Türkiye'de temiz kalabilmenin imkansızlığı üzerine


Türkiye'de hiç "normal" insan yok mu? Var; ama çok nadirler. Nesilleri de tükenmek üzere. Peki kim bunlar?

Aileleri çok zengin olduğu için "sokak" ile hiç tanışmamış, Türkiye/İslam/Ortadoğu kültürüne misafir ama bu yabancılık "içeriden" olduğu için Oryantalist değil, aksine bu kültüre hoşgörülü, anlayışlı olabilen; zira hiçbir zaman bu coğrafyaya "mahkum olma" stressini hissetmeyen, yani evi hiçbir zaman senin, benim anladığımız anlamda "Türkiye" olmamış, her zaman çekip gidebilmenin, zaten halihazırda tüm eğitimini aldığı Avrupa'ya, Amerika'ya, Kanada'ya vs. yerleşebilmenin imkanına, rahatlığına ve huzuruna sahip, Batı kültürünün ürünü insanlar onlar. Yani bu ülkenin tek normal insanları, mümkün olabildiğince bu ülkeden uzak kalabilmiş, Ortadoğu kültürü tarafından kirlenmemiş insanlardır. Sayıları çok azdır; senle, benle muhatap olmazlar. Muhtemelen hayatınız boyunca hiç tanışmamış ve hiç de tanışmayacaksınızdır. Onlar bu delilikten uzakta, farklı bir hayat sürerler. Hadi gün oldu da bir yerde, bir şekilde rastlaştınız diyelim, anında onda "farklı" bir şey olduğunun farkına varırsınız. Kelimelere dökülemeyecek, ve dökülemediği içinde diyalog esnasında hep kesintilere uğratacak bir boşluğun farkına varırsınız aranızdaki. Aynı dili konuşmakta ama aynı dünyadan bahsetmemektesinizdir. Kelimeler aynı anlamlar ile yüklü değildir zihinlerinizde. Bu tip adamlar Batılı olmalarına rağmen, Batı'da son derece azdırlar; mesela o devasa Amerika'da hemen hemen hiç yokturlar. Kıta Avrupasında ise Kürk Mantolu Madonna'dan bu yana yaşanan Amerikanlaşma ile birlikte her geçen gün azalmaktadırlar.
Bu insanlar dışında, Türkiye'de "sokak" ile öyle ya da böyle muhatap olmuş, "sokağa" inmiş, "sokağı" solumuş her insan, eksiktir, olmamıştır, yanlıştır. Bu coğrafyada "sokağı bilen" her erkek öyle ya da böyle sapıktır.

Zira bu ülkenin kültüründe yetişmek insanı tüketir. İnsan beyaz bir sayfa olarak doğuyor ise, Ortadoğu kültürü bu beyazı olabildiğince karartmak, tek bir ak kalmayana kadar uğraşmaktır. Ha, başarılı olmamış mıdır, olmuştur: Bkz. IŞİD. Maalesef ki "sokak" ile muhatap olmuş her Ortadoğulu "potansiyel bir IŞİD militanıdır." Eğer mücadele etmeyi bırakırsa, IŞİD'a varması için birkaç gün yeterlidir. Türkiye her ne kadar, harf devrimi ile, bu dönüşümü sağlayacak literatürden büyük bir ölçüde uzaklaşmışsa da, epistemolojik bağını kesmeye çabalamışsa da, ontolojik bağ dimdik ayaktadır; bunun bilen Ortadoğulu da boş durmamış, aynı literatürü Türkçe'de de üretmeyi başarmıştır.

Bu ülkede "sokak", Rakel Dink'in "bir bebekten katil yaratan karanlığı"dır. Yani bu ülkede sokaklar hep, daima ve her zaman karanlıktır. Ortadoğu'da sokaklara güneş doğmaz.

Elbette bu karanlıkta yetişmesine rağmen alev olabilen insanlar da vardır, Hrant Dink gibi; ne var ki, bu insanların zaten en büyük malzemesi bu karanlıktır. Onlar, bu karanlığın ürünü olduğu için bu karanlığı bu kadar iyi bilirler; ve yine ekseriyetle bu karanlığı aydınlatabilecek kadar iyi bildikleri için öldürülürler.

Ortadoğu'daki bu karanlık, artık milletin kültürü haline gelmiş, buradaki insanlara bu şekilde benimsetilmiştir. Mevzu, kültür üzerinden ilerlediği için maalesef ki bu karanlığın çözümü de imkansız hale gelmiştir. Devir bunun devridir. Ve bu devir sona erene kadar maalesef ki her alev ancak kendini kurtarabilir. Gelgelelim, bir kere kirlenmiş olan da, herkesi kurtarmadan, kendini kurtaramayacağını bilir. Yani, Hrant Dink'i var eden, kendini kurtarmış olması değil, tüm bu insanları kurtarabilecek olmanın umudur. Zira, bu karanlıktan tek başına çıkış yoktur.

Toplu çıkışı da kapadılar; işte bu nedenle diyorum, bu ülkedeki tek "temiz" insanlar yukarıda anlattığım bu ülkeye yabancı olanlardır. Geri kalanlar, yani bizler, ölene kadar içimizdeki bu karanlık ile, bu kirlenmişlik ile yaşamak zorunda olan, dünyanın, Türkiye'nin dört bir yanına dağılmış bencil atomlarımız. Dünyanın her şeye eyvallah çeken ikiyüzlü ahlakının nihilist bireyleriniz. Biz ve bir kaç nesil daha bu şekilde de ölüp gideceğiz. Daha pembe otobüs filan da getirecekler onlar. Zamanı gelince onlar da tükenip gidecek ama. Nereden baksan ahmakça bir durum, evet, ama elden ne gelir. Devir onların devri.

Pembe Otobüs ve Muhafazakar Ahlakı


Şimdi bir de "Pembe Otobüs" mevzusu çıktı. Çözüm olarak kadın ve erkeği ayıracaklar. İnsan gerçekten hayret ediyor. Sahiden bu muhafazakarlar nasıl bir mantıkla hayatlarını idame ettiriyorlar şaşırıyorum. Zaman zaman diyorum ki belki de konuşmak, anlatmaya çalışmak bile beyhude. Zira bakıyorsun bunu diyen yalnızca muhafazakar erkekler de değil, bilakis kadınlar bile çıkıp şunu diyebiliyor: "#sendeanlat taginde yazilanların nerdeyse yarısı otobüste geçiyor.'pembe otobüs seçeneğine salt ideolojik gerekçeyle itiraz ne kadar doğru?" Bu muhafazakar arkadaş bunun ne kadar doğru olduğunu sahiden anlayamıyor mu, yoksa alay etmek için mi soruyor; bazen sahiden ayırt edemiyorum. Yıllardır yaşamakta olduğum Avrupa'ya bakıyorum, sık sık kendime şunu soruyorum "Benim ülkemde hiçbir zaman buradaki gibi bir hayat olmayacak. Peki, neden?" Bazen kötü bir şaka gibi geliyor bu insanlar, sırf bize hayatı zindan etmek için bile bile yapıyorlar sanki. Yine de iyi niyetlerine güvenelim ve neden doğru olduğunu anlamayacaklar, anlamak istemeyecekler ama anlatmaya çalışalım.

