Ortadoğu'dan kaçan insanlık


Şimdi, Facebook'ta yeni eklediğim ve "unfollow" etmeyi unuttuğum biri göçmenlerle ilgili bir şey paylaşmış. Ufacık bir çocuk bedeni, Bodrum'da kıyıya vurmuş, altında da manşet şu: "Avrupalıların mültecilere olan tavrını bu fotoğraf değiştirmeyecekse, ne değiştirecek?" Merak ediyorum, biz neyiz bu dünyada? Var mıyız? Biz insan mıyız? Biz derken her ne kadar kendimi içinde bulmaktan büyük bir utanç duysam ve oraya ait olmasam da, içinde doğmuş olmanın çaresizliği ile, müslüman alemini, Ortadoğu halkını kastediyorum. Biz neyiz? Her gün on binlerce göçmen bu sefil, bu lanetli, bu kötülüğün kültür belletildiği iğrenç coğrafyadan akın akın kaçıyor; kaçamayanlar bunu başaramayanlar yollarda ölüyor; ve biz, sanki bu insanlar Antartika'dan Avrupa'ya kaçıyormuş gibi, üzerimize hiçbir sorumluluk almadan yine son derece keyif aldığımız sefil halimiz ile Avrupa'ya dönüp, tüm suçu Avrupa'nın sırtına yıkıyoruz. Yahu, bu nasıl bir yüzsüzlük, bu nasıl bir haysiyet yoksunluğudur. Kimse sormuyor, bu insanlar neden kaçıyor, diye de, herkes yüzünü Avrupa'ya dönmüş, neden bu insanları sınırlarına almıyorsun diye ona haykırıyor. Bilmiyorum sahiden bu coğrafya insanlıktan bu kadar mı soyutlandı ama, içinizde birazcık insanlık onuru kaldıysa, bir an şöyle bir durun, sarsılın, kendinize gelin: Yahu bu insanlar bu coğrafyadan kaçıyor; bakın, bu insanlar, Avrupalıdan kaçmıyor, bu insanlar Batılılardan kaçmıyor, BİLAKİS BU İNSANLAR SENDEN BENDEN KAÇIYOR. BU İNSANLAR AVRUPALIDAN DEĞİL AVRUPALIYA KAÇIYOR. Bu insanlar Hristiyanlardan kaçmıyor, bu insanlar MÜSLÜMANLARDAN HRİSTİYANLARA KAÇIYOR. Bu insanlar bu coğrafyanın, politik doğruculuğu bırakmak gerekirse,yani İslam'ın, bu coğrafya üzerine örttüğü karanlıktan kaçıyor. (Hoşunuza gitmediyse, İslam adına yapılan diye hassasiyet gösterin ama en nihayetinde arada hiçbir fark yok, zira İslam, İslam adına yapılan neyse odur.

Allah'ın o sevgili kullarından biri de çıkıp demiyor, yahu bu insanlar neden kaçıyor, biz neden bu kadar çirkin yaratıklarız, biz neden 2015 yılında hayvandan beter bir halde yaşıyoruz , neden bu coğrafyadan insanlar çoluğu çocuğunu alıp oluk oluk sonunu bilmedikleri bir yola çıkıyor. Varsa yoksa Batı, varsa yoksa Avrupa. Bu kadar haysiyetsiz, bu kadar insan onurundan soyutlanmış, kendini bu kadar değersiz gören bir coğrafya olabilir mi ya? Müslüman müslümanı öldürür, Batı yaptı. Müslüman müslümandan kaçar, Batı neden yardım etmiyor. Böyle tutarsız, böyle ergen bir zihniyet olabilir mi ya? Yemin ediyorum, bu coğrafyadaki kadar büyük bir yüzsüzlüğü dünya tarihi görmemiştir. O sahile vurmuş el kadar çocuğun fotoğrafına iyi bakın, o çocuğun katili, göçmenlere kollarını açmayan Avrupa değil, o çocuğun katili, insan gibi yaşamaktan aciz, hayvanlardan beter bir şekilde birbirinin kuyusunu kazan, birbirine zulmetmekten keyif alan sensin, benim. O çocuğun katili bu coğrafyanın karanlıktan beslenen sefil ve kokuşmuş ve kokuşmakta da sınır tanımayan kültürü. O el kadar çocuğu Batı değil, Ortadoğu öldürdü. Her gün de onlarcasını, yüzlercesini öldürmeye devam ediyor. Çünkü evet, bu coğrafyanın kültürü kanla beslenir. Bu insanlar kanla beslenir. Mutsuzlukla, umutsuzlukla beslenir. Bir dinin yuvarladığı kartopunun altında kaldık, denizler ölü çocuklar kusuyor.

2014 yılında Türkiye’den uluslararası arenada, benim takip edebildiğim kadarıyla, iki önemli kitap yayımlandı. Birincisi, Mahmut Mutman’ın Bloomsbury’den yayımlanan “The Politics of Writing Islam” adlı kitabı; ikincisi ise Bülent Somay’ın Palgrave Macmillan’dan yayımlanan “The Psychopolitics of the Oriental Father” adlı kitabı.

Yazarlarını göz önüne alınca, iki kitap arasındaki farklılıklar hakkında insan derhal bir fikir edinebilir. Bu yüzeysel fikrin ardını analiz etmek beni aşar, zaten arzuladığım bir şey de değil (yine de güzel bir karşılaştırmalı çalışma olacaktır). Benim bu yazı ile yapmak istediğim, basitçe, Bülent Somay’ın örümcek ağı gibi örülmüş kitabının methodolojik varsayımlarına ve bu varsayımlardan yola çıkarak son derece iddialı bir başlık altında (“Conclusion: Prolegomena for Another Modernity/Authenticity”) paylaşılmış Gezi Parkı analizlere kısaca bir bakış atmak. Bu nedenle kitabın, “Introduction” ve “Conclusion” bölümleri arasındaki örgüye dair pek bir yorumda bulunmayacağım; bu tabii ki bu bölümleri atladığım anlamına gelmiyor – gelmiyor, çünkü o bölümler zaten üzerinde durmak istediğim methodolojik varsayımlar üzerine kurulu.

