Açıkça haykırabilmek: "Biz Müslüman değiliz."


Türkiye'nin İslamcıların kuyruğunda girdiği sonu IŞİD'e varacak bu yoldan tek bir çıkış var. Öyle kolay değil tabii. Batı özgürleşince biz de özgürleşmiş sayılmıyoruz. Onlar nasıl bedelini ödediyse, biz de ödemeliyiz. Nasıl mı? Şöyle: çıkıp açıkça utanmadan, kimseden korkmadan, inadına, pervasızca haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz." Bunda yanlış olan hiçbir şey yok. Yanlış nerede biliyor musunuz? Yanlış, IŞİD'in, Ortadoğu'nun olduğu bir ülkede utanmadan ben Müslümanım diyebilmekte. Yanlış, bu vahşiliğe, bu barbarlığa, bu zalimliğe, bu sefalete utanmadan, vicdansızca ortak olabilmekte. Kolay değil, biliyorum. İslam öyle bir tahakküm sistemi ki, İslam ile uzaktan yakında alakası olmayanlar dahi Müslüman değilim demeye korkuyor. Ne var ki bu zorluk kültürel değil, tamamen psikolojik.

Şunu demek istiyorum. Bir gün sorun kendinize, yaşamak istediğiniz, halihazırda yaşadığınız hayata, birlikte vakit geçirmek istediğiniz/geçirdiğiniz insanlara, okumak istediğiniz/okuduğunuz kitaplara, dinlediğiniz müziklere, uğraştığınız bilime, izlediğiniz filmlere, sevdiğiniz kadınlara/erkeklere bakın, düşünün ve sorun kendinize sizi tanımlayan, sizin istediğiniz hayatın içinde ne kadar İslam var, ne kadar Müslümanlık var. Korkmadan, utanmadan düşünün bunun üzerine. Sanki Müslüman olmamak bir ayıpmışcasına sinmiş, sindirilmiş bir ürkeklikle değil; kendinizi, kişisel kimliklerinizden soyutlayarak dünyaya dışarıdan bakıp, Ortadoğu'nun İslam aleminin halini görerek hakikatten aldığınız cesaretle cevap verin, siz ne kadar Müslümansınız? Ben kendi adıma söyleyeyim, ben Müslüman değilim. Bunu onlar gibi gurur meselesi de yapmıyorum; yalnızca beni tanımlayan değerler sisteminde İslam'a dair hiçbir şey yok, tek yaptığım bunu açıkça son derece sade bir şekilde paylaşmak.

Ne var ki, işte bu "onlar" için en büyük tehlike. Kendini demokrat, özgürlükçü sanan utanmadan hak-hukuktan bahseden, kendi inandığına kendi inanmayan İslamcıları kastediyorum. Korkuyorlar, birilerinin çıkıp da "biz Müslüman değiliz" deme cüretine sahip olmasından korkuyorlar. Zira bu ülkede birileri bunu yaparsa, birileri buna cesaret ederse tüm yalanlarının ortaya çıkacağını biliyorlar. Kimsenin inanmadığı, çökmüş bir ahlak sistemine, birilerinin çıkıp da sesli bir şekilde itiraz edebilme olasılığı uykularını kaçırıyor. Öyle büyük bir yalan içinde yaşıyorlar ki, yasaklarla, korkutarak, insanların bunu söylemesini engellemeye çalışıyorlar. Tek yapabildikleri bu: herkes bir yalana inanırsa, ortada yalan kalmaz, sanıyorlar. İslamcıların peşinde egosunu ve cebini dolduran o sefil kalem silahşörleri de bunu çok iyi biliyor. Kendilerinden iğrendikleri kadar "biz Müslüman değiliz" deme ihtimalimizden korkuyorlar. İslamcılarla yaptıkları yalan paktı çökecek, herkesin ne denli kötü, sahte, iğrenç yaratıklar olduğu ortaya çıkacak diye korkuyorlar.

Tek bir cümle: "biz Müslüman değiliz."

Halihazırda bu ülkede bir büyük kitle, madde ve manevi olanaklara sahip olduğundan zaten Müslümanlık ile alakası olmayan bir hayat yaşıyor. Bunu herkes biliyor. Kalanlar da fakirlikten ve şartların eksikliğinden sırf Müslüman olmak zorunda olduğu için Müslüman. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yeterince parası olan için Müslümanlık sadece bir makyajtır, halkın arasına inilirken sürülen. Ne var ki bu çift taraflı ikiyüzlülüğün bedelini hepimiz ödüyoruz. Artık bir dur demeli, haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz."  Nevi şahsına münhasır tarihimiz nedeniyle Müslümanlık nedir bilmeyen Türkiye insanına, bu ülke daha fazla karartılmadan ufak da olsa bir ışık sunabilmeliyiz. Bunu da kim olduğundan habersiz Türkiyeli Müslümanları içlerindeki IŞİD ile yüzleştirerek yapmalıyız: Zira, her Müslümanın içinde yeterince öfkelenmemiş bir IŞİD militanı vardır. Sonrasını bilemem, belki bu kötülüğe boyun eğerler, belki isyan ederler. Belki kafası kesilen, idam edilen, hapislerde çürütülen, yakılan, linç edilenler biz oluruz. İlerlediğimiz yolda bunlar nasılsa olacak. Sanıyor musunuz ki Türkiye, kolayca bir Ortadoğu ülkesi olsun. Ama eğer bunu haykırmaya cesaret edebilirsek, en azından hiçbir şey yapmadan teslim olmamış oluruz. Belki bir umut olur. Hiçbiri olmazsa, bu sefil İslamcıların ve kuyruğunda sürüklediği kalem silahşörlerinin
yalanları birbir ortaya çıkar.

Bu halk kim olduğuna karar vermeli: kadınlara zulmeden, sapık, sefil, vahşi, barbar Müslümanlar mı; yoksa, medeni, insan gibi yaşamak isteyen kim ne içmiş, ne giymiş, neye inanmış umursamayan yalnızca kendi inandığı gibi yaşamak isteyen iyi insanlar mı... İlkini reddetmenin ayıp olmadığını artık bu insanlara anlatabilmeliyiz. Türkiye bunu anlatamaz ise dünyada kimse anlatamaz. Birtakım sapıkların, aşağılık kompleksiyle yanan cahillerin peşinde haysiyetsiz bir hayat sürmek kader olamaz. Bu delilik bitmeli, bitecek de. İslam yeryüzünden silinecek, er yada geç bu olacak. Bunu keyif veren bir ideoloji ile söylemiyorum. Felsefe okuyan bir biliminsanı olarak söylüyorum. Benim istediğim nesillerce insan daha harcanıp, bu sefalete, bu kötülüğe kültürüm demesin. Biz de insanız yahu. Sırf bu coğrafyada doğduk diye sapıkların kültür dediği bu kötülüğe boyun eğmek zorunda mıyız? Ben açıkça diyorum, ben Müslüman değilim. Ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduğunu kanıtlamak için kafamı mı kesecekler, linç mi edecekler, etsinler. Ben Müslüman değilim. Dünyada kimse de müslüman olmak zorunda değil. Olmayı seçen de gelip benim hayatıma karışmadıkça umurumda değil, isterse soğana tapsın.

Benim gördüğüm tek umut bu. Türkiye'de yaşayan zaten Müslüman olmayan ama aidiyetliktir, aşağılık kompleksleridir bir takım nedenlerle kim olduğunun adını koyamayan kitle bu yalana bir dur demeli artık, olmadığı gibi davranmayı kesmeli ve açıkça korkmadan, ülkesinin, çocuklarının, ana dilinin geleceği için risk alarak söyleyebilmeli: "biz Müslüman değiliz." Bu solcuymuş, sosyalistmiş, liberalmiş, liberteryenmiş bu gibi müslümanlığın dışında gelişmiş kimliklerinin hepsinin çok daha ötesinde, çok daha temel bir haykırış.

Ne yapacaklarsa yapsınlar. Çırpınsınlar. Onlar da çok iyi biliyor. İslam son evrelerini yaşıyor. Yok olup gidecek. Ben istiyorum, biz de onunla birlikte yok olmayalım. Sokakta birbirinin kafasını kesen, evde karısını döven, 60 yaşında hala kadının kahkahası ile milletin içkisi ile kafayı bozmuş iğrenç yaratıklara dönüşmeyelim. Bizi böyle anmasınlar ileride.

Çıkıp açıkça kimseden utanmadan korkmadan kim olmadığımızı haykırabilelim artık: "Biz Müslüman değiliz."