Bir soru ile başlayayım. Bir kadına tecavüz ediliyor, ardından bu kadın bıçaklanarak öldürülüyor, sonrasında yakılıyor; ve bunlar bu kişinin bir otobüse binmesi sonucu oluyor. Bu sonucu gören muhafazakar: "Bu insanlar nasıl insanlar, bu ülkede erkekler sapık mı, bu ülkede yetişen adamların hayvandan farkı yok mu" diye sormuyor da, çıkıp "pembe otobüs" diye bir çözüm üretiyor. Hayır ben mi dahiyim, yoksa buradaki mantıksal sebep sonuç ilişkisini kuramayacak kadar akılsız insanların "kanaat önderi", mevki sahibi olduğu bir ülkede mi yaşıyoruz?

Bu insanlar sahiden göremiyor mu, pembe otobüsün, "ben sapığım, ben hayvanım, kadına yaklaşınca azıyorum, kendime hakim olamıyorum, canavarım" ben diye haykırmak olduğunu?

Göremiyorsa demek bu insanların kendine ait birtakım ön kabulleri var. Gelin onları inceleyelim. Bir insan neden bir tecavüz sonrası, tecavüz neden, nasıl oldu, nasıl insan bu halde geldi diye sormaz da, aksine gider, sanki tecavüz o şartlar altında zaten olması gerekenmiş, gayet doğal olanmışcasına, tecavüzü önlemek için o şartları ortadan kaldırmaya çalışır, bunu anlamaya çalışalım.

Fazla teoriye girmeyeceğim ama literatürde benim bu İslami tutumla uyuşturabildiğim en yakın iddia şu. Dinleri tarihsel olarak inceleyenler arasında, İslam'ın Helenistik dönemden etkilenmediğini savunanlar var. Bu ne demek? Bir çok şey demek ama bana kalırsa en önemlisi İslam'da içsel dinamiklerin gelişmemiş olması demek. Bir örnek vermek gerekirse, mesela Stoic'ler sorunların çözümünü dışarıda aramazlar, yani, bir Stoic kendini öyle bir noktaya ulaştırmak için yaşar ki, orada ona, dışarıdan gelebilecek hiçbir şey dokunamaz, hiçbir şey artık ona yabancı değildir. Bu demek oluyor ki, Helenistik gelenekte kişi inancı öncelikle kendi içinde arar; eğer biri inancını tehdit ediyorsa, bunun sebebini onun inancını tehdit edende değil, kendi inancının bu tehdit karşısında yeterince güçlü olmamasınının içsel nedenlerinde arar; yani kendini yeterince ikna edememiş olmasında arar. Zizek'in "Bir Müslümanın inancı ne kadar zayıf ki aptal bir Danimarka gazetesinde yayımlanan bir karikatürle kendini tehdit altında hissediyor," söyleminin altında yatan budur. Stoic'leri Schopenhauer heykele benzetir; öyle tanrısallaşmışlardır ki, sen onların tüm kutsallarına da küfür etsen suratına gülümserler. Gelelim buradan günümüzdeki İslam'a. Derhal farkına varacaksınız ki, yaşayan İslam'da durum tam tersi. İslam'da kişi, inancı, samimiyeti asla kendi içinde aramaz; aksine eğer onu tehdit eden bir dış faktör varsa (ki modern dünyada hemen hemen her şey onu tehdit eder) çözümü o faktörleri ortadan kaldırmakta bulur. İslamcı dönüp de kendine sormaz, "benim inancım zayıf mı, yoksa ben kendi inandığıma kendim inanmıyorum diye mi kendimi tehdit altında hissediyorum," demez. Yani tezat şu: Helenist gelenekte tehdit edilebilir olmak, tehdite açık olmak, kendi içsel kanaatinin güçsüzlüğünü gösterir ve kişi bu nedenle kendini olabildiğince güçlü kılmak, yani tehdit edilemez kılmak için uğraşır. Bunu yaparken kendine sorar, "ben" neden güçsüzüm, diye; kişinin bu diyalektikte dışarıyla ilişkisi ikincil önemdedir. İslamcı da aynı sorundan mustariptir ama o çözümü dışarıda, yani onu tehdit edenleri yok etmekte, öldürmekte arar. Kendi içsel kanaati ile bir sorunu yoktur. Sorun, cılız olan kendi inancı değil, onu inancını sarsan, onu tehdit eden, dışsal etkendedir. İslamcı sanar ki, dünyadan onu tehdit eden tüm unsurları yok edebilirse mutluluğa kavuşacaktır.
Yani bir Helenist çözümü kendi içini keşfetmekte arar iken, İslamcı dışarıyı fethetmekte arar. İslam'da "yaşam sanatı" günümüzde bu hali almıştır maalesef. IŞİD bu konuda verilebilecek en iyi örnektir.

Şimdi gelelim bu kısa analizden pembe otobüse. Bağ kurmak gördüğünüz gibi hiç zor değil. Özgecan Aslan vahşetinden sonra, İslamcı kendine sormaz, sorunu kendinden aramaz. Kadın teniyle, saçıyla, kokusuyla onu tehdit etmektedir; e kadınların hepsini yok edemeyeceğine göre, günün koşulları altında en iyi çözüm nedir, "pembe otobüs" - yani kadınları ayırmak, tehditi olabildiğince ortadan kaldırmaktır. Bu diyalektik içinde, çok açık bir şekilde ortadaki, İslamcı kendini bir kadınla yaşayabilmek için eğitme zahmetine girmez. Kadın tehdittir, at başka otobüse. Alkol tehdittir, yasakla. vs. vs.

Gelgelelim mevzu bu kadarla da sınırlı değil, bu anti-Helenist tavrın altında elbette başka birtakım ön kabuller var. Yani geldik işin özüne.

O halde, bu kısa analizden sonra tekrar soralım. Pembe otobüs ne demektir?

Pembe otobüsün, farkına vardığınız gibi, kadınlarla uzaktan yakından ilgisi yok aslında; pembe otobüs tamamen arzularıyla yaşamayan erkeğin sefaletidir.

Pembe otobüs, İslamcının, beni akli ve ahlakı olan bir birey olarak değil, ormanda görebileceğin bir hayvan olarak kabul et, itirafıdır.

Yani başka bir deyişle, ön kabul şu, İslamcı, Allah'ın kendisini kadın görünce tecavüzü arzulayacak şekilde yarattığına en baştan inandığı için, Allah tarafından içine yerleştirilmiş bu karanlıkla ile mücadele etme gereği dahi duymuyor. Onun yerine, madem Allah böyle istemiş o halde kadını olabildiğince kapatalım ki, Allah'ın beni test etmek içime koyduğu bu karanlık galebe çalmasın. Şimdi burada iki adet çok derin yanlış var.

1 - İslamcı içindeki karanlık (ki biz buna varoluşun karanlığı diyoruz) ile Allah'ı bir tutuyor. Yani İslamcı, içindeki bu tecavüz/güç istencinin kendisine Allah tarafından verildiğine inanıyor. Allah, sonsuz iyilik ise, nasıl böyle bir kötülüğü içime koyar diye sormuyor. Hadi bunu sormadı, sormuyor da zaten. Gelelim ikinci yanlışa.