Lafı fazla uzatmadan, konuya gireyim. İlk sorun, kısaca belirtmek gerekirse, Somay’ın Oksidental kuramları evrensel kabul etmesi ve bunlardan yola çıkarak Orient’i analiz etmesi. Bu durumun bir sorun olma ihtimali elbette Somay’ın da dikkatinden kaçabilecek bir mesele değil. Bu nedenle kendisi haklı bir şekilde şu soruyu yöneltiyor: “Does psyhoanalysis have a meaningful impact on Oriental or postcolonial studies?” Her ne kadar çeşitli nüanslara dikkat çekse de, son tahlilde, Somay’ın cevabı, evet. Burada sorun, Somay’ın Oksidental bir teoriden evrensel yaratan Marksist/Hegelci refleksleri değil; kanımca sorun, ilk olarak, Somay’ın tüm bunlardan bahsederken, dünyanın Batılılaşmasından bahsetmemesi. Yani, Somay için, Oksidental teoriler, Orient, olduğu gibi, otantik bir şekilde kaale alındığı vakit dahi uygulanabilir teoriler. Bu son derece çelişkili bir iddia, zira daha sonraları Somay’ın açıkladığı üzere, Orient kendi başına ayakta kalabilecek bir yapı arz etmiyor. Başka bir deyişle, Orient hayati bir şekilde Oksident’e bağlı, ya da, Orient diye tek başına dikilen bir yapı aslında yok. Ne var ki, Somay, Oksidental teorilerin uygulanabilirliğinden bahsederken dünyanın Batılılaşmasına sıfır referans verirken, öte yandan tüm bunların aksine – ve sanki inadına – mitolojiden (p. 8) bahsediyor. Yani, anlıyoruz ki, dikotomik olarak dahi alınacak olsa, Oksident’in teorileri, mitolojisi, Orient’i açıklamaya yeter. Başka bir deyişle, zaten Avrupa kültürü, mitolojisi ve edebiyatı, Somay’ın bol bol kullandığı bir şekilde, dünyayı (en azından Orient’i) Aufhebung (koruyarak aşmak) etmiş vaziyette. Somay, bir yandan Batı ve Doğu şeklinde “özcü” bir yaklaşıma hayır derken, öte yandan, birlik beraberlik adı altında, Batı’nın teorilerinin evrenselliğini alkışlamakta bir mani görmüyor. Görmüyor, çünkü Saidvari yaklaşımının ve Marksist ajandasının altında, evrenselliğin (Said’in “raw material of existence” dediği hepimizi “aynı” kılan o “şey”in) halihazırda Batı olduğu gerçeği hiçbir zaman doğrudan ortaya konulmasa da sinsi ve hümanist bir şekilde ufukta bekliyor.

Yine de, tüm bunları anlamak mümkün zira Somay, kendini komünist olarak tanımlamasından ötürü halihazırda bir düşünce sistemine biat etmiş durumda – o düşünce sistemi ki, tamamiyle Batı’ya ait. Hatta diyebilirim ki, komünizm kadar Batı’ya ait bir düşünce sistemi yoktur. Bana kalırsa, kapitalizmden ziyade, komünizm Batı’nın - eğer varsa – özünü tanımlayacak olandır. Bunun farkına varabilmek için, Ütopya edebiyatı üzerine inceleme yapmak, Hristiyan “monasticism”i ile sosyalist/komünist düşünce sistemi arasındaki büyük benzerliği görmek yeterli olacaktır. Bu bağlamda, Somay zaten “a priori” olarak Batı’nın kalbinden konuşan bir insan; ve bu zihniyet içerisinden elbette, farklı bir Orient görmek mümkün olmayacaktır; olmadığı gibi, Batı teorilerinin evrensel uygulanabilirliği de günün şartlarına değil de, mitolojiye bağlanacaktır. Bu durum bizi doğrudan ikinci soruna getiriyor: insan soruyor, Orient ve Occident, İslam ve modernite üzerine böyle bir kitap yazılır da, nasıl olur Fethi Benslama’nın “Psychoanalysis and the Challenge of Islam” kitabı bibliyografinde olmaz. Belli ki, Benslama’nın orijinal analizleri, Somay’ın naratifinde yer bulamamış; ya da, Somay’ın Benslama’dan haberi yokmuş – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Yine de belirtmek gerekiyor ki, Somay’ın hatası psychoanalysis’i Orient’i anlamak için kullanması değil, kanımca bu son derece mümkün bir uygulama (kitabın çok açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi); sorun, tavır: sorun, Somay’ın bunu (mitolojik) yanlış nedenlerle yapması. Bilemiyorum, belki de Somay, Batı’ya karşı (“self-critique”) olmanın Batı’nın “en derin özü” olduğunun henüz farkına olmadığı için, İslam’ı, aynı Aquinas gibi, Hristiyanlığın (bozulmuş) bir uzantısı olarak görüyor olabilir. E durum böyle olunca, elbette Oksident İslam’ı zaten halihazırda açıklamaya yeter. Peki, diyelim ki bunu kabul ettik, o halde Somay neden hala “otantik Orient”ten bahsediyor. Nerede bu otantiklik? Daha açık sorayım, eğer Oksidentin mitolojisi Orient’i açıklamaya yetiyorsa, otantik bir Orient için çabalamanın anlamı nedir? Somay neyin peşinde? Yoksa bizden sakladığı bir şeyler mi var?