(İstirham ediyorum, şunun altına gerçek İslam bu değil, bunlar gerçek müslüman değil serzenişlerinizi paylaşmayın. Kimsenin aşağılık kompleksleriyle, kendine bir şeyler kanıtlama çabasıyla uğraşacak enerjim yok.)

Türk insanı çok zor


Ortadoğu insanı çok zor. Ortadoğu deyince alınmayanlar oluyor, o nedenle daha açık söyleyeyim: Türk insanı çok zor. Bu anlaşılmaz, derin, kompleks olduğundan değil; bilakis, kompleks bir dünyada çok basit olduğu için çok zor. Yani çözmesi değil, inanması zor bir bakıma. Kendimi bu cenderenin dışında tuttuğumdan değil; başta kendimden, sonrasında ise 27 senelik azgelişmişliklerle dolu hayatımdan biliyorum. Anadil gibidir bu; kaçsan da kurtulamazsın. Velhasıl Türk insanı çok zor. Türk milleti olarak bizi birlikte tutan nedir diye sorsalar, birbirimize karşı duyduğumuz nefret derim. Bir ulus, bir coğrafya, düşün ki nereye dokunsan, eline vıcık vıcık, yıkasan geçmez bir aşağılık kompleksi bulaşıyor. Öyle bir lanet ki bu, farkına varsan da kurtamıyorsun. Memlekette bu lekeyi geçirecek su yok, ilaç yok. Söylersen kötü olan sen oluyorsun. Falan. Filan. Fantastik bir coğrafya bir bakıma: herkes irili ufaklı egolarıyla oradan oraya geziyor ama hiçkimse hiçbir şekilde tatmin bulamıyor. İnsan gerçekten hayret ediyor.

Etrafımdaki Türklere bakıyorum, kendime bakıyorum, tanıştığım rast geldiğim insanları tekrar zihnimin süzgecinden geçiriyorum (yıllardır yazarım ilk defa bu terimi kullandım; olmadı sanki - çok iddialı), yok; bir tane mi normal insan olmaz, yok vallahi yok. Merak ediyorum, bu şahsi kuruntum mu; Nagel'e meydan okuyup, misal bir Alman'ın bilincinden dünyaya bakmaya çalışıyorum ki anlayayım bu durum sahiden de biz Ortadoğululara mı özgü. Görebildiğim şu: bir Alman'ın gündemine bak, bir de IŞİD'tir, kadın kahkahasıdır, içki, Kuran'la bitki büyütmedir vs. vs. bizim gündemimize. Böyle bir gündeme sahip olan, baştan aşağı her milimi eşitsizliklerle dolu bir ülkeden başka ne tür insanlar bekliyorsun. Bu malzemeden bu adam çıkar. Bir ara şöyle demiştim: müslüman bir insan, bir ömrü 18 yaşında bir ergen gibi yaşıyor - o da en iyi ihtimalle. İnanması güç ama böyle. 60 yaşında adamlarda, başka bir coğrafyadakii 21 yaşında çocuğun olgunluğu yok. Herif 60 yaşına gelmiş hala kadının yırtmacında, adamın birasında. Ne var ki, bu ergenliğin özü müslüman olmasan da, müslüman bir kültürde doğmuş olmaktan ötürü kaderin: her daim içinde bir miktar engellenemez bir olmamışlık taşımak zorundasın. Bana sorarsan, hepimizin taşımakla lanetlendiği bu temizlenemez leke, tam olarak şu: başkalarının başarısını kıskanmak.

Dünyayı büyük bir lise olarak düşünün: biz bu lisenin en serseri, gereksiz, kabadayı, ibretlik veletiyiz. Arka sıralarda oturup, hocası öğrencisi herkese huzursuzluk veren gereksiz bir canlı türüyüz. Birbirimize duyduğumuz "sevginin" kaynağı da, başkalarına, bilhassa da en önde oturan, kızların beğendiği, notları iyi- her alanda "başarılı" olan o başkalarına, yani genel anlamda Batı'ya, duyduğumuz nefret. Yani içimizdeki Batı nefretinin özünde aslında başarıya olan nefretimiz yatıyor. Bu nedenle, lafı gevelemeden, şunu açıkça diyebilirim ki Türk insanı başarılı bir insandan nefret eder.

Vallahi ırkçılık mı dersiniz, ne derseniz deyin; 27 yıllık Türk'üm, Ortadoğuluyum ve bu söylediğimden zerre tereddütüm yok. Bizim "fıtrat"ımızda emeğe saygı yoktur. Zira bizim geçmişimizde emek yoktur, birikim yoktur; kültürel kimliğimiz eziklik, kaybetmişlik üzerine kuruludur. Kim ki bu sefalette doğru bir şey yapar - iyiye güzele doğru bir adım atar, derhal fevkalade nefret toplar; ve insan her zaman en çok da en yakınındakinin "ihanetine" öfkelenir. Kimileri bu durumun farkına varır, elinden geleni yapar ama gelenekten gelen bir kök, birikim olmadığı için şaşırır, ne yapacağını bilemez, saçmalar; yani kısaca, hayatla yeni tanışan bir ergen gibi davranır; güvenilmez, ilkesiz ve tutarsızdır. Girdaptır. Ömür tüketir. Kimisi farkına varır ama, "ruhu" bu aşağılık kompleksi tarafından geri dönülmeyecek şekilde ele geçirilmiş olduğu için, kendinden nefret ettiği kadar başkalarından nefret eder; benliği, bir nevi, kendi karanlığı tarafından esir alınmıştır - öylece kendi zindanının terk edilmişliğinde kendini ve etrafındakileri çürütür ve yok olur.

Türk insanı, zordur. Öyle herkes Ortadoğulu olamaz, hak edeceksin bu mereti. Her gün saflığından, samimiyetinden, iyiliğinden ödeme bekler; karşılığında da kurtulamadığın bir karanlık, kötülük verir sana; başlarda hoşuna gitmez ama zamanla bağımlısı olursun, bırakamazsın. Şimdi elbette soracaksınız, Türküz, Ortadoğuluyuz sonuçta; sen kendini nereye koyuyorsun; sen çok mu süpersin, sen de bu sefalete aitsin en nihayetinde, kendini ön sıralardaki parlak çocuklardan mı sanıyorsun. Sanmıyorum. Belki aralarına almadıklarındandır, belki öğrenilmiş bir çaresizliktendir, bilemiyorum ama - maalesef veya değil - oraya da ait değilim. Hakikatin katledildiği, "doğru yok"cu fikirsiz, emelsiz ve ülküsüz, post-modern market-tapıcısı müdürlerin hümanist bir gülümseme ile onlara itaat etmeyen herkesi totaliterlikle suçlayıp anlamını kendilerinin yarattığı bir "disipline verme" eylemine tabi tuttuğu, itler-kopuklar ve zengin-parlaklar olarak ikiye ayrılmış, başarının ve başarısızlığın kimseye sorulmadan tanımlandığı saçma sapan bir okulda, siyah beyaz fotoğraflarda kalmış, sahipsiz bir yerdeyim. Disipline gitsem, it-kopuktan sanacaklar, gitmesem isyanım içimde patlıyor, tükendim... Yorgunum ama elden ne gelir. Yaş 27 oldu ama hala ergen gibi yaşıyoruz işte.

IŞİD ve Yaşayan İslam'ın Sonu


Müslümanların alametifarikası nedir, diye sorsalar. Ait oldukları kümeden, durumdan, gerçeklikten, dışarıya tek bir adım dahi atamamaları derim. Zira göreceklerinden korkuyorlar. Zizek, bir kitabında yazmıştı: "Müslümanların inancı o kadar zayıf ki, Danimarka'da yayımlanan aptal bir karikatür ile kendilerini tehdit altında hissedebiliyorlar." [Zizek kibarlık edip 'fragile' demiş ama ben 'zayıf' diye çevirmeyi uygun buldum.] Çünkü müslüman, inandığına kendi dahi inanmaz. Kültür adı altında normalleştirilen bir tahakküm mekanizması ile istemediği bir hayatı yaşıyormuş gibi yapar. Onu mutsuz eden hayatın intikamını da, başta o hayata hayır diyenler (batılı Türkiyeliler) olmak üzere yakınında ona benzemeyen kim varsa ondan alır. Zira, farklı olan her şey, onu ait olduğu kümeden, durumdan dışarıya ittiği için rahatsız edici, tahammül edilemezdir. Çünkü o, eğer olduğu insana dışarıdan bakarsa her gün hissettiği ama itiraf etmeye korktuğu sefilliğini, kötülüğü görür.