2 - İslamcının bu karanlıkla baş etme yolu nedir? Karanlığı benimsemek, bu karanlığa sahip çıkmak. Yani İslamcı, bu karanlığı (onun Allah tarafından geldiğine inandığı için - başka açıklama bulamıyorum) yok etmek için uğraşmıyor da, aksine bu karanlığı tehdit edenleri yok etmek için uğraşıyor. Yani İslamcı, ben neden bir kadınla aynı otobüse binemiyorum ben kötü müyüm, ben hayvan mıyım, diye sormuyor da, aksine kötü olduğunu baştan kabul ederek, ona göre çözüm arıyor: yani, pembe otobüs.

Durum bu. Madde madde anlattık, anlarlar mı, sanmıyorum; ama bir umut işte.

Kısacası, pembe otobüs, bu coğrafyanın inançsızlığının, kötülüğünün, karanlığının en büyük tezahürüdür; kendi inandığına kendi inanmayan, karanlığı Allah sanan, o karanlık galebe çalsın diye de dini kullananların sefaletidir.

"Pembe otobüs seçeneğine salt ideolojik gerekçeyle itiraz ne kadar doğru" diye sordu ya arkadaş, işte tam da bu anlattığım SALT İDEOLOJİK gerekçelerle sonuna kadar doğrudur, pembe otobüsü reddetmek. Zira pembe otobüs, kadın ile erkeği ayırmanın çok daha ötesinde bir işleve sahiptir; pembe otobüs insanın içindeki o karanlığa yol vermektir, o karanlığı kutsamak, onu Allah bellemek, ona tapmaktır. Pembe otobüs, bir ulusun onurunun yitirilişi, bir milletin erkeklerin kendi arzularıyla baş edemeyen birer sapık olduğunun itirafıdır. Pembe otobüs, özgür iradenin reddi; ahlakın çöküşüdür. Pembe otobüs, bir milleti balta girmemiş bir ormanda yaşayan hayvanlarla eş tutmaktır. Pembe otobüs, bu ülkede erkekler 7/24 seks düşünür çünkü kadın burada bir et parçasıdır, diye haykırmaktır; inkar ettikçe daha da ayyuka çıkan bir rezilliktir. Pembe otobüs, bir ulusun varabileceği en aşağılık yerdir; kadın ile erkeğin birlikte otobüse dahi binemediği bir "medeniyet" er ya da geç yok olmaya mahkumdur.

İşte pembe otobüs, o tükeniştir; kutsadığın karanlık içinde dirhem dirhem azalarak yok olup gitmek.

Pembe otobüs, başka bir deyişle, kötülüğün iktidarıdır, gelecek nesillere yalnızca daha çok acı, keder, tahakküm ve mutsuzluk bırakmaktır.

Bilmem anlatabildim mi.

Pippa Bacca'dan Özgecan Aslan'a nasıl geldik? Dışımızdaki gavurdan, içimizdeki gavura teorik bir inceleme sunacağım. Anlaması zor değil, ama anlatması Yenisiyle ve Eskisiyle Türkiye'yi açıklaması bakımından aydınlatıcı. Şöyle. Eski Türkiye'de, yabancı ("gavur") olman "orospu" olman için yeterliydi; ve orospu bu ülkenin bilincinde her an ve her daim tecavüzü hak eden olduğu için ve gavurun da zaten kendi ülkesinde "orospu" gibi yaşadığına inanıldığı için, gavura tecavüz edilmesinde teorik olarak bir sakınca yoktu. Bu teori neydi derseniz, özünü çökmüş bir din sisteminden alan ahlakımızdır kendisi. Bu sebeple, yolda yabancı kadına rastlayan bir erkek, kafasında yaratılan mitler ve masallardan yola çıkarak, içindeki tecavüz etme, güç istencini kendince haklı çıkartabiliyordu. Bu ezilmişlik, bastırılmışlık her ne kadar toplumun farklı kesimlerinde farklı kudrette tezahür etse de, bu kültür içinde bu kültür ile yetişmiş herkeste eser miktarda bulunmaktadır. Kısacası, bu kültürün ürünü her erkek "özünde" sapıktır, demek istiyorum.

Geçmiş yılların haberlerine bakarsanız (ben bu işlerle haşır neşir iken takip ederdim) Eski Türkiye'ye gelmiş, bir başına yollara düşen yabancı kadınlar ekseriyetle tecavüz uğramıştır. Mesela 2010'lardan bir olay hatırlıyorum, Bursa'da çadır kuran Erasmus öğrencilerinin başına polis dikmişlerdi (bu konudaki yazımı da buldum: http://blog.radikal.com.tr/turkiye-gundemi/bir-gune-kac-utanc-sigabilir-17387), dikmişlerdi ki tecavüze uğramasınlar: nasıl da haykırıyor aslında sefil halimizi. Bu demek değil ki, Eski Türkiye'de Türkiyeli kadınlar tecavüze uğramıyordu. Kadın bu kültürde her zaman ezilendir, haddini bilmezse her türlü eyleme maruz bırakılandır.. Bunları konuştuk, bunlar değil mevzu. Mevzu toplumsal bilincin kriterleri; daha detaylı konuşmak gerekirse bir Ortadoğu ülkesinde "kadının tecavüzü hak etme kriterleri." O kriterler, yine bir Ortadoğu ülkesi olan Eski Türkiye'de daha çok yabancı kadın üzerinden ilerlemekteydi.