Somay tüm bu meselelerin farkında mı sahiden bilmiyorum, ama farkında olsun olmasın, kendi ideolojisi içinde tutarlı bir analiz sunmayı başarıyor. Zira Gezi olayları üzerinden yeni bir modernite/otantisite önerdiği son bölümde açıkça görülüyor ki, bu “yeni modernite/otantisite”nin Orient ile yakından uzaktan alakası yok. Yani, burada da yine gördüğümüz Bruckner’in harikulade bir şekilde analiz ettiği mazoşist Batı solu ve onun kendini aşağılayarak yüceltme çabalarından başkası değil. Somay’ın “başka bir modernite” arayışının ardında, Orient filan yok; Somay, çok basit bir şekilde, günün koşullarından kendi ajandasına pay çıkarma peşinde, bu nedenledir, Gezi’den insanları mobilize edebilecek bir ütopya sunmaktan rahatsızlık durmuyor (sonuçta teori böyle işlemiyor mu (Lacan)?). Kilit kelime yine Aufhebung. İnsan metodolojik olarak merak diyor, “farklı bir moderniteye/otantisiteye” insan nasıl olur da Aufhebung ile ulaşır? Cevap vereyim, Batı içinde kalmaya devam ettikçe, yani, o başka modernite, Orient’in değil, Occident’in bir devamı, bir diğer evresi (Somay’a göre komünizme bir adım daha yakın olan) oldukça diyalektik bir sihirdir, her şeye çözüm bulur. Yine belirteyim, tüm bu argümanlar, sırf ardında Batı’ya dayandığı için bir sorun teşkil etmiyor; sorun, Somay’ın kapitalizm ile özdeşleştirdiği Batı’yı yine bir canavar olarak sunarken, Batı dışıymışçasına sunduğu “başka” seçeneklerin aslında ne kadar Batılı olduğunu (bilinçli veya bilinçsiz olarak) saklaması. Somay belli ki, Marksist-hümanist iyi niyetleriyle kendini aklayarak, iftar sofrasında yediden yetmişe birleşmenin aslında ne kadar da Batılı bir fikir olduğunu insanlardan saklamanın, “Aufhebung” uğrunda atılmış pembe bir yalanın zararı olmayacağına inanıyor; ya da, Somay, Marksist/komünist/radikal ideolojinin sahiden de Batı dışı olduğunu, “başka bir otantisite” olduğuna da filan inanıyordur – hangisi daha vahim bilemiyorum.

Fazla uzatmak istemiyorum. En nihayetinde Somay’ın kitabı, monastik gelenekten gelen, “affirmation”a alerjisi olan, kötülüğün üzerinde tekel kurmaktan zevk alan bir diğer mazoşist Avrupa(lılaşmış) solcusunun, “Öteki”ni düşünüyormuş gibi yaparak, tamamen kendi (Batı) hakkında konuşmasının en uç örneklerinden biri olmuş. Somay’ın kitabı boyunca, Orient’ten Oksident’e gidip geliyoruz, ama okuyucu soruyor “yahu bize bu naratifi veren, ve bu naratifi sağlamış olmanın bedeli olarak bizden ‘başka’ bir modernite bekleyen kim?” Başka bir deyişle Bülent Somay kim? Varsayım şu olmalı: “Anti-kapitalist olduğumdan ve Batı da zaten ‘undifferentiated shit factory’ olduğundan, benim Batılı olmam mümkün değil. BEN BÜLENT SOMAY, ‘farklı bir moderniteyi’ temsil ediyorum. Her ne kadar tüm Batılı teorilerimin ‘mitolojik’ düzeyde tüm dünyaya hakim olduğuna, bir Aufhebung ile her çelişkiyi aşabileceğimize inansam da, BEN BÜLENT SOMAY, aslında Batılı filan değilim, ben geleceğe aitim: sizlere post-capitalist dünyadan sesleniyorum. O dünya ki orada ne Batı var, ne de Doğu.” (Orada ne olduğunu artık siz tahmin edin)

Postkolonyal bir dünyada nasıl bu kadar çelişkili bir metodoloji benimsenip, bir de üstüne Öteki içinmişçesine Öteki’ini insan yerine dahi koymayan, bu sinsi solcu politikalarla nasıl devam edilir sahiden bilemiyorum. Yine de Somay’ı takdir ediyorum, zira en azından kendisi, öteki Avrupa solcuları gibi Paris’teki, Londra’daki, Amsterdam’daki ultra lüks malikanelerinden bizlerin hayatı hakkında ahkam kesmek yerinde, bizimle aynı cehennemden Türkiye’nin kalbinden yazmaya devam ediyor. Tabii yine de bilinmez, bakarsın Somay da üç beş seneye Avrupa’ya kaçmış, bir yandan Batı’nın özgürlüğünün keyfini çıkarırken, öte yandan bizlere “üçüncü yol” güzellemeleri yapıyor... Kim bilir? Batı kendinden nefret edenleri, onu sevenlerden daha fazla sever(di?)

İnsan sahiden hayret ediyor, bir şeyin ismini koymak, yahu tüm bunlar “Batı” demek neden bu kadar zor? Bir diğer deyişle, “olumlumak”(affirmation) , neden bu insanları bu kadar korkutuyor? Tanrı öldü ama, belli ki solcuların içinde hala yaşıyor.

Hangi kötüye aitsin?


Eski yetmez ama evet zihniyetim ile minnik bir hesaplaşmaya daha gireyim. Birkaç saat önce "yabancı bir kadın misafirin ile Türkiye'de tatile gideceksen, denize gireceksen, CHP'nin çoğunlukta olduğu yerleri tercih edersin," şeklinde bir ileti girdim. Sonrasında hemen, şöyle bir yorum geldi: "...sahildeki bir çay bahçesinde( CHP kurucularından olduğu söyleniyor) sevgilinle yan yana oturup öpüştüğünde ya da elini tuttuğunda garson gelip lütfen ayrı oturun millet rahatsız oluyor diye uyarıyor." Ben bu yorumu, bunu dillendiren arkadaşın tekelinden alıp, geçmişte içinde bulunduğum yetmez ama evet zihniyetini simgelemesi bakımından tekrarlamak istiyorum. Zira, yetmez ama evet derken, biz de çokça "CHP'nin de anti-özgürlükçü zihniyetten pek farkı olmadığı" babında milyonlarca yorum yapmış, binlerce analoji kurmuş idik. Bu bağlamda, AKP ve CHP zihniyetini aynıdır, deyik kestirip atmıştık. Evet. Bunu yaptık. Bir hayli de keyif aldık. Dünya etrafımızda dönüyordu. Kendimizi süper haklı, süper özgürlükçü, şahane insanlar sanıyorduk. Allah'ım ne kadar da vicdanlı, ne kadar da doğru idik. Ama gel gör ki, bir ikiyüzlülük vardı ki, onu o zamanlarda da aşamamıştık; ve bu aşamama hali Türkiye'nin sonu oldu (biraz abartıyor olabilirim).