Ne var ki dünya değiştikçe müslümanın sınırları da zorlanıyor. Bu bağlamda, kanımca, IŞİD bir paradigma değişime işaret ediyor. Zira IŞİD öyle bir canavar ki, böyle bir şeye hiçbir müslümanın sırtını dönebileceğini sanmıyorum. El mahkum, IŞİD nedeniyle kendilerini ait oldukları kümenin sınırlarında buluyorlar. Oradan yürekleri el verdikçe kendilerine dışarıdan bakmaya çalışıyorlar ve sınırın üzerinde varolmanın arada kalmışlığı ile nasıl insanlar olduklarını görüyorlar. O insanlardan biri olan Davutoğlu, "IŞİD terör değil öfke örgütüdür" demiş mesela. Peki bizim bundan anlamamız gereken, eğer Davutoğlu ve onun gibiler de öfkelenirse, kör bıçakla tekbir çekerek insan kafası kesecek kıvama gelecekler mi olmalı?

Müslümanlar kendi daracık sınırlarından tüm dünyayı gördüklerini sanıyorlar, ama aslında hiçbir şey göremiyorlar; ne var ki IŞİD ile birlikte artık bu tebdili cahilliğin, gözlerini hakikate kapama halinin sonuna geldiler. Bu bağlamda, İslam alemi için yeni bir "post-IŞİD" dönemi başlayacak diyebilirim. Peki bu yeni dönem ne getirecek, işte onu hiç bilmiyorum; ama olasılıkları görmesi zor değil, iki seçenek var: ya hepimiz IŞİD'e benzeyeceğiz ya da İslam - kimse açıkça söylemese, insanlar gene müslümanım demeye devam etse de - yok olacak. Benim aklım da, vicdanım da ikinciden yana. Ama bu kavşakta karar veren ben değilim ; ve bu öyle bir çıkmaz ki, hiçbir müslümanın, tam da Erdoğan'ın aşağılık komplekslerine oynayan siyasetinin başarısı nedeniyle, ikinci yolu seçeceğini de sanmıyorum. Küçük bir kitle var, "Gerçek İslam" adı altında ikinci yolu mümkün kılmaya çalışan ama IŞİD'in bu insanlara neler yaptığını hepimiz biliyoruz. Bu parayla tanışmış zengin ve küçük müslüman kitlenin sesi IŞİD karşısında değil, bizim gibi Batılılaşmış Türkiyeliler karşısında çıkar yalnızca. O nedenle kısa dönemde belki tüm Ortadoğu olarak IŞİD'laşabiliriz ama uzun vadede adım kadar eminim ki adını İslam koydukları bu delilik, bu vahşilik, bu ruh hastalığı sona erecek. Benim temennim, kaçınılmaz olanın en kısa sürede gelmesi. Yoksa Türkiye sokakları, insan kafası kesen iğrenç yaratıklarla dolacak. Olan yine, her zaman olduğu gibi, sana bana olacak. Peki niye? Birtakım insanlar kahkaha atan kadınlarla, içki içen, kendi doğru bildiğine inanan insanlarla yaşayamıyor diye.. Yazınca doğru olamaz diyor insan ama doğru maalesef. Fantastik bir dünyada yaşıyoruz ama elbet hakikate boyun eğecekler her ne kadar yüzlerce yıldır inkar içinde olsalar da.

Irkçı olmak ve müslümanlık


Geçen gün, Pakistanlılardan bahsederken, Müslüman olmasından "gurur" duyan bir insanı ben neden seveyim, dedim. Irkçı ilan ettiler. Sanırsın günlük hayatta Pakistanlı görünce tekmeleyen, muhatap olmayan, aşağılayan biriyim. Hayır, durumun böyle olmamasını geçtim; bilakis, tam tersi. Ama yine mağdur olan Müslüman oldu. Vay canına ya. Ne bitmez bir mağdurlukmuş bu arkadaş. (Bu arada bu Pakistanlı tamamen bir konsept burada Pakistanlı olmuş, İranlı olmuş pek farkmıyor ya, yine de başladık bir kere Pakistanlıyla devam edeyim.)

Avrupa'ya geldiğim ilk sene Pakistanlı bir elemanla kalıyordum. Bir keresinde zehir gibi acı bir yemek pişirip beni günlerce cırcır etmesinden başka bir kötülüğünü görmedim. Gariban, kendi halinde bir insandı. O sıralar Hollanda'nın en kuzeyinde yaşıyordum, ramazandı, eleman oruç tutuyordu. Ama bir yandan da yüksek lisans tezi üzerinde çalışıyordu. Tabii kutba yakın yerde yaşadığımız için iftar epey geç bir vakitteydi. Eleman harap olduydu. Ben bir kere sordum, oruç tutma hacı zorlanıyorsan, en azından birkaç gün; elemanın cevabı "ailemle her gün Skype yapıyoruz; her gün soruyorlar oruç tutuyor musun diye," oldu. Dinini Hollanda'da daha özgür bir şekilde yaşadığını düşündüğü için dönmek istemiyordu Pakistan'a da, dönmedi de nitekim. Şimdi ırkçı diyorlar ya sanılacak ki, ben bu arkadaşa Nazi gibi filan davranıyordum. Eleman oruçluymuş, içki içmezmiş, benim içmem onun umurunda olmadıktan sonra onun tercihleri benim niye umurumda olsun ya. Sanki her gün Skype'tan arayıp oruç tutuyon mu, diye soran benim. Hayır, bu bir yana. Türk, gayet dinsiz, Türkiye'de laikçi diye alaya alınacak meleğimsi bir supervisor'ımız vardı ikimizin de o sıralar, adam elemana müslümanın yapmayacağı iyilikler yaptı. Müslüman olmakla insan olmayı iki ayrı kutba koyunca böyle ırkçı neyin kafalar karışıyor işte. Ki adam zaten Avrupa'da kalmayı isteyerek tercihini yapmış: Anlayan için çok şey ifade eder bu.

Gelelim Almanya'daki Pakistanlı elemana. Herif bildiğin ruh hastası idi. Kocaman bir cihat sakalıyla partilere gelir, içmez, kızlara bakar, cıkcık çeker giderdi. Hayır, niye geliyorsun millete huzursuzluk vereceksen, diyeceğim ama ırkçılık olacak tabii. Adam mağdur sonuçta, müslüman değil mi? Herif kendini patlatacak diye derslere gelmeyi bırakanlar olduydu. Aynı eleman benim dinsiz olmamı, kendisinin isteyip de yapamadıklarını yapmamı içine sindirememiş olacak ki geldi bir gün "sen neden hiç camiye gelmiyorsun" dedi. Ulan sana ne. Irkçıymış. Ben ki o zamana kadar, birçok adamın aksine (kızlar zaten yanına yaklaşmıyordu, zira kendisi kız eli sıkmıyordu) herife hep insan gibi davranmış, türlü huyuna, ruh hastalığına, tavrına, faşist zihniyetine rağmen, ne zaman görsem elini sıkmış muhabbetten sakınmamış biriydim. Herifin karşılık verişi bu oldu. O günden sonra, "birtakım Pakistanlılarla" selamı kestim, zaten. Önyargı mı dersin, yorgunluk mı dersin, adalet mi, ne dersen de. Böyle "gururlu" müslümanlarla paylaşacak bir şeyim olmadığına karar verdim. Zira adam yüzüne gülüyor ama bir gücü olsa kimbilir sana neler yapacak. Ama tabii yine ırkçı olan ben oluyorum. Müslüman her daim mağdur.