Peki o günden bugüne, Eski'den Yeni'ye ne değişti. Tüm kriterler gibi, Yeni Türkiye, "kadının tecavüzü hak etme kriterlerinde" de revizyona gitti. Ve yine hemen hemen her konuda olduğu gibi, bu konuda da revizyon, ileriye gitmek için değil, aksine, geriye gitmek için yapıldı. Herhangi bir özü kalmadığı için ne tarafa çeksen gelen bu halkın Yeni yoğrulmuş bilinci ile, kriterler 'dışarıdaki gavur'dan 'içerideki gavur'a döndü. Eskiden, "orospu" addedilmek için gerekli olan koşul, "orospu"yu orospu yapan hayat şartlarının (İslamcı'nın Batı dediği) aslında içimizde de var olduğunun farkına varılması ile genellenmiş, yabancı ana dil şartından arındırılmış ve keskin bir Hristiyan - Müslüman diktomisinden çıkarılarak başka temeller üzerinde tekrardan kurgulanmış oldu. Yani başka bir deyişle, İslam dini ile gerçek anlamda yeni yeni tanışmaya başlamış olan Yeni Türkiye için, eskiden etnik köken üzerinden yaratılmış olan tanımlamalar bu sefer din üzerinden tekrardan yaratılmış ve dahası eskiden ardı boş olan bu tanımlara belli bir ideolojik destek sağlanmaya başlanmış oldu. Bu şekilde, "orospu"luğun kriterlerinde "indirime gidildi." Artık tecavüzü hak edenin illaki anlamadığımız bir dilde konuşması gerekmiyordu. Türkçe konuşan bir kadın da çok rahat bir şekilde tecavüzü hak edebilirdi. Hatta bu keskin dönüşüm öyle bir hal aldı ki, yıllardır dışarıya dönen öfke, aslında gerçek kaynağını bularak içeriye yöneldi. Yani, İslamcılar, Kemalizm'i Batı'da değil, elbette ki öncelikle kendi içinde buldu. Yani, asıl düşman, içimizdeydi. Konseptleri bağlarsak, meğersek asıl "orospu" içimizdeymiş! Baba ile oğulu aynı tecavüzde buluşturan, tarihimizle yaşıt, Yeni Türkiye'de bendi kırılmış o dinmek bilmez nefret, ağır ezilmişlik, kendinden, herkesten tüm dünyadan tiksinme hali idi: başka bir deyişle, zifiri karanlık bir nihilizm. Bu şekilde, eskiden aynı şeyi yalnızca 'dışarıdan bir gavur'a yapabilmeye cesaret edebilecek insanlar, aynı zulmü bugün bir Türkiyeliye yapmaktan zerre gocunmaz oldu. Zira o aradaki çok ince zihinsel bariyer, Yeni Türkiye, Neo-Osmanlı, ümmetçilik, çapulcu, lobi.. vs derken yıkıldı gitti. Ortadoğu'da yıllardır oynanmakta olan bir oyun bizde de baş verdi: silahlar birbirimize döndü. Kimseye ihtiyaç duymadan, birbirimiz yok etme süreci başladı. Özgecan Aslan, Yeni Türkiye'nin PKK'sının haykırması bakımından, daha da ileriye bakacak olursak, Yeni Türkiye'nin sonunu bugünden açığa vurması bakımından bir kırılma olayıdır. Faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar. Bugün dolmuşuna binmiş kendisiyle aynı dili konuşmakta olan bir kadına baba oğul tecavüz edebilecek kadar kendi vatandaşına kinlenebilmiş bir ülke, son tahlilde bölünmeye olmadı yok olmaya mahkumdur. Mahkumdur; çünkü bu zihniyeti besleyenler, bu durumdan Eski Türkiye'de vazgeçmediği gibi, Yeni'sinde de vazgeçmeyecektir. Kartlar yeniden karıldı ve düşman yeniden belirlendi. Sıkıntı şu ki bu sefer ki düşman Kürtler gibi belli bölgelerde yoğunlaşmış değil. Bu sefer ki düşman dünyanın her yerinde, Türkiye'nin her yerinde. Kullandığın telefonda, muhtaç olduğun internette, üniversitelerinde, giydiğin takım elbisende; ama en önemlisi de insanların o istediğin kadar uğraş yok edemeyeceğin bilinçaltında, olmak istedikleri insanda ve yerde. Bununla kimse baş edemez. Bu durumla, Yeni Türkiye'de olduğu gibi düşmanına benzeyerek baş etmeye çalışanların sonu IŞİD'a ve Bocu Haram'a kadar vardı. Özgecan Aslan'la yüzümüze vurulan vahşet de, bizim de aslında IŞİD ve Bocu Haram ile anılan vahşetten pek de uzakta olmadığımızı gösteriyor.

Türkiye değişiyor. Kendisine tarihten miras kalmış, Eski Türkiye'de örtülü bırakılmış, yok edilmemiş ve hatta yer yer beslenmiş o tohumlar bugün tam destek ve olanca çabayla yetiştiriliyor. Tarihimizden aldığımız destek ile "kusursuz bir karanlığa" doğru ilerliyoruz. Özgecan, o karanlığın ilk meyvası olsa gerek. Halbuki daha hasat mevsimi bile gelmedi.

Yine insanı yaşadığı memleketten, doğduğu topraklardan, yolda gördüğü insanlardan tiksindiren bir olay daha. Özgecan Aslan, dolmuşa biniyor, önce tecavüze uğruyor, sonra bıçaklanıyor, arından da yakılarak öldürülüyor. Yaşadığım coğrafyaya uyandığım Pippa Bacca'dan beri şaşırtmıyor beni artık bu ülkede tanık olduğum, duyduğum, gördüğüm, okuduğum hiçbir kötülük. Hatta öyle ki, tek başına Anadolu'nun herhangi bir yerinde dışarıya çıkmaya "cesaret edebilmiş" bir kadın, bir de üstüne "haddini bilmeden" yine bir başına Tarsus'tan Mersin'e gitmeye kalkar da başına bir kötülük gelmezse işte ben o zaman şaşırırdım. Bu ülkede beni şaşırtan, kadının da kendisi gibi bir özgür birey olduğunu kabul edebilmiş bir insana rastlamak olurdu. Tabi bunun için önce erkeğin kendinin özgür bir birey olduğunu kabul etmesi gerekiyor ki, özgürlüğün bilincinin olmadığı bu coğrafyada sıkıntı da zaten tam olarak burada başlıyor.

Bunlar üzerine çok yazdım zamanında. Bu ülkenin ahlakının aslında ahlaksızlık üzerine kurulmuş olduğunu, bitmiş tükenmiş bir din üzerinden güç sahiplerinin keselerini doldururken nasıl yoldaki vatandaşı kötülüğe, kötü olmaya mahkum ettiğini çok yazdım. Gelgelelim, artık herkes bunun farkına vardı. Bu memleketin, bu kültürün, bu coğrafyanın atar damarında zehir aktığını, insanın bu ülkenin kültüründen uzak durabildiği ölçüde insanlaşabildiğini tüm dünya anladı. Bilmemezlikten gelememenin sıkıntısıdır, IŞİD denilen oluşum, mesela. Dediğim gibi zamanı gelince bu sefil yaratıklar ve para karşılığı ürettikleri kötülük tükenecektir ama o zamana kadar çekeceğiz. Bunlar malumu ilam artık.

O nedenle, her köşeye sıkıştığında yeni bir hayal üreten, kendi korkaklıkları ve sefilliklerinin faturasını nice Özgecanlara ödeten "Gerçek İslam bu değilcilere" bir çift lafım olacak. Merak ediyorum, İslam'ın hangi döneminde, istersen Endülüsleri dahi al, o mükemmel Osmanlı'nızın hangi döneminde kadın özgür bir birey olarak toplumda erkekle eşit bir yer elde edebildi? Madem "Gerçek İslam"ı çok iyi biliyorsunuz, kadın, yaşanmış hangi İslam coğrafyasında erkekle eşit addedildi; biri de çıkıp söylesin. Saçma sapan ezberler hala: "Kadın evde, evin reisidir, erkeği onu dinler; asıl patron kadındır" vs. vs. tipi, Çağan Irmak-vari romantisizmleri geçin ve dünyanın geldiği yerde, eğer 2015 yılında yaşadığınızı kabul ediyorsanız cevap verin, ne zaman kadın, başlı başına bir insan olarak, ana, namus, ırz olarak değil, bir birey olarak İslam medeniyetinde var oldu.

Cevap belli, hiçbir zaman. Bu coğrafyanın kültürü hiçbir zaman kadına eşit şartlar altında yaklaşmadı. Kadın her zaman farklı başlıklar altında, haddini bilmesi gereken bir varlık olarak sunuldu, dayatıldı.