Bu aşamama hali şuydu: Ekseriyetle, CHP'li, modern, okumuş, görece kültürlü ailelerden, çevrelerden gelmemize rağmen, sanki geldiğimiz yerin hiçbir önemi yokmuşçasına, sanki Cenevre'den Türkiye cehennemine düşmüşcesine, sapıkça bir keyifle, son tahlilde haksız olduğumuzun da çok iyi farkında olarak, Türkiye'de yaşanmış her bir bokun faturasını CHP'ye çıkarıyorduk. Said'ci bir ilgisizlik ile, İslamcının süper, saf, mazlum, günahsız bir kendini pazarlamasına yardımcı olduk. Tabi hayatı boyunca İslamcı nedir bilmemiş insanlar olduğumuzdan, şımarmakta mani görmedik. İlgi üzerimizdeydi, onu tutmak için çabaladık. (Tabii bizim "saf ve ikiyüzlü" iyi niyetimizin altında birtakım militant amaçlar da vardı: birtakım "okumuş" devrimciler, dünyanın herhalde en gerizekalı politikasını güderek siyasal İslam'dan antikapitalist bir hareket yaratma peşindeydiler.. ama geçelim bu milletin hayatıyla sinsice oynamak nedir çok iyi bilen, İslamcıyla muhatap ola ola ruhları onlar kadar kararmış olan gereksiz tipleri).

Yetmez ama evet döneminin en büyük paradoksu neydi derseniz, işte bu CHP'ye ait olup CHP'ye dışarıdan muhalefet eden bizlerin teorik olarak imkansız olan "dışarıdılık" durumu idi. O sıralar bize anlatan olmadı; zaten anlatamazlardı da, zira o günün gündeminde yoktu böyle bir sorunsal. Hegelci olacak ama bazı şeylerin farkına varmak için yetmez ama evet gerekliydi belki de. Burası Avrupa olsa, bu gerekli yanlış (yetmez ama evet) bize ileriye taşır derdim ama maalesef ki burada İslam var. İşte biz bunu göremedik. Bakın burası çok önemli: bizim göremediğimiz gerekli yanlışların toplumu ileriye taşıdığı değildi - bunun son derece farkındaydık, ben şahsen yetmez ama evet derken, çoğunlukla CHP'liler ile muhatap idim; yani, diyorum ki, eğer biz misal Avusturya'da yaşıyor olsaydık, yetmez ama evet o toplumu ileriye taşırdı; ne var ki bizim göremediğimiz bu ülkede İslam diye çok güçlü, köklü bir gerçeğin olduğu idi; ve o gerçeğin bizlere CHP'nin "dışında" aslında var olmayan, karanlık tarafından kolonize edilmiş bir alan açtığı idi. BAKIN BURASI ÇOK ÖNEMLİ. Tekrarlıyorum. Yetmez ama evet, zihniyeti bakımından, eğer İsveç'te yaşansaydı, İsveç'i ileriye taşırdı, İsveç'i daha güzel bir ülke yapardı; zira o zaman, lafın gelişi, yetmez ama evet, CHP zihniyeti içinde yaşanan bir hesaplaşma olacaktı. Ama Türkiye olunca, İslamcının çanağına su taşıdı. Bizim suçumuz, keyif sarhoşluğu ile bunu göremeyecek kadar sorumsuz ve ahmak olmamız idi. Ama bu bizim suçumuz kadar, Kürt düşmanlığı ile kafayı bozmuş, bunu bu şekilde anlatamayacak kadar geri kalmış, asıl "özü" olan Batı'dan kopmuş olan Kemalistler de paylaştı. Yine de, son tahlilde, yanlışın farkına varabilmemiz gerekiyordu belki de.. Devir postmodern devir, bilemiyorum.

Yaşandı bitti saygısızca, aldatmanın tadına varınca diyelim. Kanımca sadece Türkiye değil, tüm dünya bu tecrübeden büyük dersler çıkartmalı. Yani diyorum ki, yetmez ama evet, dünyada İslam ile olmayacağının, İslam'ın farklılıklarla yaşamayı tamamiyle reddettiğinin son kanıtı oldu. Buna göre bir çözüm üretsinler artık.

Evet, bu ülke CHP ve AKP olarak bölünmüş durumda - ki CHP'ye ben tüm modern/Batılı/solcu/sosyalist/gomunist/liberteryen(bi de bunlar çıktı), HDP'ye oy vermiş büyükşehir insanlarını da katıyorum. Hatta size şunu deyim, tüm dünya AKP ve CHP olarak bölünmüş durumda, Türkiye'de AKP kazanıyor olabilir ama dünyada kazananın kim olduğu ortada.

Şimdi tüm bunlar yaşandıktan sonra hala bir takım tiplerin çıkıp da "ama AKP ve CHP aynııııığ zihniyyeeet" demesine, kusura bakmayın ama katlanamıyorum. Ne demek aynı zihniyet yahu? IŞİD'ci ile sen ben aynı mıyız? Neyin reklamını yapıyorsun? Sen CHP'nin içinden çıkmış bir insan olarak bunu diyorsan (ki biz böyle insanlardık), zaten en baştan, bunu diyebilecek kadar, aynı olmadığını kabul ediyorsun zaten. Daha neyin şımarıklığı bu. Adam saray kurdu, sen doymadın bu küçük burjuva ergenliklerine..