Şimdi son Belçika'da Lokanta'da bir Pakistanlı var. Herif düzenbaz, beş para etmez biri. Medeniyetin tek dişi kalmış canavar olduğuna inandırılmış; işine gelince medeni davranıyor ama içinde barbar. Yeri geldi mi Allah Muhammed yeri geldi mi threesome oral sex. Garip bir yaşam formu. İlk tanıştığımızda müslüman olmadığımı anlamış olacak ki, "aslında biz müslümanlar medyanın gösterdiği gibi insanlar değiliz, hepsi oyun" moyun bişiler söylemeye başladı. Hiç cevap vermedim. Ne diyeceğim ki. Yine de, benim bu elemanla sorunum yok. Müslüman olmayanlar çok mu normal sanki. Kendisi her ne kadar IŞİD'le empati kursa da, ben adama insan gibi davranıyorum. Hatta geçen Ramazan'da eleman oruçluyken buna bulaşıkları vermişler, yine kim gitti herife yardım etti; ben. Niye? Çünkü ırkçıyım. Müslüman ise şahane, süper, demokrat, insan hakları heykeli gibi. Empati kurduğu IŞİD'in bana yapacaklarını geçtim, ben onun ülkesinde yaşasam linç edilirken, öldürülürken beni izleyecek, sesini çıkarmayacak hatta ve hatta keyif alacak adam oruç tutuyor diye gidip yardım ediyorum ama mağdur olan gene o herif oluyor. (Buraya istirham ediyorum bir küfür ekleyin içinizden)

Vallahi yemin ediyorum tiksinti geldi artık bu mevzulardan, bu insanlardan. Okumuşu ayrı bir kafa, cahili zaten manyak. Yeni Türkiye'ymiş, müslüman olmayan herkesten nefret etmek de çok Yeni'ydi. Şahane yemin ediyorum. Tebrikler gerçekten. Sanki dünyada müslüman olma problemi var ya. Şu dünyanın en büyük problemi müslüman olamamaktır. Siz tartışın daha. Böyle böyle sayenizde silinecek zaten İslam yeryüzünden. Bir yanda IŞİD bir yanda arada kalmış ne olduğu belirsiz ruh hastaları; millet daha uzaya gidecek, ışınlanacak, ne bileyim olmadı uçan arabalara binecek. Nereye kadar sürebilir bu İslam'ınız. Zamanı gelince silinir gider. IŞİD sanıyorum bunun belirtisidir; zira, ben insanoğlunun IŞİD'den daha çirkin bir hal alabileceğine inanmıyorum. Yani dibi gördük, sanıyorum bundan sonra düzelir.

 Facebook'ta bir iletim üzerine, Serdar Kaya bir polemik başlattı. Bir çok kişinin söylemek isteyip de söylemediklerini söylemiş olacak ki, herkes bir anda tavır aldı. Serdar Kaya, nevi şahsına münhasır bir insan olduğundan, onun üzerinden kendi savunmamı yaptım, meraklı çok varmış, not düşülsün isterim:

Tartışmayı başlatan iletim:

    "Eylül'de yaşadığım eve Pakistanlı bir eleman gelecekmiş. Hayatında hiç normal Pakistanlı tanımamış biri olarak üzüldüm tabii. Latin Amerikalı arkadaşlarımdan birine dedim, o da hemen "sen tabii müslümanları sevmediğinden öyle diyorsun" diye aklınca lafı yapıştırdı (kendi bayılıyor ya). Şimdi. Sorun, benim müslümanları sevip sevmemem değil; sorun şu dünyada müslümanları seven biri sahiden var mı? Ben de ona bunu sordum, dedim ki "bana bir kişi söyle ki müslümanları sahiden sevsin." Alayı hypocrisy. Ama en çarpıcı olan neydi, biliyor musunuz; kimseye gerek yok, müslümanı en az seven yine müslümandır. Ne müslümanlar gördüm, Avrupa'ya geldiğinde herkese insan gibi davranıp, yere çöp dahi atmaz iken, Ortadoğu'ya dönünce herkese köpek gibi davranıp, her türlü itlik çakallık peşinde koşuyor. Zaten Ortadoğu'da dinmek binmeyen kanın nedeni ne kadar Amerika olabilir? Tamam silahi veren Amerika da, tetiği çeken parmak da mı Conilerin? Özetle, gelip de bana sen müslümanları sevmiyorsun demeyin, müslüman müslümandan bu denli nefret ediyorken, ben kendini müslüman olarak tanımlamaktan "gurur" duyan bir insanı neden seveyim."

Serdar Kaya:

    Tam da elestirdigi zihniyetin icinden konusan ezik bir psikolojinin urunu bunlar. Hasta. Rahatsiz. Irkci.

Polemik yaratmak istemediğimden önce fazla üstelemedim:

    Serdar bey ben relativisme inanmiyorum. Evde kültürü bu diye karisini döven herif hasta değil de bunu söylediğim için ben mi hasta oluyorum? Kültür ile irk arasinda da büyük bir fark vardır, bunun farkinda degilseniz asil ırkçı sizsiniz kusura bakmayin. Kimse müslüman bir ülkede doğdu diye bu delilige boyun egmek zorunda degil. Polemik yaratmaya gerek yok. Herkes bildiği yolda devam etsin hicbir seyin değişeceği yok zaten. Irkci hasta ezik olan ben olayım, hakikat zaten ortada. Bunu tüm dünya görüyor. Bizim kaderimizde bu. Bati kendisini eleştireni ders kitaplarına koyar, biz hasta ırkçı ajan yahudi Ermeni neyin ilan ederiz. Her şeyden ote çok basit bir soru sormak istiyorum. Siz o kadar yazıyorsunuz, sahiden bir şeylerin değişecegine inaniyor musunuz? Sanmıyorum. Bu coğrafyada kimsenin hicbir seye inandığı yok. Siz de kendinize bir köşe tutmuşsunuz oradan egonuzu doyuruyorsunuz; su siralar kendinize olan inanciniz bir hayli azalmış olacak ki bana laf yetistirecek kadar "düştünüz." Böyle geldi boyle gidiyor işte. Sanki sahiden ortada bir sey varmis gibi Facebook koselerinde yarin hicbir degeri kalmayacak polemiklere giriyoruz. Bize bicilen rol de bu iste dünyada: özetle ziyan olmak. Hastaymis. Sanki memlekette sağlıklı adam var.

 Serdar Kaya:

    1. 1930'larda degiliz. Dolayisiyla irkciliktan hala ayni seyi anlamamiz gerekmiyor. Sosyal bilimciler "genel manada" irkcilik ile "spesifik manada" biyolojik irkciligi birbirinden ayiriyorlar. (Boyle ezbere konusmadan once biraz daha mutevazi olmak gerekli. Onyillardir bu konuda calismalar yapiliyor. Ortada devasa bir literatur var. Hayati boyunca bu konuyu calisan insanlar irkciligi biyolojik alana sikistirmiyor iseler, acaba bir bildikleri olabilir mi?)

    2. Hic tanimadigi/gormedigi bir insani sirf etnik kimligi uzerinden yargilamak, (guncel) hangi ciddi calismaya bakarsaniz bakin, irkciliktir.

    3. Ilgili kimligi bu denli ozcu bir sekilde degerlendiriyor olmak da bu noktada sasirtici degil. Ozculuk ile irkcilik, siklikla bir aradadir cunku. (Gecmisten, bir diger "yekpare kimlik tahayyulu" vakasi: https://eksisozluk.com/entry/34759524)

    4. Surekli "Bati super, Ortadogu igrenc" konulu guncellemeler okumak bir noktadan sonra bayiyor. Boyle seyler yazmak elbette herkesin kendi tasarrufu. Ama bazi insanlar da bir noktadan sonra "Yetti artik" diyerek rahatsizliklarini ifade edebilirler; dogaldir. Buna cevaben ilgisiz ego yakistirmalari yapmak ise ayrica cirkin. (Dogrulugu ya da yanlisligi konusunda bir sey soylenemeyecek olan tipik niyet okumasi.)

    5. Bati hakkindaki butun bu degerlendirmelerin ezici cogunlugunun kadin-erkek iliskilerindeki rahatligin otesine gecmemesi de ayri bir sorun. Dahasi, insanda, icindeki bazi hisleri "outgrow" edememis bir ergeni okumakta oldugu izlenimini uyandiriyor. (Ki aslinda butun bu yazilar Ortadogulu yazilari. Hicbirinin Batili olmakla ilgisi yok. Batili olmak istemekle, ama bir turlu olamamakla ilgisi var.)

    6. Bati hakkinda herkes istedigi kadar methiye duzebilir. Ancak bu Batililik demek degil. Batida, "Bati iyi, Ortadogu kotu" basitliginde arguman uretenler, Batinin milliyetci/sagci kesimi. (%20 civarinda oy orani olan asiri sag partilere oy veren irkcilar yani.) Egitimli kesimde ve ozellikle de akademik cevrelerde ise, daha dengeli bir tavir var. Kaldi ki, demokrasi biraz da bu demek. "Biz superiz" deyince yanlislar gorulmuyor, haksizliklar giderilmiyor.

    7. Sonunda bir sey soylemek istedim, cunku biktim. Bunu da, elimden geldigince kirici olmamaya calistigim iki cumle ile yaptim. (Cevaben yine bir dolu klise geldi.) Cevap vermis olmami "dusmek" olarak nitelendirmek de ayri bir Ortadogululuk aslinda. Cevap vermeyince, "Kibirli", cevap verince de benim seviyeme "dustu". Her seyi hep bir seviye, statu, imtiyaz cercevesinde algilamak... Boyle seyler soyleyip sonra, "Ortadogulular cok igrenc" vs. vs. diyebilmek...