Haddini bilmeyen her kadının sonu bu ülkede Özgecan'dır; ve o haddin içeriğini belirleyen de gökten geldiğine inandığı temellerle, içindeki karanlıkla mücadele edememekte olan erkektir.
Şöyle bir daha kurayım cümleyi. Eğer bu coğrafyada her gün bir Özgecan ölmüyorsa, bunun nedeni zaten bu ülkede, bu sefil kültürde yetişmiş kadınların sonlarının Özgecan olacağını bilmelerinden ötürü "hadlerini bilmeleridir." Bu ülkede yaşayan her kadın bilir, bir çizgi vardır ki onun sonrası, tecavüzdür, tacizdir, ölümdür. Eğer bu ülkede her gün yeni bir tecavüz haberiyle sarsılmıyorsak, bunu, bu ülkede yaşayan kadınların bu çizgiye aşamamak için özen göstermesine borçluyuz (Bu bağlamda Türkiye'de yaşanan yabancı turist tecavüzleri, hadleri öğretilemeyen kadınların başına gelenleri açıklaması bakımından aydınlatıcıdır). Yeteri kadar açık değilse, bir de şöyle bakın olaya, bu ülkede erkeklerin kadınlara tecavüz etmemesinin önündeki tek engel "yakalanırım da hapse atılırım," korkusudur. Bunun dışında, bu kültürün insana sağladığı kokuşmuş, çürümüş ahlak bu tip olayları bırak engellemeyi, aksine teşvik eder. Bana inanmıyorsanız, onlara inananın. Sorun kendinize bu adamlar, 60 yaşına gelmiş, akranları Batı'da bilimle, edebiyatla, felsefeyle uğraşan bu sefil yaratıklar neden hala kadın ne giyer, kadın başını örtmüş mü, kadın sesli güler mi.. bunlarla uğraşır. Adeta cinsellikle yeni tanışmış bir ergencesine o yaşta, o sözde "olgunlukta" bunlarla uğraşırlar çünkü onlar da içten içe kadına tecavüzü hak görür. Onlar, çözümü hiçbir zaman o gökten geldiğine inandıkları içlerindeki kötülükle mücadele etmekte bulmadıkları için, çözümü kadını örtmekte, ona haddini öğretmekte ararlar... Kadin haddini bilmelidir ki, erkek kötüleşmesin. Onlar için erkek zaten hayvandan farksız bir varlıktır; yeterince hayvanlaşmaması için kendi aklı, ahlakı yetmediğinden, yasaklara ve tahakküme ihtiyaç duyarlar.

Güne cevap veremeyen bir ahlak sistemi içinden, birilerinin banka hesapları dolacak diye, sokakta değil mayın hattında, insanlarla değil, insanın insan gibi yaşadığı bir coğrafyada "sapık" olarak dışlanacak kötü yaşam formları ile birlikte yaşıyoruz. Kimse anasının koynundan, "ben 'haddini bilmeyen' kadına tecavüz etmek istiyorum," diyerek doğmuyor. Bir bebekten katil yaratan karanlık demişti, Rakel Dink zamanında, kendisi şunu göremedi, bu ülkede her bebek karanlıkta yetişiyor, şans eseri, bu karanlıktan çıkıp da iyi bir birey olabilirse, bizi asıl şaşırtan işte o oluyor. Bizi şaşırtan, Hrant Dink'in öldürülmesi değildi, bu karanlıktan Hrant Dink gibi bir insanın çıkabilmesi idi. Hrant Dink'in öldürülmesi, "iyi bir insanın öldürülmesi" zaten bu ülkede kaderdir. Aynı şekilde, kimse numara yapmasın, bu ülkenin karanlık, cıvık cıvık ve küflenmiş mayasından çıkan hiç kimse, yani hiçbirimiz, Özgecan'ın ölümüne şaşırmıyoruz. Aksine, Özgecan eve sağsalim varsa, işte bizi şaşırtan ancak o olurdu.

Birkaç hafta önce Türkiye'de idim, yakın bir dostum, "Farklı bir şekilde bakmaya çalış Türkiye'ye, belki o zaman doğrular da görebilirsin," demişti. O sırada cevap vermedim ama kalan iki hafta boyunca Türkiye'de gezerken düşündüm, çabaladım "Türkiye'ye farklı bir şekilde bakmaya." Ama maalesef ki, Türkiye'de farklı bir şekilde bakılmayı hak edecek bir farklılık göremedim. Yok. Türkiye, modernizm ile gelenek arasında kalmış, üçüncü bir yol yaratabilecek ne gücü, ne birikimi, ne de isteği olan bir ülke. Türkiye, aşağılık kompleksinin insanın özü olduğu, Oriental babaları Amerika'ya kendilerini kanıtlayabilmek için saraylar inşa ederek, ne kadar ne kadar da farklı olduklarını kanıtlamak isterken, aslında ne kadar da aynı, değersiz bir taklit olduklarını kanıtlayan akılsız, duyarsız, cahil, birikimsiz ve kötü insanların ülkesi.

Kısacası, Türkiye bitmiş, dirhem dirhem azalarak tükenmiş, tüketilmiş bir ülke. Ne yandan bakarsan bak, eğer banka hesabına giren bir meblağ yoksa göreceğin budur.

Yine, defalarca dediğim gibi, gün gelecek elbet bu boşluk dolacaktır. Kendinize sorun, daha kaç yüz yıl daha, kadın başını örtmeli midir, insan
içki içer mi..  bunları tartışacağız?

Cevabı herkes biliyor.

Türkiye: Bir Hamam, İki Pano ve Palyaço


olimpiyat... hürriyet... kebap... karbondioksit... expo center.... otogaz... acun... ağrı kesici... döner.... cami... neon ışıklar... motorin... siteler... dudak... osmanlı... etek... mevlana.... sucuk.... altgeçit... cumhuriyet... vinç... alkol... tebessüm... bira... kelebek... göl... araba... park... otel... pavyon... travesti... sigara... hayal... ambar... mülk... tarz... avrupa... sınav... türban... simit... döner.... vinç... aile... yırtmaç... ezan... atatürk... saray...

“Çıkan kiri görüyor musun,” diye sordu tellak, kolumdaki dövmemin üzerinde biriken deri müsveddelerini göstererek. “En son 6 sene önce gelmiştim hamama,” diye yanıtladım mahcup bir şekilde, cildimin kusurunu örtmek isteyerek. Bir eliyle sıcaktan ve darbelerden bükülmüş bedenimden sarkan çaresiz kolumu tutuyor, diğer eliyle ise hunharca bir maharet ile boynumu keseliyordu. O terle ıslanmış yaşlı gözleri kim bilir kaç yıldır burada, bu mermer zindanda tutsaktı. Hamamda kaç yıl göz akını buharlaştırabilirdi zira kuru bir yer ararcasına kafatasına gömülmüş gözlerinde ak yoktu, ya da belki de hamam gölge etmişti, saklamıştı temizlenemeyen tek beyazı. Buhar saunasında uyuşturulmuş yarım bilincim ile yatmakta olduğum o göbek taşında kim bilir kaç bin kişiyi sabun köpükleri altında ıslah etmişti. Üniforması, peştamal olan bir mesleğin sahibi idi. Bu kadar az ve öz bir üniforma daha görülmemiştir.

Ben mürekkep ile işlenmiş derimin üzerinde top top birikmiş kir parçalarına hayretle bakarken, göbek taşının kalbinden şöyle bir ses yükseldi: “Damgalamışlar onu; hani danayı damgalarlar da sahibi belli olur ya. O da kendini damgalamış ki, kendini kaybetmesin.”