Bakın, canlar. CHP ve AKP aynı değildir. Evet, CHP'nin bir sürü yanlışı olmuştur, yanlışı olmayan bu dünyada hiçbir toplum, ideoloji yoktur. Akıl bu dünyada kanlı canlı yaşanan bir mücadeledir, maceradır, yolculuktur. Bu yolculuk elbette hatalarla, kanla, vahşetle doludur; ama onun kadar da güzellikle, sanatla, fedakarlıklarla doludur. Akıl, öteki alemlerde yaşayan yalnızca olumlu şeyleri içine alan bir ütopya değildir. Mühim olan, o yanlışların aşılması mümkün müdür bunu soracaksın. Ve evet, aklın içinde kaldıkça mümkündür, çetrefillidir ama mümkündür. Avrupa bugüne iki günde gelmedi. CHP, yıllar önce Atatürk'ün ektiği o "nifak tohumlarının", yani "aklın" sonucudur. Yani diyorum ki, sen ben ne kadar beğenmiyormuşuz gibi yapsan da, aklın bir ürünüyüz. Bu nedenle evet, CHP AKP'den fersahlarca farklıdır. Allah'ın seven gitsin aynı eyleme aralıksız devam etsin ama gelip de bana lütfen "bu ne indirgemeci, akıl sadece Batı'nın mı, Atatürk bu ülkeye akıl mı getirididididdi, asıl aklı yok eden o olduuuğğğğ" şeklinde Nişanyan-İslamcı işbirlikli argümanlar söylemesin. Çok akıllıysanız gidip İslamcılarla muhatap olun, bakalım ne kadar iyi anlaşabiliyorsunuz.

O kadar yaşanandan sonra, şahsen benim tip liberal şımarıklıklara katlanacak takatim kalmadı. Atatürk'e "dışarıdan" laf edene sigigit İran'da yaşa pezemenk diyecek raddeye getirmeyi beni. Hemen parantezi de açayım: Evet, Atatürk bir diktatördü. Ama ama oldu mu şimdi?

Sıkıntı bu ütopyacı zihniyette. Açıkça anlaşmak gerekiyor: kimin kötülüğünü sahipleniyorsun: Atatürk'ün mü, yoksa İslamcı'nın. Ben tüm akıttığı kan ile Atatürk'ün kötülüğünü sahipleniyorum. Neden? Sapık mıyım ben? Kötülükten keyif mi alıyorum? Neden bunun yerine, kötülükten arındırılmış bir ütopyayı sahiplenmiyorum? (1) Öyle bir ütopya yok, azıcık varoluşçuluk, psikanaliz, post-kolonyal literatür okursan bilirsin. Bunlara ayıracak vaktin yoksa, otur kendini anlamaya çalış, ne denli dinamik bir varlık olduğunun farkına varırsın belki; (2) Atatürk'ün (kısaca Batı'nın) kötülüğünün aşılma ihtimali var. Yani o kötülüklerin bir daha tekrarlanmaması için umut var, çaba var. Orada geçmişten öğrenebilmenin ve o hataları tekrarlamadan devam edebilmenin imkanı var. Örnekleri yanıbaşımızda olmasına rağmen, yine de illaki olacak demiyorum, ama İMKANI VAR. Sen imkan ne demek bilir misin? Diğer tarafta ise, bir bok yok. Sırf kötülük etmek için kötülük etmek var. Amaçsız, sınırsız, hiçbir yere varmayan bir kötülük, acı, keder, tahakküm ve tüm bunlardan keyif almasına rağmen tüm gün bunlardan şikayet eden garip yaşam formları var. Evet var. Sen ne kadar hümanist, ne kadar liberal olsan da, üzgünüm ama var.

Evet. CHP ve AKP farklıdır. Çıkıp da "yoooh aynı" demek, dün olduğu gibi bugün de AKP'nin karanlığına arka çıkmaktan başka bir işe yaramıyor, maalesef. Ve eğer hayatının geri kalanını o karanlıkta geçirmeye karar vermediysen, kusura bakma, bırak bu şımarıklığı artık. Git bir oda bul kendine, bir odan olsun; ama kimi zaman da çıkıp gidebileceğin bir oda.

"E ne diyelim, CHP süper mi diyelim," "alnına laik yaz" diye alay edeceksin tabii. Hoşuna gidiyor başkalarını aynı kaba iterek "farklı gözükmek" tabii. Gerizekalı. Neyse.