    Ortadogulu cok ogrencim oldu ama bu kadar irkcisini hic gormedim. Konustugu konulari bilmiyor; ama ilgili konulari ne denli bilmedigini de bilmiyor. Sadece ezbere yargiliyor. Ama ana dilinde, ama bozuk bir Ingilizceyle...

 İş ciddiye binince, cevap vermeden edemedim:

    Madem, argüman "sen ırkçısın, eziksin, hastasından" yani bir nevi kahve muhabbetinden öteye geçti, o zaman aynı sırayla cevap vereyim. Ama başlamadan bir şey belirtmek istiyorum.

    Bunlar yıllardır yazdığım şeyler, ve bir Ortadoğu ülkesinde de gayet "yeni" olduğu için insanlar ne cevap vereceğini bilemiyor. Bir kesim, zaten baştan bu Kürtçü, fetullahçı, AKP'ci diyor (Taraf dönemi bunlarla yaftalanıyordum, aşinasınızdır). Bu tipler kim hepimiz biliyoruz, adını koymayalım. Ne var ki benim yazdıklarımın altında yatan zihinsellik, genel olarak Kemalizm'den ve bir o kadar da İslam'dan uzak olduğu için, takip eden yaftalamalar da şu şekilde oluyor: Oryantalist, İslamofobik. vs. vs. Şimdi yenilerde bir de ırkçı çıktı. Tüm bu yaftalama çabasının altındaki mantığa bakarsanız ikisi de aynı; özünde hiçbir fark arz etmiyor. İkisi de, cevap veremediğine "form" üzerinden saldırma çabası. Aslında bu bizim gibi çakma ülkelerde/kültürlerde her zaman olan bir şey. Bizde her zaman form üzerinden saldırılır, adam ne demiş, dur bir cevap vereyim, "content" nedir arayışı yoktur. Her şeyin etiket üzerinden yürüdüğü, ne olduğunun değil nasıl göründüğünün önemli olduğu kültürlerde, yani Batı çakması, orjinallikten yoksun kültürlerde bu böyledir. Başka bir olasılığı da yoktur; zira düşünme eyleminin gelenek dışında konuşlandırıldığı bir kültürde, elbette düşünme eylemi "form"da kalmaya mahkumdur. Ben bunlara karşı yıllar önce dedim: Evet Kürtçüyüm. Evet oryantalistim. Evet liberalim. Evet komünistim. Bana ne olduğumu değil, nerede yanlış olduğumu söyleyin. Devamı gelmedi tahmin edersiniz. Gelemezdi de zaten. Şimdi bir de ırkçı çıktı. Madem, öyle tamam ırkçıyım, o halde nerede yanlışım var onu söyleyin. Ben hakikati yazdığımın sımsıkı bilincindeyim; siz veya sizin ekolden yeni nesil post-modernler gözünüz kapatmayı veya "greater good" bellediğiniz bir takım politik emeller uğruna hakikati "bir müddet" saklamayı ıseçebilirsiniz. Bu benim sorunum değil. Benim inancım basit, hakikat her şeye rağmen söylenmelidir. Bunu takip eden gelişmeler beni ilgilendirmiyor. O sizin politik amaçlarınızdır, ben politikacı değilim; politikaya bakışım da Marx'ınkinden farklı değil. Söyleyecek daha çok şey var ama gerek yok o nedenle madde madde devam edeyim.

    1. Genel mana, spesifik mana.. bana bir şey ifade etmiyor. Benim tezim gayet açık. Burada detaylı yazamayacağım, benim de şu an üzerimde çalıştığım ve düşündüğüm bir şey ama özünde antropolojik. Ünlü bir söz vardı: "Kültürden bağımsız insan doğası yoktur" diye. Ben varoluşçu ve post-Marksist açıdan bunu ele alıyorum. Sanıyorum Heidegger'den ve Sartre'dan sonra varoluşun (being'in) "nothing" olduğu aşikar oldu. Yani Descartes'le gelen "ego" Heidegger'le yerini "being-in-the-world"de bıraktı. Premise bu, burada anlaşmıyorsak okumayı bırakın. Katılıyorsanız, bunu takip eden argümanım şu: Eğer varlık bir hiç ise, bu demektir ki varlık her şeydir (Dasein is its possibilities, der Heidegger). Yani, basitçe, varlığa ne verirsen onu alır. Kültür bu verilenlerin kesişimidir (bu Badiou'nün yaklaşımı bir nevi: kültür bir axiomatization'ı takip eden bir modeldir). Pratik dile dökersek: bugün o IŞİD vidyolarında kafa kesen adamın, essence'ın precede eden existence'ı bakımından senden benden hiçbir, BAKIN HİÇBİR farkı yoktur. O adam zamanında dünyaya Hollanda'da savrulsaydı, bugün çok farklı biri olacaktı. Bilmiyorum belki modern logic neyin umurunuzda değil hala Aristotelian takılıyor olabilirsiniz, o sizin sorununuz. Ama gerçek şu ki, benim paradigmamda Pakistanlıymış, İranlıymış, Türkmüş, Ermeniymiş hiçbir önemi yok. Bunların hepsi varlığı anlamlandırma çabasında verilmiş isimler, Badiou'yü takip edersek axiomatization'ı takip eden modeller ve varlık bir boş küme ise, anlamsızlar. Yalnızda isimler, normatifler. Yani ırk diye bir şey yok. Sene 2014 ne ırkı ya. Irkçı nedir ya. Hani okumuş yazmış biri olarak, bana ırkçı demeniz aslında felsefede olan bitenden ne kadar bihaber olduğunuzu gösteriyor. Sıradan bir Türk solcusu düşünmektense ezberlere dayanan biri gibi davranıyorsunuz, belki de solculuk dışında öylesinizdir, bilemiyorum; o kadar tanımıyorum sizi.

    2. Elbette tanımadığın biri hakkında konuşmak doğru değildir. Peki o zaman şunu sormak gerekiyor, ben Pakistanlı derken, tanımadığım biri hakkında mı konuşuyorum yoksa genel bir fikirden (idea)dan mı? Yani bir "model"den mi? Başka türlü deyim: ben particular'larda değilim, evrensel olanlardan bahsediyorum. Benim Pakistanlı dediğim, Pakistan durumunda (terminoloji: situation) verilendir. Gelen Pakistan süper insan olabilir. Ben işin orasında değilim. Hegel diyalektiğini aşmış değiliz, dünya particular (tikeller) üzerinden ilerlemiyor. O gün de gelecek ama bugün hepimiz Habermas'ın dediği gibi Hegel'in öğrencileriyiz, maalesef. O nedenle çıkıp da "ay herkese kendi başına bir dünyamışcasına yaklaşmalı" tarzı post-modern argümanlar benim için tamamiyle saçmalık ve asıl sorunu örtmekten başka bir işe yaramıyor. Evet, gelen Pakistanlı süper bir insan olabilir. Benim Pakistanlı ile refer ettiğim, bırakın ırkı neyin, Pakistan modelinin iğrençliğine; o kültürü kabullenmiş, Deleuze'ün söylemi ile "empty mass" olan çoğunluk. O çoğunluğu beğenmiyorum. Beğenen olduğunu da sanmıyorum. O nedenle dikkat ederseniz, yazımın sonunda " Özetle, gelip de bana sen müslümanları sevmiyorsun demeyin, müslüman müslümandan bu denli nefret ediyorken, ben kendini müslüman olarak tanımlamaktan 'gurur' duyan bir insanı neden seveyim." dedim. "Gurur"u da tırnak içine aldım. Tabii olaylara aynı zihinselikle bakmayınca nüasnlar kayboluyor. Bu benim mi suçum peki. Sanmıyorum. Kanımca sizin cahil cesaretiniz.

    3. Özcülük ile ırkçılık konusuna cevap verdiğimizi düşünüyorum. Burada Pakistanlı bir insanın başka bir seçeneğinin (possibility) olmadığını, Pakistan modeline saygı adı altında adamı bir modele ve sefil bir modele mahkum etme post-modernliği de kanımca asıl ırkçılık; literatür bunu görmeye başladı; olmadı benim tüm amacım bunu anlatabilmek. Bu sefil, kültürlere saygı adı altında insanları bir öze mahkum etme çabası. Size ne yahu. Ben Türk'üm ve İslam kültürünü beğenmiyorum. Size ne ya? Siz kimsiniz de bana ne olduğumu söyleme cüreti buluyorsunuz? Sonra da ırkçı ben oluyorum öyle mi? Bunu Erdoğan ve sırtınızı orada Batı'ya yaslayıp yılda iki kere ziyaret ederek hakkında ahkam kesme cureti bulduğunuz Türkiye ve yeni dostlarınız post-modern burjuva İslamcı tayfanız yer ama ben yemem. Kusura bakmayın.