“Kendini kaybetmesin...”

Tek terleten hamam değil. Felsefi Antropoloji dersi, arzunun ve bilinçaltının derinliklerindeyiz; sınav var, sözlü. Koca amfide iki kişi var. Profesör ilk ve en zor soruyu soruyor: “Nerelisin?” Yazılan neyse o: “Türkiye’den geliyorum.” Dudak büküyor; ancak bir Avrupalıda görülebilecek arkası dondurulmuş tarihsel bir kibirle gülümseyerek tarihi müebbet hapise mahkum eden sorulmamış ama herkesin bildiği o büyük soruya kısa bir yanıt veriyor: “Siz kayıp gençliksiniz.”

Hayaller Deleuze, gerçekler ise Pursaklar... 

Kibir ne yazık ki, bize anlatıldığı gibi tanımı itibariyle yanlış değil; olsa olsa tanımlayan itibariyle yanlıştır. Zira aslanın koyun ne kadar umurunda ise, hakikatin de kibir veya tevazu o kadar umurundadır. 

“Farklı bir şekilde bakmaya çalış. Eğer böyle bakarsan, her yer kötü gelir insana.” Böyle buyurdu bir dost. Farklı bakmak lazım imiş. Becerebilirsen, aslında burası da güzelmiş. Dışarıda durma, içine karış, alış, yaşanan hakikat ne ise onunla barış. O zaman göreceksin, senin hakikatin kadar hakiki burada yaşanan da.

“İnsan her şeyin ölçüsüdür!” Protagoras pek öfkelendirmiş idi Sokrates'i. 2000 küsür yıllık dava. Hakikat sende midir bende midir, yoksa gökyüzünde hiç olmayan bir yerde midir. Hem Protagoras'cı hem dindar nasıl olunuyor ben henüz çözebilmiş değilim ama gönülleri kırmadan, her şeye rağmen, sanki o özlemle aranan “öteki” bizmişcesine,  mademki hakikat rejisör, bir tiyatro oynayalım bakalım. Bedenin derinliklerinden, o ne başı ne de sonu olan engin karanlıktan Türkiye'ye bakmaya çabalayalım. Bir göbek taşının, varoluşun cehennemine açılan penceresine konup terleyelim.

***

Paralel bir evrenden geçiş yaptığım Sabiha Gökçen havalanında birbirinin yanı sıra yerleştirilmiş iki adet pano karşıladı beni. Birinde bir Avrupa markası, ötekinde ise bir tesettürlü giyim markasının reklamı vardı. İlkinde doğa adaletsiz bir şekilde, sahip olduğu tüm tüyler ürperten asilliği gösteriyordu: hafif hafif esen rüzgarla savrulmuş saçları güneşin altında sapsarı parlayan, altında bej rengi kısa bir etek, üzerinde ise kırmızı yarım kollu bir bluz ile varlığından habersizmişcesine kameraya gülümseyen, hiddeti ile sarsan, doğanın kudretini hatırlatan bir afet vardı. Nasıl ki depremin şiddeti doğaya zarar vermiyorsa, fotoğrafın zulmü de, doğaya değil, kendini doğadan koparmış olan sana ve banaydı. Diğer yanda ise, doğa, sahip olduğu azamet karşısında bir zavallı olan insana adalet sağlayabilmek adına, sahip olduğu tüm şaşaayı, bir kumaş parçası ardına saklamıştı. Doğa kendini, kimsenin görmediği, bilmediği yerlerde yaşanan devasa hortumlarla, tanıksız adaları yutan uçsuz bucaksız tsunamilerle ifade eder olmuştu. Kibri ile haddini bildiren o umursamaz gülümseme gitmiş, yerine tevazuuyla kibre boğulmuş o haddini bildiren ufak tebessüm gelmişti.

Bu ikisinin arasında, elindeki mizah dergisini okuyarak kahkahalarla gülen kemik çerçeveli, bacak bacak üstüne atmış kumral bir kadın oturuyordu. Onun hemen iki koltuk yanında ise, o kahkahaların ardındaki güvenin dövizüne sahip olduğu giyim ve kuşamından belli olan türbanlı bir kadın oturmuş yanındaki dünyalar tatlısı oğluyla oynamakta idi. Onun iki yanında ise, herhangi bir sermayeye ne sahip ne de ortak olmuş, başı kapalı, kilolu yaşlıca bir teyze hiç konuşmadığı kocasıyla arasına koydukları bavulun çekeceğinin üzerine attığı montuna kafasını koymuş tükenmiş muhabbetlerine kılıf uydurmakta idi.

Eğer amacımız “farklı bakmak” ise, bu ülkeyi anlamanın ve bu ülkede yaşamanın tek yolu bu ise, iki reklam arasında hapsedilmiş bu üç figürde, kayıp halkalar değil, farklı dünyalar görebilmemiz gerekiyor. Bir ilerleme değil, kopuş; bir evrim değil, devrim; bir tarih değil, tarihin potasında eritilemeyecek bir “öteki” görebilmemiz gerekiyor.

Peki bu mümkün müdür? Eğer hakikatin hakiki olmak gibi bir iddiası yoksa; yani, insanın, insan var olmadan önce biçilmiş bir özü yoksa, mümkündür. Başka bir deyişle, eğer dinlerin bize anlattığı anlamda Tanrı yoksa mümkündür.

Tanrının öldüğü bir dünyada, tanrıyı diri tutma ısrarının ve ihtiyacının bedeli nedir?

İşte o bedel Ortadoğu'dur.

O iki reklam arasına yüz binlerce farklı dünya sığdırabilirsin, ama bunu yapabilmen için önce tanrını öldürebilecek bilgelik ve cesareti gösterebilmen, daha sonrasında ise tüm tanrıları yaratan, tanrıların tanrısıyla tanışarak onun kudreti karşısında boyun eğebilmen gerekir. Yoksa o iki reklam arasından, birinin ötekini hasetle izlediği, birinin ötekini geriye doğru iterek ileriye doğru ivmelendiği, birinin ötekinin olumsuzlaması olduğu tek ve yavan bir dünya üretebilirsin.

Bu ülkeye farklı bir şekilde bakabilirsin, sorun bu değil. Sorun, aynı senin baktığın bilinçle, bu ülkenin sana bakamıyor olmasıdır.

Maalesef ki her farklılık, o özlemle beklenen öteki değil. Hele ki içinde kuduran varoluşun karanlığını kapatabilmek için din, millet, ümmet, vatan adı altında güce tapmak, bugün dünyanın vardığı yerde herhalde yapılabilecek en klişe davranıştır. Klişelerle gelen, klişelerle gider. Ortadoğu tarihi herhalde bunun en büyük örneğidir.

İntikam alabilmek için farklı olunmuyor. O istenç en baştan sonucu imkansız kılıyor zaten. Eğer sahiden o iki pano arasına konulabilecek binlerce panodan biri olmak istiyorsan, önce tahmin edilemeyecek kadar farklı, anlaşılamayacak kadar özgün, merak edebilecek kadar gizemli ve asil olabilmelisin.

Bugün Türkiye'ye istediğin kadar farklı bakmayı dene, gördüğün – gözüne sokulan aslında kimseyi şaşırtmayan, herkesin az çok tahmin ettiği bir bilinç düzeyi değil midir?