Doğru ve yanlış üzerine


Siz bakmayın bu çakma postmodern özgürlük distributörlerine, yeryüzünde yaşayan her insanın "doğru" ve "yanlış" algısı vardır, bu dünyaya doğmuş her insan neyin "doğru" neyin "yanlış" olduğunu bilir. Bunu normatif olarak söylemiyorum. Bilakis, Nietzsche'nin ahlakın soykütüğünü okuyup, "doğru" ve "yanlış"ın Tanrı'dan gelmediğini anlamanın ve kabul etmenin doğruluğundan bahsediyorum. Dünyada yaşayan herkesin, mantıklı bir argümana ikna olabilecek kadar hakikat algısı vardır diyorum, belki de. Bu ne demek, bu şu demek. Ne kadar çok insan Avrupa'ya gelir buradaki hayata bizzat tanık olursa, o kadar çok insan, doğru ve yanlışın ne olduğunu hatırlayacaktır. Türkiye hiçbir zaman bir AB ülkesi olarak AB'ye girmeyecek, bunu dünyada bilmeyen yok. Zaten AB tarafından umut edilen şu: eğer Türkiye AB'ye girerse, insanlar Avrupa'ya gelir bu hayatı görürse, doğru ve yanlışı anlar, zincirlerinden kurtulurlar. Olayın özü bu. Ne var ki bu varsayım, daha derin bir varsayım üzerine kurulu: o da insanların doğru ve yanlış algısının olduğu, insanların Avrupa'daki hayat ile Konya'daki hayatı karşılaştırdığında hangisinin "doğru" olduğunun farkına varabileceğine olan inanç. Çağın sorunu İslamcılarla Avrupalı sol-liberaller el ele vermiş bu inançla oynuyorlar. Bu inancı yok etmeye çalışıyorlar. Peki sonuç ne? Sonuç IŞİD. Çünkü o inancı yok edemezsin; bunu ne kadar zorlarsan bu coğrafya o kadar derin boka batar. Neden, çünkü insan varoluşsal olarak yaşadığı dünyaya cevap veren bir varlıktır. Bu cevap da doğru ve yanlışı muhafaza ve müdafaa eder. Eğer insanı hakikatin içinde soluyan özünden koparırsan, canavarlar yaratırsın. Bugün İslamcı-Soliberal kardeşliğinin dünyaya armağanıdır bu tarihin tanık olmadığı barbarlıklar. Hasılı, mücadele edilecekse, öncelikle bu "doğru" ve "yanlış"a düşman olan gereksiz solcular ve islamcılara karşı mücadele edilmeli. Eğer bu gereksiz kütle notralize edilebilirse, daha sonrası çorap söküğü gibi gelir. Yani diyorum ki, eskiden bu ülkede anneler yemez içmez çocuklarına iyi bir eğitim vermek için para biriktirirdi, o Türkiye'de neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir inanç vardı; yeni Türkiye'de, artık gençler cani olsun diye yetiştiriliyor ve bundan hiçbir sakınca görülmüyor. Yani bu ülkede şu durum artık aileler için bir sorun teşkil etmiyor: "çocuğum ileride nefret dolu biri olacak." İslamcı Türkiye'de, nefretle dolu, öldürmeye, linç etmeye hazır, itaatten başka erdem bilmeyen köleler yetiştirmek "normal" oldu; ama bu maalesef ki insan olmanın normali değil. Bu normal olmayan normalde ısrar etmenin bedeli Ortadoğu ülkesi olmak ve en nihayetinde birbirimizin kafasını kesmektir. Gidişat o yönde mi bilinmez, zira dediğim gibi, bu ülkenin mayasına Batı girdi bir kere, bakalım neler olur...

Batı'dan idol yaratan yurdum aydınları


Bu ülkenin en okumuşlarının, en Batılılarının, dahi yaptığı çok büyük, affedilemez bir hata var. Misal, Nişanyan da onlardan biri. Kendisini ne kadar çok sevsem de, hapishaneden mektuplaşsak da, hakikata olan inancımız daha büyük. Nişanyan, Cumhuriyet'i eleştirirken hep şu dili kullandı, (alıntılamıyorum) "Cumhuriyeti kuran kadrolar Batılı değildi, Batı'nın ucuz bir takliti idiler yalnızca, Batının gerçek özünü, asıl Batılılık nedir bunu bilmediler." Bu Batı'dan idol yaratan, arzunun işleme mekanizmasına tamamen ters, hayatın kusurlarından arınarak mükemmelleşmek için kendini manastırlara kapatan, Antik Yunan'dan Hıristanlığa (geriye) evrilmiş bir geleneğin sonucu olan zihniyete, Kolnai, yanlış hatırlamıyorsam, utopya mentalitisi demiş ve paradokslarını birbir ortaya dökmüştü. O kadar detaya gerek yok, ne var ki sıkıntıyı açığa vurmak gerek. Bu Batı'yı Batı'ya layık görmeyen, ekseriyetle solcu ve ütopyacı zihniyet, bir idealler dünyası yaratarak, insanı hiçbir zaman erişemeyeceği bir erdemler dizisi ile sınıyor. Yahu ne demek, Cumhuriyet kuran kadrolar yeterince Batılı değildi. Bu nasıl bir gerçeklikten kopmuş, Plato'nun idealler dünyasında dünyaya bakmaktır. Batı, Allah mı? Nedir bu Ortadoğulunun kraldan çok kralcılık oynama hevesi. Batı dışı dünya ne çektiyse bu tip Batı'dan bir erdem efsanesi yaratmak için çabalayan çileci aydınlardan çekti. Onlar, Batı'ya Batı'yı beğendiremiyor diye, biz gerizekalı gibi burada kendi kanla yazılmış tarihimizden aziz portreleri çıkardık. Azıcık, post-colonyalist, post-Marksist, Lacan literatürü okursanız görürsünüz ki, öyle bir Batı yok. Batı, dediğin sevabıyla, günahıyla bir totalize etme makinasıdır. Bir aziz değildir. Batı, dünyaya en büyük canavarları verdiği gibi, diğer tüm toplumlardan farklı olarak, bu canavarlarla baş etme yöntemini de vermiştir. Batı dediğin, harekettir; boşuna en büyük Batı filozofları ısrarla Heraclitus'a dönmez. Batı'nın alametifarikası nedir derseniz, birçok felsefeci ve yazarın dediği gibi, kendini eleştirmesidir. Batı'da eleştiriden muaf olan hiçbir şey yoktur. Bruckner güzelce özetlemiş: Batı'da "hiçbir insan kendine karşı düşünme görevinden kaçamaz." Bu da demek değildir ki, her Batılı durmadan kendini eleştirir. Hayır, Batı o eleştireye yer verebilmektir. Hitler de Batılıdır, Walter Benjamin de. Bu ikisi de Batı'nın, eğer bir öz arıyorsanız, özüdür. Hitler kendini eleştirmedi diye Batılı değildir demek, gerçeği olduğu gibi yansıtmamak, çilecilik oynamaktır. Aynı şekilde, Cumhuriyeti kuran kadrolar da yeterince Batılı değildi diyerek, insanın kendi Platonist varsayımlarından başka hiçbir temeli olmayan iddialar üretmek de pusuda bekleyen İslamcıların çanağına argüman taşımaktan başka hiçbir işe yaramaz. Batı, yarattığı ve katlettiği canavarları ile bir bütündür. Öyle beğendiğin tarafı seçip, beğenmediğine burun bükmek, bir de üstüne onu onun kimliğine layık görmemek... bunlar işte hep, dünyanın ona en çok ihtiyaç duyduğu bir zaman da, Avrupa'dan şeytan yaratmaktır.