    4. Surekli "Bati super, Ortadogu igrenc" konulu guncellemeler okumak bir noktadan sonra bayabilir. Vallahi beni de bayıyor. Ben de istiyorum, başka şeyler konuşalım ama adamlar kadın kahkaha atar mı bunu konuşurken, kusura bakmayın ama ben kendimi tekrarlamak zorundayım. Yoksa yemin ediyorum, sabah uyanacaksın, ana dilin Almanca, Fransızca ile değişmiş olacak deseler bir an düşünmem. Geçen bir tweet'e rast geldim, ne güzel özetlemiş: "hayaller deleuzian, gerçekler mümtazer türkönü" biri de görmüş arttırmış yeni Türkiye'ye uyarlayarak "hayaller foucault, gerçekler hasan bülent kahraman". İnanın siz bir bayıldıysanız, ben 1000 bayıldım ama elimden ne gelir. Ne anlatayım ben bu insanlara. Sizin kadro, bu post-modern sırtını Batı'ya yaslayıp İslam'ın içinden konuşma çabasındakilerde bir umut var. Olumlu buluyorum, hiç umut beslememekten iyidir ama benim için gelenek olarak İslam düşünmeye açık bir kurum değil. Asıl isyanı düşünme eylemine. Düşündüğün vakit kendini zaten dışarıda buluyorsun. Bu nedenle siz böyle bir yol seçmişsiniz, ben seçmedim. Benim de kendi nedenlerim var. Gelip de bana sataşıyor olmanız, misal Esayan da hiç hazzetmez benden (Mahçupyan farklı); yani en çok da benden nefret ediyor olmanız, aslında kimin hakikate konuştuğunu gösteriyor zaten. Ben politikacı değilim. İnandığım şeyi savunurum. İslam bitmiş bir dindir. Dünya üzerinde bir medeniyet söyleyin ki dirilmiş olsun: Babil, Antik Yunan, Bizans, Roma.. Şimdi aklı sıra Osmanlı'yı diriltecekler. Osmanlı ki, İslam'ın altın çağını bitirendir zaten. Neyse. Özetle, baydıysam kusura bakmayın. İnanın ben de bu durumdan çok ama çok üzgünüm. Ayrıca benim dediklerimden "Batı süper, Ortadoğu iğrenç" mesajını çıkaran geçen 17 yaşında bir ergen vardı. Bu kadar okuduktan sonra aynı tepkisi vermeniz şaşırtıcı.

    5. Kadın - erkek mevzusu benim için essential, doğru. Bunun birkaç nedeni var: (1) Yaşayan İslam, ataerki par excellence. (2) Günlük hayatta çok etkin bir konu. Yani yazınca insanlar derhal ilişki kurabilir. (3) "Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar" sözünün doğruluğuna inanıyorum. (4) Aynen dediğiniz gibi, bir müslüman aslında hayatı boyunca ergendir. Zira bazı şeyleri yaşayıp aşamaz. Ortadoğu'ya, bilhassa şartlardan ötürü Türkiye'yi, gezin bakın, bir ömrü "karı kız keserek" geçirebilen insanlar var. Bu insan zihninin ötesinde bir şey. Freudian yaklaş Lacanian yaklaş, nereden bakarsan bak, böyle bir sefalet olamaz. 5,6,7... gider. Ama özünde durum bu.

    6. Batılı "Batı iyi Ortadoğu kötü" diye argüman üretmez. Batının alametifarikası budur zaten: hiçbir zaman Batı süper demez, gider nerede eksiği gediği var onu bulur, kendi yüzüne vurur. Ben Batılı değilim ama bir Batılı ne yaparsa onu Doğu'da onu yapmaya çalışıyorum. Ama bir post-modern, non-cognivist tufaya mı geldik nedir; Batı'da yapında süper oluyor biz yapınca linç ediliyorsun, "form" takılıyorsun. Zaten baştan İslam'dan çıkıyorsun. Yok Oryantalist, yok Irkçı, yok İslamofobik... Resmen bir vicious circle'a mahkum edildik. Düşünen üreten Batı'ya kaynıyor, kalanlar burada birbirimizi yiyoruz.

    7. "Cevap vermeyince, 'Kibirli', cevap verince de benim seviyeme "dustu." Yahu, insan gibi soru sorana cevap vermez, sonra bir gün gelir ansızın ırkçı diye insanı yaftalarsan bunun ancak psikanaliztik bir açıklaması olabilir.

    Son paragrafa gelirsek. Türkiye'de patlayan bu son Batı'da yaşayıp müslüman olmamasına rağmen İslam'a sevgi ve saygıyla bakan post-modern ekole ben şahsen ucuz, sahte bir burjuva ahlakı olarak bakıyorum. Orada IŞİD milletin kafasını keserken, gelmişsiniz buradan güzellemeler yapıyorsunuz. Aklınızca "içeriden konuşmanın" yolunu açıyorsunuz, alt metin şu: "Madem bu adamlardan kurtuluş yok; o zaman dur şunlarla iyi geçineyim. Madem hakikati söyleyince kaçıyorlar, ben de yalan söylerim (ya da doğruyu söylemem), ne olacak. Hem dinlenirim, hem mevki ve statü sahibi olurum. Ne gerek var hakikate, söylesen ne değişecek." Şunu göremiyorsunuz, Avrupa nihilizminin bir başka ürünüsünüz. Hipster'lar kadar sahicisiniz. Millet Ortadoğu'da bugün de bitsin diye diş sıkarken, siz de eğleniyorsunuz kendinizce. Kendinizi İslamcılara kabul ettirebilirseniz, ben yine olumlu buluyorum; memlekette burjuva olsun da, sefilliklerini yüzlerine vuralım. Ha İslamcı sizi kabul eder mi; bunun cevabı da ortada zaten. İnanıyormuş gibi yapmak, inanmadan yaşamaktan iyi. Herkes için bir anlam lazım, Levinas'tan sonra tartışmasız bir gerçek. Sizin de kaderinize Avrupa'nın Ortaçağ filozoflarının argümanlarını ısıtıp ısıtıp sunmak düştü; ha bu sizin suçunuz mu, elbette değil; eminim acısını çekiyorsunuzdur. Genel olarak, nereden baksan üzücü tabii. Siz beni anlamasanız da olur, ben sizi anlıyorum.

    Daha sayfalarca yazılır da, niye yazılır, onu sormak lazım. Ben bir şeye ikna oldum, Avrupa karar verirse Ortadoğu kurtulur (zira Avrupa da büyük bir çıkmaz içinde). Onun için elimden geldiğince İngilizce'ye ağırlık vermeye çalışıyorum ama bir yaştan sonra zor oluyor tabii; Robert kolejinde okuyup, geçim telaşı yaşamadan bir hayat süremedik ki, sizin gibi İslam'a, Türkiye'ye umutla bakalım. Felsefe okumak için matematik master'ından sonra alan değiştirip günde 12 saat lokantada çalışınca bu kadar İngilizce oluyor. Çalışıyoruz işte, zamanla düzelir, güzelleşir diye umuyorum. Elimden gelen bu, beğendiremediysem kusura bakmayın. Zaman'ın İngilizce gazetesi var orada sizi rahatsız etmeyen yazılar vardır, beni değil onları okuyunuz. (Tüm yazıyı tekrardan okuyamadım, imladır, anlatım bozukluğudur mühim değil; zaten anlatıyoruz da ne oluyor sanki)  

Erdoğan'ın Anlamı: İyimser Olmak Mümkün


İyimser olmak mümkün mü? Sanıyorum çağımızın sorusu bu; bilhassa da biz, Ortadoğu'ya savrulmuş olanların sorması gereken - sormak ile mükellef olduğu:

Her şeye rağmen, İyimser olmak mümkün mü?

Müzmin bir pesimist olan ben, bu yazıda, tüm paradigmamın orijine göre tersini alarak,  iyimser olmanın mümkün olduğunu savunacağım; hatta ve hatta, bununla kalmayıp, bu ihtimaller denizinin kaynağının da Recep Tayyip Erdoğan olduğunu iddia edeceğim. Yani, bugün, "biz"ler Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca olamayacağımız kadar iyimser olabiliriz ve bunu da bizzat Recep Tayyip Erdoğan'a borçluyuz.