Bu sonsuz tekrar içinde, kendini nasıl kaybedesin ki, bulabilmek için bir işaret bırakasın. Bilakis, kendini hiç kaybedemediğinden, hep aynı bedene, hep aynı şekilde döndüğünden, bir farklılık arayışıdır belki de dövme. Bulabilmek için değil, kaybedebilmek içindir. Emin olmak için değil, şaşırmak ve şaşırtmak içindir belki de.

Tunalı'dan bir öğleden sonra eve doğru yürürken, karşı kaldırımda bir palyaço görmüştüm. Ayağında sivri burun kundura ayakkabı, rengârenk kostümü, elinde fatura olduğunu tahmin ettiğim bir takım ciddi belgeler, suratında makyaj, burnunda kırmızı topla karşı kaldırımda yürüyordu. O gün inadına açmış güneş altında gevşettiği beyaz peruğunun altında siyah saçları seçiliyordu. Onu öylece izlerken farkına vardım, kendisi, “show business” haline gelmiş, yalnızca ambalaja oynayan bu ülkede tek orijinal şey değil miydi? Bu mantıkla savaşarak kurduğumuz düzenin ardındaki deliliğimizin, içinde bulunduğumuz şizofrenik sürecin en güzel örneği o değil miydi? O meşhur fıtratımızı ondan iyi anlatan bir figür olabilir miydi? Yüzlerce insanın yürüdüğü caddelerde elinde faturalar, kunduralarını tak tak vurarak ilerlerken insanların tepkisizlikle gösterdiği tepkisi, aslında bu ülkenin altındaki madeni gösteriyordu. Kendisiyle Esat'taki PTT'ye kadar geldik; Türkiye'nin bilinçaltı kendini aydınlatabilmek için elektrik faturasını ödemeye yeltenmişti sanıyorum; girmesi ile çıkması bir oldu. E adam da haklı, velev ki o meblağı denkleştirebildin, bunu kabul edecek bir devlet daire var mı Türkiye'de? Hiç oldu mu?

On günlük Türkiye ziyaretimden bu üç sahneyi çıkarabildim. Ankara'nın kalbinden bilinçaltına açılan bir hamam, tek bir dünyaya hapsedilmiş sözde iki rakip pano ve bir hakikat olarak elektrik faturası ödeyen palyaço. Detaylara hiç girmiyorum; çünkü çıkamayız.

En nihayetinde, saatli bir bomba Türkiye. Gün gelecek patlayacak; o vakit palyaçolar sokakları festival yerine mi, yoksa sakalları kadar kalpleri de kararmış militanlar mezbahaya mı çevirecek göreceğiz.

Çirkinlik ve Hakikat


Bir şey sormak istiyorum. Bu nedir ya? Hayır, Batı benim beynimi mi yıkadı, estetik algılarımla mı oynadı da böyle oldu; ama, bu nedir ya? Kötülüğün fotoğrafı olur mu deseler, alır bunu koyarım önlerine; ve sanmıyorum ki "aklı başında" bir kişi de çıkıp itiraz etsin. Dünya Müslümanlarını bilmem ama eminim ki Türkiye'deki Müslümanların büyük çoğunluğu da bu fotoğrafta kötülük görecektir. Olayın bir yandan modern ve üzücü tarafı var, bir insan nasıl bu hale gelir; diğer yandan bir de postmodern ve tartışmalı tarafı var: bu insanda kötülük görmek aslında yeteri kadar özgürleşememiş, relativize olamamış olan benim mi suçum? Yoksa gene mağdur İslamcı, ve faşist olan ben miyim? Gelgelelim, olay senden, benden çok daha derinde: olay hakikat ile gerçek arasında bir yerlerde. Bu kaygan zeminde bir şeyi açıklığa kavuşturmalı, zira insanlar sahiden de, Avrupa solu sağ olsun, farklılık ile kötülük arasında bir çizgi çekemez oldular. Bu fotoğrafın yansıttığı ethos'a, nasıl diyeyim, bu fotoğrafın kafanda yarattığı temsili resme, 'image'a çirkin demek, farklılıklara değer vermeyen, taş kafalı, dogmatik, Orientalist bir insansın demek değildir. Bu fotoğrafın simgelediği gerçekliğe çirkin demek, bu fotoğrafın yarattığı gerçekliğin bir farklılık olmadığını, insan olmak ile paylaştığın bir ham maddeden ötürü gayet farkında olduğun, tarih boyunca birçok benzerinin yaşandığı, bir kötülük olduğunu söylemektir. Avrupa solunun - bilhassa Fransız felsefesinin - farklılık saplantısı nedeniyle, kötülüğe, öteki demek, farklılık, zenginlik demek maalesef ki hiçbir sorunu çözmemekte olduğu gibi, bilhassa bu ikiyüzlü bu tavır İslamcıları daha da kızdırmaktadır. Avrupa ötekine saygı, İslamofobi, şeklinde üstün, nasıl diyeyim "babacan" bir tavır gösterdikçe bu adamlar daha da çok kuduruyor. Zira, İslamcı'nın ilk beklediği Batı'nın recognition'ıdır. Yani İslamcı, her şeyden önce Batı karşısında kendini kanıtlama arayışı içerisindedir: sapkın bir sahip-köle diyalektiği. İslamcı, Batı'dan merhamet beklemiyor, Levinas'ın infinite rupture'ını, büyük harfle başlayan Öteki'sini beklemiyor. Derrida'nın difference qua difference'ını da beklemiyor. Bunlar Batı'nın hayal dünyasıdır. Eğer İslamcı'yı anlamak istiyorsanız, 20. yüzyıla gelmeyeceksiniz, Hegel'de duracaksınız; zira İslamcı, Batı'nın "Dünya Tarihi" içerisinde ontolojik olarak aştığı bir fenomenolojik devreyi simgeler. İslamcı da bunun gayet farkında olduğu içindir bütün, bu öfkesi. Farklı olamamanın, Batı'nın aştığı bir varoluş olmanın endişesidir içindeki. Yani İslamcı, Batı'ya yabancı değildir; İslamcı gayet Batılıdır; ve bundan ölesiye nefret eden: Yani, İslamcı, kendinden nefret eder; ve kendinden nefret ettiği kadar vahşileşir, çirkinleşir. Zira, nefret - hangi discourse'da olursa olsun - insanı çirkinleştirir.

Bu kötülüğün asıl suçluları!


Tüm bunlar nasıl oldu, nasıl böyle sefil, kötü, herkesin ibretle izlediği insanlara dönüştük? IŞİD değil, Erdoğan değil, İslamcılar değil; iki tip insan bizi bu hale getirdi. Bu yazıda onları "hedef göstereceğim".

 - I -


Aklı ve vicdanı olan bir insan sorar. Onlarca dinin, inancın içinde neden yalnızca İslam'ın "fobi"si var. Bu nasıl mümkündür? Bu sahiden yalnız ve yalnızca Batı'nın bir oyunu, melek kalpli İslamcıları adaletsizlikle, zulümle bugün olduğu gibi birer canavara dönüştürmesinin bir sonucu mudur? 