Eski bir yetmez ama evetçi olarak, tüm bu olanlarda çok büyük bir payım olduğunu düşünüyorum. Kısa bir savunma yapayım. Yıllar önce çok değer verdiğim bir insan, hatırladığım kadarıyla aynen şöyle demişti: "Hadi siz tamam yenisiniz ama size akıl veren o adamlar bilmiyor mu bu ülkenin gerçeklerini, bilmiyor mu İslamcı ile yan yana durulmayacağını..." Onlar biliyor muydu, bilmiyor muydu bilmem, ama bizim neslin bilmediği kesindi. Olay ben ve benim kafadakiler için özetle şu idi: Yanlış coğrafyada doğarsan, yanlış muhalefet edersin. Bizim gibi Kantçı ahlakla yetişmiş, doğru-yanlış için Allah'a ihtiyaç duymayan insanlarda, gerizekalı teletabik bir hümanizm vardı. Yani bizim için Kantçı ahlakımız o kadar sağlamdı ki, sandık ki, dinciler de eğer şartları olursa bu ahlaka evet der. Yani başka bir deyişle, hayatı boyunca hiç din baskısı görmeden, büyük şehirlerde, kısmen Batı'da yaşar gibi yaşamış olan bizler, yaşadığımız ülkenin gerçeğinden çok uzaktaydık. Bilmiyorduk. Türkiye nedir, Ortadoğu nedir, İslam nedir, bilmedik. Anlatmadılar, anlatamadılar. Sandık ki, Türkiye'nin geri kalanı da "özünde iyi insanlardan" oluşuyor - yani kendimizin iyi bir insan olmasından yola çıkarak ötekine de öz biçtik. Bildiğin Rönesans Hıristiyan Hümanizmi ile müslüman alemine bakıyorduk. Alayına yabancı idik. Eğer Kemalizm biter de bu arkadaşlara fırsat verirsek, üzerinlerine düşen bu karanlıktan silkelenip bizler gibi Kantçı ahlaka sahip olur, sanıyorduk. Oldu mu, olmadı. Bunu gördük. Dahası, İslam'ın en büyük isyanının aynen açıklayageldiğim bu aslında Hıristiyanlığın özü olan Hümanist ahlaka olduğunu gördük. Kimileri bunun farkında idi ama globalizmle, internetle büyümüş bizler, değildik. Biz dünyaya Ortadoğu karanlığından değil, aydınlanma sonrası yetişmiş post-modern bir akıla ile bakıyorduk. Böyle bir akılla Ortadoğu'ya bakıp da yanılmamak elde değildir. Bu elbette demek değil ki Kemalizm süttün çıkmış ak kaşık idi. Bizim göremediğimiz, Kemalizm ile İslamcı'nın kuyruğuna takılıp muhalefet edilemeyeceği idi. Kemalizm Batı'nın bir dönemini temsil eden katı modern bir zihniyeti idi; ama Batılı olduğu için aşılması mümkün idi. Ama biz ne yaptık, Kemalizm'e içeriden muhalefet etmek yerine, gittik İslamcıyla bir olup, dışardan Kemalizm'i aşmak değil, bitirmek için uğraştık. Bu ülkede Kemalizm biterse, Batı'da biter. Biz de biteriz, bunu göremedik. Gerizekalı gibi o sapık Avrupa solcularının peşine takılıp Batı'dan bir idol yaratarak, sanki Batı'da hiçbir kötülük olmamalıymış gibi, böyle saçma bir arzu mekanizması mümkünmüş gibi, kendimize yeni bir Batılı zihniyet yaratıp, Kemalizm'i o zihniyete layık görmedik. Bunu yaparken de İslamcı'nın kendi kanla yazılmış tarihinden bir aziz portresi çıkarmasına yardım ettik. Nerden baksan, bu çakma-post modern, yavşak ve özgürlükçü, Batı'dan dünyaya bakıp sevgi mesajları veren gereksiz liberal/solcu akademisyenlerin gazıyla ülkeyi mundar ettik. Yetmez ama evet, baştan sona bir yanlış idi. Sanıyorum, bu coğrafyada yaşayıp da "niyet okumayın" diyebilecek kadar saftirik kalabilmiş olma idi sorun. Marksistler hala, "olması gerekiyordu," "ilerlememiz için lazımdı," "tarihsel bir zorunluluktu" şeklinde post-kolonyal bir dünyaya Hegel ile baksınlar, Marksizmden (Marx'dan değil) kopalı çok oldu. O her şeyi içine alabilen, kimsenin iplemediği diyalektikleri ile buna da açıklık getirsinler. Ama gerçek şu ki, şu dünyada "gerekli" olduğu için olan hiçbir şey yok (Ama bu demek değil ki yanlış da yok). 

Peki sonuç ne? Bugün kendimi Kemalist olarak tanımlamaktan gocunmam, ama bir farkla. Benim Kemalizmim dünyaya Türk vs. Kürt olarak değil de, Batılı vs. Batı-düşmanı dikotomosi ile bakan aşılmış bir Kemalizmdir. Bu bağlamda, bir Kemalist olarak bugün Türkiye için Demirtaş ile yapılacak birlikten daha mantıklı bir şey göremiyorum. Zira, Demirtaş nereden bakarsan bak Kürtlerin Kemalizmidir. Ve tarihsel koşullar nedeniyle her ne kadar Batılı olmasalar da Kürtler hala bu Kemalizme evet diyebilmektir. Bu bağlamda, Türk-Kürt değil, modern ve modern, Kantçı ve Kantçı, kardeşliği Kemalizmin sorunu değil emeli olmalıdır. 