***

Algı ile bilgi arasında gerçek ile hakikat arasındaki kadar derin bir uçurum vardır. Şöyle ki: yukarıdaki paragrafın algılanma çeşidi "bir" değildir - "bir" olan yalnızca hakikattir. Ben görüş belirttim; görüş, bilginin en değersiz halidir, derler - yani hakikatten en uzak olan. Suya atılmış bir çubuğun, kırgın bir görüntü arz etmesi, ilk ipuçlarındandır, algının fakirliğine dair. O halde, hakikate varabilmek için ilk farkına varılması gereken, algının zayıflığıdır. Fazla felsefe yapmadan sadede geleyim: yukarıdaki paragraftan bir hakikat çıkarsa eğer, o da böyle bir paragraftan bir hakikatin çıkamayacağıdır: başka bir deyişle, aynı cümlelerden birbirine tamamen zıt iki görüş nasıl çıkar diye sorarsanız, ancak o zaman hakikat hakkında bir "fikir" edinebilirsiniz.

Türkiye'de bir algı yaratıldı. Bu demek değil ki bu algı yaratılmadan önce yaşanan hakikat idi. Algı, yalnızca gerçek olmayandı. Gerçek olan ise, hakikat olmayan: ya da, yaşanan ne varsa gerçekti - hakikati karıştırmayalım. Bu gerçek için, bir algı yaratıldı (ya da bu gerçek bir algıyla yaratıldı) - bir illüzyon. "Biz" okumuş insanlar kendimizi olmadığımız biri sandık; farklı bir gerçeklikte yaşamaya başladık. Ama dünya değişiyordu, teknoloji, iletişim derken, bizler de yavaş yavaş kuşkulanmaya başlamıştık. "Onlar" ise olayın çoktan farkındaydı, gerçek nedir biliyorlardı - hataları, birtakım gerçeklerin hakikat olduğuna inanmaları oldu, bir kere buna inandılar mı elbet tabii yapamayacakları yoktu (- ki bu insanlık tarih boyunca Tanrı'nın neden yarattığını anlamaya çalıştığı bir çeşit "kötülük" idi.)

Şu ana kadar yazdıklarımı, hoyrat bir dille anlatacak olursam, algınızda daha çok yer edecektir:

Biz anlayamadık, nasıl olur da Recep Tayyip Erdoğan bu ülkede %50 oy alır. Bu algımızın dışındaydı - bizim gerçeğimiz değildi. Kendimizi Viyana'da, Paris'te filan yaşıyor sanıyorduk. Bize ait olmayan bir tarihe sahip olduğumuzu sanıyor ama o tarihin konusu açılınca da kendisini aşağılamayı ihmal etmiyorduk. Hastaydık, korkaktık, çaresizdik: evrensel kümede yeri olmayan bir gerçeğe inandırılmıştık. Erdoğan, - en azından - haklıydı: hakkını hakikatten aldığı için değil; onun gerçeği, bizim gerçeğimizden daha geriye referans verebildiği için haklıydı - onun kümesi bizimkinden daha genişti. Erdoğan bu coğrafyanın gerçeği idi; kendisi bu duruma özcü bir dille yaklaşıyor, tarihin derinliklerinde yaşanan bir gerçeğin militanı olarak, her daim "fıtrat"tan bahsediyordu. Onun için hakikat, ancak dedenin dedesinin dedesinin dedesine kadar uzanabilen bir gelenek idi; zamanında Sicilya'da doğmuş olsaydı, aynı karakterle, bugün çok farklı bir "hakikat"i savunuyor olurdu. Ama bunlar onun gündeminde değildi. En nihayetinde onun dedesinin dedesi, bizim dedemizden yaşlıydı; ve bizlerin kim olduğuna karar verecek bir dedemiz varsa, onun da elbette bir dedesi var idi.

Erdoğan, bu milletin üzerine inşa edildiği bir algının, illüzyonun artçıları olarak, adım adım, seçim seçim, çoğunluk çoğunluk yükseldi ve en nihayetinde devasa bir sarsıntı ile gerçeklerini üzerimize yıktı. Ne var ki, umut da işte tam olarak bu göçüğün altında, umutların tükendiği yerde, yeşerdi. Hem bizim için, hem de onlar için - başka bir deyişle, hakikatin ardında olan herkes için. Çünkü ayıldık: Hakikat için ilk görmemiz gerekeni, algının zayıflığını, gerçeğin sıradanlığını gördük - Bildiğimiz tek bir şey varsa, o da aslında bilmediğimiz imiş.

Recep Tayyip Erdoğan, bu coğrafyanın bir gerçeğiydi; hatta, onun değimi ile, o gerçeğin "özü"ydü. Davranışlarıyla olsun, karakteriyle olsun, demeçleriyle olsun, baştan aşağı, tepeden tırnağa bu coğrafyanın gerçeğini yansıtıyordu. AKP, bir siyasal partinin çok ötesinde, "özcü bir gerçek paradigmasıydı". Kendi dedesinin herkesinkinden yaşlı olduğu gerçeğine dayanarak, oy almak için elinden gelen hemen hemen her şeyi yapıyordu; insanların aidiyetliklerinden, dinine, komplekslerinden, hayatlarını idame ettirebilmek için gerekli koşullarına kadar her yerde vardı; her kozu kullanıyordu. Bir gün kapitalist idi, ertesi gün komünist; bir gün demokrat idi, ertesi gün şeriatçı; bir gün pragmatist idi ertesi gün idealist...

Ne var ki onun akışkanlığı bazılarımızın durağan iyimserliğine kaynak oldu:

Her şeye rağmen, tüm dayandığı gerçeklere, sosyo-ekonomik şartlara, devletin tekeline, medyasına, iş adamlarına, mağduriyet hikayelerine, parasına, gücüne, her şeye rağmen AKP'nin alabildiği oy %50. Çevresinde yaşanan gerçekliğe, yalnızca mizah malzemesi olduğu müddetçe geçit veren duvarlarımız yıkıldığından beri biz bardağa hep boş tarafından baktık. Ama, artık asıl "gerçekliğin" ne olduğunun farkına vardıysak, o duvarlar Erdoğan'ın devletin en yüksek kademesine de gelmesiyle un ufak olduysa, artık yaşadığımız ülkeye başka bir açıdan bakmamız gerekiyor.

Hoyrat bir gerçeği, yine hoyrat bir şekilde ortaya koyarsak: Türkiye'nin bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kabul ettiğimize göre; şahsen ben bu halkın %50'sinin AKP'ye oy vermemiş olmasını inanılmaz olumlu buluyorum. Zira onların gerçeğine, onların gerçeği içinden bakmayı deneyin: Orada, El Kaide var, IŞİD var, her gün birbirini kesen insanlarla dolu koskoca bir coğrafya; kadının araba sürdüğü için kırbaçlandığı, cuma namazına müteakiben insanların meydanlarda asıldığı, insanların üç kuruş paraya bir kader olarak madenlerde öldüğü, adaletsizlik, kan, gözyaşı ve zulmün günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu, tüm dünyanın ibretle izlediği bir gerçeklik var. Ve sırtı tüm bunlarla bükülmüş, onuru tükenmiş bir gerçekliğe sahip bu ülkede, elinden gelen hemen hemen her şeyi yapmasına rağmen, her iki insandan ancak birinin oyunu alabilen bir AKP var. İşte tam da bu nedenle, eğer sahiden gerçekçi olursak, bu durum bir Ortadoğu ülkesi için son derece olumlu değil midir?

Bardağa bir de dolu tarafından bakın; bu ülkede, bu gerçeklikle, herkesin koşulsuz Recep Tayyip Erdoğan'a itaat etmiyor olması; dahası, her kişiden birinin buna hayır diyor olması, sizce de bir mucize değil midir?

***

Erdoğan, bu ülkeyi normalleştirmiştir. Bu ülkenin normalinin, dünya standartlarında "normal" olmaması başka bir sorundur. En nihayetinde, bu ülkenin gerçekliği, Erdoğan ile vücut bulmuştur. Erdoğan, hakikati önemseyen herkes için nereden bakarsanız bakın bir milletin uyanışıdır. Erdoğan, birbiriyle çatışan algılar - gerçekler- üzerine kurulmuş bir cumhuriyette "hakikat" mücadelesi için atılmış ilk adımdır. Erdoğan, bir umuttur, bizim küçük gerçekliğimizde, iyimser olmak için sebeptir.

Ne var ki, iyimserlik risk getirir. Pesimist olmak kolaydır; Tanrı'nın sana verdiği sermayeden, kendi ruhundan yersin. İyimser olmak, taşın altına elini koymayı gerektirir.

