da güzellikle, sanatla, fedakarlıklarla doludur. Akıl, öteki alemlerde yaşayan yalnızca olumlu şeyleri içine alan bir ütopya değildir. Mühim olan, o yanlışların aşılması mümkün müdür bunu soracaksın. Ve evet, aklın içinde kaldıkça mümkündür, çetrefillidir ama mümkündür. Avrupa bugüne iki günde gelmedi. CHP, yıllar önce Atatürk'ün ektiği o "nifak tohumlarının", yani "aklın" sonucudur. Yani diyorum ki, sen ben ne kadar beğenmiyormuşuz gibi yapsan da, aklın bir ürünüyüz. Bu nedenle evet, CHP AKP'den fersahlarca farklıdır. Allah'ın seven gitsin aynı eyleme aralıksız devam etsin ama gelip de bana lütfen "bu ne indirgemeci, akıl sadece Batı'nın mı, Atatürk bu ülkeye akıl mı getirididididdi, asıl aklı yok eden o olduuuğğğğ" şeklinde Nişanyan-İslamcı işbirlikli argümanlar söylemesin. Çok akıllıysanız gidip İslamcılarla muhatap olun, bakalım ne kadar iyi anlaşabiliyorsunuz.

O kadar yaşanandan sonra, şahsen benim tip liberal şımarıklıklara katlanacak takatim kalmadı. Atatürk'e "dışarıdan" laf edene sigigit İran'da yaşa pezemenk diyecek raddeye getirmeyi beni. Hemen parantezi de açayım: Evet, Atatürk bir diktatördü. Ama ama oldu mu şimdi?

Sıkıntı bu ütopyacı zihniyette. Açıkça anlaşmak gerekiyor: kimin kötülüğünü sahipleniyorsun: Atatürk'ün mü, yoksa İslamcı'nın. Ben tüm akıttığı kan ile Atatürk'ün kötülüğünü sahipleniyorum. Neden? Sapık mıyım ben? Kötülükten keyif mi alıyorum? Neden bunun yerine, kötülükten arındırılmış bir ütopyayı sahiplenmiyorum? (1) Öyle bir ütopya yok, azıcık varoluşçuluk, psikanaliz, post-kolonyal literatür okursan bilirsin. Bunlara ayıracak vaktin yoksa, otur kendini anlamaya çalış, ne denli dinamik bir varlık olduğunun farkına varırsın belki; (2) Atatürk'ün (kısaca Batı'nın) kötülüğünün aşılma ihtimali var. Yani o kötülüklerin bir daha tekrarlanmaması için umut var, çaba var. Orada geçmişten öğrenebilmenin ve o hataları tekrarlamadan devam edebilmenin imkanı var. Örnekleri yanıbaşımızda olmasına rağmen, yine de illaki olacak demiyorum, ama İMKANI VAR. Sen imkan ne demek bilir misin? Diğer tarafta ise, bir bok yok. Sırf kötülük etmek için kötülük etmek var. Amaçsız, sınırsız, hiçbir yere varmayan bir kötülük, acı, keder, tahakküm ve tüm bunlardan keyif almasına rağmen tüm gün bunlardan şikayet eden garip yaşam formları var. Evet var. Sen ne kadar hümanist, ne kadar liberal olsan da, üzgünüm ama var.

Evet. CHP ve AKP farklıdır. Çıkıp da "yoooh aynı" demek, dün olduğu gibi bugün de AKP'nin karanlığına arka çıkmaktan başka bir işe yaramıyor, maalesef. Ve eğer hayatının geri kalanını o karanlıkta geçirmeye karar vermediysen, kusura bakma, bırak bu şımarıklığı artık. Git bir oda bul kendine, bir odan olsun; ama kimi zaman da çıkıp gidebileceğin bir oda.

"E ne diyelim, CHP süper mi diyelim," "alnına laik yaz" diye alay edeceksin tabii. Hoşuna gidiyor başkalarını aynı kaba iterek "farklı gözükmek" tabii. Gerizekalı. Neyse.

Doğru ve yanlış üzerine


Siz bakmayın bu çakma postmodern özgürlük distributörlerine, yeryüzünde yaşayan her insanın "doğru" ve "yanlış" algısı vardır, bu dünyaya doğmuş her insan neyin "doğru" neyin "yanlış" olduğunu bilir. Bunu normatif olarak söylemiyorum. Bilakis, Nietzsche'nin ahlakın soykütüğünü okuyup, "doğru" ve "yanlış"ın Tanrı'dan gelmediğini anlamanın ve kabul etmenin doğruluğundan bahsediyorum. Dünyada yaşayan herkesin, mantıklı bir argümana ikna olabilecek kadar hakikat algısı vardır diyorum, belki de. Bu ne demek, bu şu demek. Ne kadar çok insan Avrupa'ya gelir buradaki hayata bizzat tanık olursa, o kadar çok insan, doğru ve yanlışın ne olduğunu hatırlayacaktır. Türkiye hiçbir zaman bir AB ülkesi olarak AB'ye girmeyecek, bunu dünyada bilmeyen yok. Zaten AB tarafından umut edilen şu: eğer Türkiye AB'ye girerse, insanlar Avrupa'ya gelir bu hayatı görürse, doğru ve yanlışı anlar, zincirlerinden kurtulurlar. Olayın özü bu. Ne var ki bu varsayım, daha derin bir varsayım üzerine kurulu: o da insanların doğru ve yanlış algısının olduğu, insanların Avrupa'daki hayat ile Konya'daki hayatı karşılaştırdığında hangisinin "doğru" olduğunun farkına varabileceğine olan inanç. Çağın sorunu İslamcılarla Avrupalı sol-liberaller el ele vermiş bu inançla oynuyorlar. Bu inancı yok etmeye çalışıyorlar. Peki sonuç ne? Sonuç IŞİD. Çünkü o inancı yok edemezsin; bunu ne kadar zorlarsan bu coğrafya o kadar derin boka batar. Neden, çünkü insan varoluşsal olarak yaşadığı dünyaya cevap veren bir varlıktır. Bu cevap da doğru ve yanlışı muhafaza ve müdafaa eder. Eğer insanı hakikatin içinde soluyan özünden koparırsan, canavarlar yaratırsın. Bugün İslamcı-Soliberal kardeşliğinin dünyaya armağanıdır bu tarihin tanık olmadığı barbarlıklar. Hasılı, mücadele edilecekse, öncelikle bu "doğru" ve "yanlış"a düşman olan gereksiz solcular ve islamcılara karşı mücadele edilmeli. Eğer bu gereksiz kütle notralize edilebilirse, daha sonrası çorap söküğü gibi gelir. Yani diyorum ki, eskiden bu ülkede anneler yemez içmez çocuklarına iyi bir eğitim vermek için para biriktirirdi, o Türkiye'de neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir inanç vardı; yeni Türkiye'de, artık gençler cani olsun diye yetiştiriliyor ve bundan hiçbir sakınca görülmüyor. Yani bu ülkede şu durum artık aileler için bir sorun teşkil etmiyor: "çocuğum ileride nefret dolu biri olacak." İslamcı Türkiye'de, nefretle dolu, öldürmeye, linç etmeye hazır, itaatten başka erdem bilmeyen köleler yetiştirmek "normal" oldu; ama bu maalesef ki insan olmanın normali değil. Bu normal olmayan normalde ısrar etmenin bedeli Ortadoğu ülkesi olmak ve en nihayetinde birbirimizin kafasını kesmektir. Gidişat o yönde mi bilinmez, zira dediğim gibi, bu ülkenin mayasına Batı girdi bir kere, bakalım neler olur...