En nihayetinde, siyaset babında bir yetmez ama evetçi olarak, çıkardığın ders nedir derseniz. Cevabım şu olacaktır: Burası İsveç değil, bu coğrafyayı her zaman diktatörler yönetecek, siyaseten doğru soru şu, hangi zihniyetten diktatörü tercih edersin? İslamcı mı, Kemalist mi? Hangisi geleceğe kadar daha umut verici, hangisi değişime, yeniliğe açık? Hangisi çağa uygun? Sorun bu. Bu coğrafyada yetişen herkes öncelikle bunu seçmeli, muhalefet sonraki adım.

Paradigma değişimi 3: Hayat aşkı


Bir şey anlatayım. Geçen ya da bir önceki haftaydı sanırım, sıcak, zaman algımı genleştirdiği için emin olamıyorum. Yakın bir arkadaşla, sabaha doğru, "olaylı" bir barbekü partisinden çıkmış Leuven'in sarı sarı parlayan sokaklarını arşınlayarak eve doğru ilerliyorduk. Sokaklar hemen hemen boştu. Havada aloe vera aromalı bir rüzgar vardı, bir de ufak ufak sinekler. Gökyüzü, henüz aydınlanıyordu; ama kafanı dik açıyla yukarı kaldırıp, kendisine dikkatle bakarsan, sanki bu sefer aydınlanmayabilirmiş gibi kapris seziyordun. Bizi karanlıkta bırakmak için değil de, bir imkan olarak gökyüzü de şımarlıklık etmek istiyor gibiydi. Öyle yürüyorduk. Olaylı bir akşamdı. Arkadaş, tam karşımızdaki sokaktan hızla geçen bir bisikletin üzerinde parlayan genç bir kıza bakarak, "ich liebe das leben," dedi. Öyle sevmiş ki adam hayatı, çevirmeye tenezzül etmeden, doğrudan anadilinde söyledi.

Felsefeye başladığımdan beri öğrendiğim en temel şey, paradigmamı yerle bir eden o doğal afet nedir derseniz, bir cümlede şöyle özetleyebilirim: Hayatı sevmek, hayatı sevmemekten çok ama çok daha zor. Hayatın insanı şaşkına çeviren, boğan, hırpalayan zenginliğiyle yaşayabilmek, hayattan soyutlanarak, hayattan nefret ederek yaşamaktan fersahlarca zor. Hayat, akıl almaz, insanı delirtecek derece zengin, harikulade bir "şey." Hayat, öyle şatafatlı, öyle debdebeli ki, insanı karşısında çaresiz, güçsüz ve yalnız bırakıyor. İnsanı, korkutuyor. Elin ayağına dolaşıyor. Nevrin dönüyor. Baş edemiyorsun. Baş edemediğin için de sığınaklar arıyorsun: din, millet, eş, sevgili... Hayat bunların hepsinin ötesinde.. Hayat sonsuz bir imkanlar denizi; ve insanı yerle bir eden gerçek de, sen bu engin denizde bir "hiç" değilsin. Bilakis, sen "hep"sin: "senin için" değil belki ama sen varsın diye var tüm bu imkanlar.. Zira, Heidegger'in dediği gibi, sen zaten kendin bir imkansın - koskoca bir imkan - imkan üzerine imkan, imkanların önüne savrulmuş bir imkansın, bir gezginsin, göçebesin.. Sen bir hiçsin, hiç olduğun için de her şeysin.. Hayat senin "ile" var, sen yoksan hayat da yok. Sen "orada" hayatın zenginliğini "ortaya" çıkaran, o "orta"sın.. Şu sıralar farkına varıyorum ki, ben yıllarca, hayatın zenginliği ile yaşamadığı için, hayattan nefret etmişim. Hayat benden çok daha güçlü olduğu için, sanki hayat çok adaletsizmiş, çok gaddarmış, çok anlamsızmış gibi, onunla aslında hiç alakası olmayan nedenlerle, kendime sığınaklar yaratmışım... Hayatın baş döndüren zenginliği ile yaşamayacak kadar güçsüz olduğumdan, hayatsız yaşamayı erdem bellemişim, bir de üstüne hayatsız ütopyalar yaratarak, fantazi alemimde kendimi hayattan üstün sanmışım, hayattan böyle intikam almışım (ki bu Türkiye solcusunun hatta genel olarak Ortadogu insaninin tanımıdır).


Hayat akıllara durgunluk verecek derece güzel bir "şey." Ne var ki, Köle ahlakının dibinden gelen bir milletin mensubu olduğumdan, hayatım boyunca etrafımda hep, hayat karşısında tutunamayacak kadar güçsüz olan ve bu güçsüzlüğünün intikamını da yine hayattan almak için kendine kendilerinin de inanmadığı "saf ahlaklar" yaratan, hayat-düşmanı insanlar oldu. Gücünü ezilmiş (daha doğrusu kendini ezmiş) egoların bitmek tükenmek bilmez (çünkü ezilmek keyif verir insana - o da bir imkandır en nihayetinde) karanlığından alan bir girdap içinde yıllarca birbirimizi tükettik - tükettik ama asimptot yaptık hiç sıfıra ulaşamadık.

Şimdi dönüp bakıyorum da, sorun aslında hiçbir zaman sorun edilmedi. Bizimki hayatın karşısında verilen, kaybetmeye mahkum bir savaştı. Bizimki iktidar o, bu değildi; bizim ki, var olmanın dayanılmaz zenginliğinden, o en kutsal kutsalsızlıktan kurtulabilmenin, evsizliğimize ev bulabilmenin bir arayışı idi....

Hayat, yarın her şeyi bırakıp Yeni Zelanda'ya gidebilmenin imkanı kadar zengin. Ama sen yarın her şeyi bırakıp Yeni Zelanda'ya gidebilecek kadar "zengin" misin? İstersen milyarder ol, imkanlarla yaşamak, öncelikle "yürek" ister. Hayatı, olduğu gibi, sevebilecek kadar gönlün geniş mi? Hadi geniş diyelim, peki tüm bu zenginliği, çeşitliliği kaldırabilecek kadar "aklın" geniş mi?

Bencil olmayan tek sevgi biçimidir, hayat aşkı. Bunun farkına vardığımız gün, yeniden başlayacağız.