Bu ülke, bu halk, kendi gerçeği ile Erdoğan sayesinde yüzleşiyor. İyimser olmamın nedeni ise, bu yüzleşmede Erdoğan'ın her türlü araca sahip olmasına rağmen, mutlak bir çoğunluğa sahip olamaması. Mutluk bir çoğunluk, cehennemdir. Türkiye, "nev-i şahsına münhasır" nedenlerden ötürü, henüz bu "öz"i olarak sunulan bu gerçeğe teslim olmadı - ki bu özcü algoritmanın nereye vardığını Erdoğan'ın dahi bildiğini sanmıyorum: Neyiz biz? Şeriat mı istiyoruz: İran mıyız, Arabistan mıyız, Mısır mıyız? Yoksa farklı mıyız?

Bu durum iyimserlik madalyonunun öteki yüzünü işaret ediyor: Yalnızca bizim duvarlarımız yıkılmadı, "onlar"ın, Müslümanların da duvarları yıkıldı. Bu ülkede Müslümanlar, yıllar boyunca dünya üzerinde hiçbir Müslüman ülkede yaşanmayan bir İslam'ı yaşadılar. Şimdi birtakım gerçekler, hakikat olarak pazarlanmaya başlanınca, sanıyorum Müslüman cenahtan da sesler yükselecektir - ki yükselemeye başladı bile. Ne var ki, şunu görmek gerekiyor: Müslümanların duvarları da en az bizimki kadar yüksekti - hatta sanıyorum daha da yüksekti. Zira bugün kendine Müslümanım diyen bir insanın sırtında, inandığı Allah'ın adının haykırılarak sokak ortasında insanların birbirlerinin kafasını kestiği bir gerçeklik var. Müslümanların henüz böyle bir yükü kaldırmaya gücü ve gönlü olmadığı için bugün ancak Batı ile uğraşabiliyorlar. Sormuyorlar, "Velev ki silahları veren Batı, tetiği çeken parmak kimin?" Soramıyorlar. Onların korkaklığının bedelini, biat ettikleri din ödüyor. Ben buna "dindar"lık diyemiyorum.

Kısacası, Yeni Türkiye, sahiden "yeni" ise, "yeni" bir  gerçekliğe muhtaç demektir. Bu "gerçeklik" dedelerinin yaş mukayesesi göz önüne alınarak değil; insanlığın onuru, bir dinin onuru, yaşanan çağa ve insanlığa yapabileceğimiz katlı göz önüne alınarak yaratılmalıdır - başka bir deyişle, bitmeyen bir arayışta, hakikat için insanın insan gibi yaşadığı bir gerçeklikle başlamalıdır.

Başaramazsak, duvarların ardında gördüklerimiz ile yüzleşemezsek ne olur? Sır değil, onlarca yıldır her Ortadoğu ülkesine olan olur. Bir gün haberlerde tüm dünya bizi birbirimizi keserken, izler. İç savaş çıkar; kimseye değil, olan bize olur, çocuklarımıza, gençlerimize, hayatımıza olur; ve yalnız ve yalnızca biz başaramadık, biz korktuk, biz beceremedik diye olur.

Ama yaratırsak, duvarların daha yükseklerini örmek için değil, barış içinde yaşamak için yıkıldığına karar verirsek, yalnızca bizim için değil, tüm dünya için bir umut olur. Gazze'de ölen çocuklar için, Mısır'da ağlayan anneler için, Suriye'den kaçan aileler için... Hayata harcansın diye yollanmış milyonlarca insan için umut olur... Tüm insanlığın birlikte yaşayabileceğini kanıtlayan, sınırsız bir dünya için umut ve dahası model olur.

Hepsi bizim elimizde, ya tarih Ortadoğu'da yıllardır tekrarlanan bir senaryoyu, nasıl birbirimizi yediğimizi yazacak, ya da biz tarihi yazacağız. "Yeni Türkiye" diyorsunuz, hangisi "yeni" siz karar verin.

"Erdoğan" nedir?


Erdoğan, Ekmeleddin'i üç dil bildiği için aşağılamış. İşte yıllardır anlatmaya çalıştığım tam olarak bu karanlık, bu cahil öz güveni, bu kötülüğün önlenemez yükselişi idi. Aynı zat zamanında "çok okuyanlar şimdi aç geziyor" minvalinde de bir laf etmişti. İnsan inanmak istemiyor ama Türkiye artık böyle bir ülke. Cehalet kendini Allah seviyesine yükseltti; ne kendine ne dünyaya ne de insanlığa en uzak bir katkısı olmayan, inandığı ahlak sistemi kadın yırtmacı karşısında çöken sapık ve cahil adamların önünde önümüzü iliklememiz beklenirken, okuyanlar, emek verenler, bir şeyleri düzeltmeye çalışanlar linç edilerek kesilmediyse soluğu hapiste alıyor. Yazık. Yıllardır, İslam diye yeryüzünde hiçbir ülkede olmayan bir İslam'ı yaşadık; şimdi "Gerçek İslam"la tanışma vakti. Tarihimizi gerçekten anlayacağımızı umuyorum bu süreçte. Erdoğan ile başlayalım.
 
Erdoğan, kişisel kimliğinin çok ötesinde bu kültürün ta özüne hitap eden bir figürdür. Erdoğan, başarısız insanların beslediği derin hasedin intikam almış halidir. Daha fazlası değil. Karakterinin özü Batı karşısında ezilmişlikle yazılan bir halk elbette böyle bir insana tapar. Düşünsene, hem tembel olacaksın, hem cahil olacaksın, hem sıradan olacaksın, hayatın hiçbir alanında hiçbir emeğin olmayacak, yüzlerce yılı başkalarının üretip, başkalarının dünyayı değiştirmesini izleyerek geçireceksin ama tüm bunlara rağmen herkesten sanki çok mühim biriymişcesine saygı göreceksin. İşte "Erdoğan," bunu mümkün kılmaktır. Erdoğan, vasatın ve cahilliğin yükselişi, emeğin ve aklın yok edilişidir. Erdoğan, onuru ayaklar altında kalmış, mağlup edilmiş, yok edilmiş, tarihe neredeyse sıfır katkı sağlamış bir milletin var olma çığlığı, ben de bu dünyada varım yakarışıdır. Bu derin kompleksle yüzleşmedikçe, ne Erdoğanlar biter, ne IŞID'lar, ne de El Kaide'ler. Bir Amerikalı gider, diğeri gelir; biz yine burada, tüm insanlığın ibretle izlediği bir coğrafyada birbirimizi öldürmeye devam ederiz ve kimsenin kuşkusu olmasın, birkaç yüzyıl daha devam edeceğiz. Erdoğan, inanın bunların hiçbirinin farkında değil, zaten kendisinin alametifarikası da bu: mağlup olmuş bir halka kendini galip hissettirebiliyor. Bizlere, özümüz olan aşağılık komplekslerimizi unutturabiliyor. Erdoğan yalnızca bir insandır, o gider, başkası gelir ama böyle bir "fikir"den kurtulmak neredeyse imkansızdır. Çoğunluk her zaman, rahatı seçer. O kişisel gerçeğinizden bir an olsun çıkın ve Türkiye'ye bir bakın. Bu halkın en çok ihtiyaç duyduğu şey, yalandır. Her ülkede çoğunluk, gururunu en çok okşayana tapar. Erdoğan'ın başarısı, gururu ayaklar altına alınmış ve bu konuda ne bilimsel ne ahlaksal ne de felsefi olarak yapabilecek hemen hemen hiçbir şeyi olmayan bir millete, evde karısını dövse de, sokakta içki içine linç etse de, dünya denilen birlikte yaşadığımız organizmaya uzaktan yakından hiçbir yararı olmasa da, bir amaç, bir anlam verebilmektir; güzel bir yalanı, gerçekmişcesine büyük bir "ustalık" ile pazarlayabilmektir. Yoksa böylesine fakir bir gelenekten gelip de hayatta kalmak, inanın hiç kolay değildir. Erdoğan, bizim ve tüm dünyanın içinde bulunduğu bir çıkmazın, küçük ama kıvrak bir gölgesidir yalnızca. Güneş tam tepeden vurunca, elbet kaybolacaktır. Zira tarih boyunca tek bir yalan dahi gösteremezsiniz ki, hakikat karşısında galebe çalsın. Elbet, "Erdoğan" da yalanlarıyla birlikte gün gelecek yok olacaktır.  Ha peki, biz bunu görür müyüz; sanmıyorum. Ama şüpheniz olmasın, tarih bu ayıbı gün gelecek düzeltecektir. Yarın volkan patlasa, yeryüzü zarar görür mü? Biraz stoic olun, başka türlü bu deliliğe dayanamaz insan.