Bugün dünyada iki çeşit Müslüman kaldı. (1) Modern yaşamla barışık, 'Gerçek İslam'dır, odur, budur diyerek.. türlü İslamlar yaratan ve böylece hakikati inkar ederek, Müslüman doğmuş olmasından kaynaklı Müslüman olma zorunluluğunu yerine getirenler. Bu insanlar varoluşsal bir trajedi içerisindedir. Ne var ki bu insanların içinde küçük bir grup var, bu elemanlar yeteri kadar Batı literatürüne - ve yeterli maddi koşullara - hakim ve sahip olduğu için elbette farkındalar kimse Müslüman doğdu diye Müslüman olmak zorunda değil. Bu patolojik vakıaların Müslüman olmalarının ardında İslam ile ilgili hiçbir şey yok; neden, tamamen ergensel "bir aykırı olma isteği"; bu ekseriyetle hali vakti yerinde, Batı'da ve Batılı bir şekilde okumuş burjuva Müslimler aykırı olacak diye Ortadoğu'da milyonlar acı çekiyor olabilir, bu onları ırgalamaz; zira onlar için temel nokta "aykırı" olmaktır; zaten onlar hiçbir zaman İslam'ın sokaktaki gerçeği ile yüzyüze kalmayacaklardır. Dikkat edin zaten muhatapları da genellikle Batılılardır. Kendi dünyalarında Müslümanlara yeni bir kimlik sunmak için bunları yaptıklarını savunurlar; halbuki kendilerinin de kabul edeceği gibi, aslında tüm yaptıkları her Müslümanın "sokaktaki Müslüman" gibi olmadığını kanıtlamaktır; yani sokaktaki Müslümanlar yalnızca onların, onlardan ne kadar da üstün olduğunu kanıtlayabilmesi için vardır. Ortadoğu'nun insan gibi yaşamasını arzulamazlar; aksine bu aykırılıklarının sonu olacağından, bu olasılıktan ölesiye korkarlar. Tüm Müslüman çeşitleri içinde benim kişisel olarak en tiksindiğim bu ikiyüzlülüğün bilinçli tarihini yazan yaşam formlarıdır. (2) Diğer tip Müslüman ise bugün IŞİD ile Boku Haram vs. ile yükselmekte olan, Batı'yı ve dolayısıyla modernizmi tamamen dışlayan, İslam'a gönülden bağlı olduğunu savunan cihadistler, onların değişiyle "Gerçek Müslümanlar." 


Dünyada bu iki çeşit dışında bir Müslüman kalmadı. Ve maalesef ikinci çeşit Müslümanlar - yani cihadistler - birinci çeşitleri günbegün sindiriyor ve kendi saflarına katıyor. Katabiliyor çünkü, "ılımlı Müslüman"lar modernizm ile birlikte yaşarken "bir yanlış" yaptıklarının farkındalar. Her Müslümanın içinde yeteri kadar öfkelendirilmemiş bir IŞİD militanı vardır derken, anlatmak istediğim bu. Eğer bir Müslüman, illaki Müslüman olarak kalacaksa, er ya da geç, cihadist olacaktır. Zira eğer iş siyah veya beyaza gelirse - ki gelmiştir, öbür türlüsü tüm Müslümanların da içten içe farkında olduğu gibi, bir çeşit ikiyüzlülüktür. Bu ikiyüzlülük Türkiye'nin ulusal kimliğidir - bugün ayyuka çıkmaktadır. Yani birilerinin yıllar önce dediği gibi, "ya Müslüman olacaksın ya laik." Vizyonu genişlet, laik'i çıkart, modern'i koy; Müslüman'ın bilinçaltına ulaşırsın. 


Bu mücadele "Gerçek İslam" denir, ne değildir... bunun inanın hiçbir ama hiçbir önemi yok; zira "Gerçek İslam" diye bir şey yok. "Gerçek," güç sahipleri ne yaratırsa odur. Sorulması gereken ise bugün IŞİD güçleniyorsa, milyonları peşinde sürükleten bir "Gerçek" yaratabiliyorsa, bunun nasıl mümkün olduğudur? Bu mümkündür çünkü IŞİD, gerçeği yaratacak "latent" ve "bilinçaltısal" şartlara sahiptir. İslam iyidir, İslam kötüdür; bunu sonsuza kadar tartışabilirsiniz; ama verilen, elde olan, sokakta yaşanan Gerçek birdir ve bunun da herkes farkındadır. 


Peki bu latent ve bilinçaltısal şartlar nasıl yaratılmıştır. Bunları yaratan Doğu ile Batı arasında yaşanan tarihsel olaylardır. Ne tek başına "Batı"dır; ne de yalnızca "Doğu"dur. Ve tarih, en nihayetinde Doğu'nun mağlubiyeti, Batı'nın ise galibiyeti ile sonuçlanmıştır. Bu sebeple, tarihi Batı yazar (ya da tarihi Batı yazdığı için, bu sonuç ortaya çıkmıştır). Batı kazanan taraf olduğu için bu denklemde yeri baskındır. İslam diye bir dinin olmamasının nedeni biraz da budur. Ama bu asla şu demek değildir: Batı olmasaydı, Ortadoğu şahane bir yer olacaktı. Batı'nın tarihi ne kadar kirliyse, İslam'ın ki de bir o kadar kirlidir ve kan ile lekelenmiştir. Yani Ortadoğu'da Batı ölçüsünde bir tarihsel kıyım yaşanmadıysa, bunun nedeni asla ve asla Ortadoğu insanı vicdanlı olması değil, bilhassa bilim ve teknoloji yapacak ve yaratacak kadar zeki ve tutarlı olamamasıdır. Unutulmamalıdır ki Ermeni Soykırımı'nı düzenleyenler her ne kadar Batılaşma çabasında olan bir grup Türk olsa da, yollarda on binlerce Ermeni'yi katledenler Ortadoğu'nun kendi özbeöz Müslüman insanlarıdır. Batı, kendi tarihiyle yüzleşip, kendi günahları üzerine binlerce kitap, onlarca film çektiği için Batı'nın hatalarını bugün yeryüzünde yaşayan herkes bilir; gelgelelim, İslam acizliği içerisinde kendi tarihini unutmuştur. Ya da daha doğrusu İslam'ın hatırlaması gereken bir tarihi hiç olmamıştır; zira bugün İslam diye bir medeniyet yoktur. Böyle bir medeniyet olmadığı için, Müslüman tutarlılıktan azat edilmiş bir "gerçeklik" kurarak orada kendine İslam'lar yaratır.


- II -


O nedenle aklı başında bir insan, tartışmaya başlayacaksa, öncelikle İslam diye bir dinin olmadığını kabul etmesi gerekir. Ve bunun suçunun yalnızca Batı'da değil (1) insanın varoluşunda, (2) Doğu ile Batı arasındaki yüzyıllar süren karşılıklı ilişkilerde, (3) KENDİNDE, olduğunu anlaması gerekir. Bu kabuller dışında başlayan her tartışma kanımca zaman kaybıdır, onlarca yıldır Türkiye'de ve dünyada yapılandır. Vardığı yer IŞİD'tır ve varacağı yer daha da vahimdir; ama en vahimi, er yada geç varacaktır. Varacaktır çünkü bugün okumuş kendini Hümanist, liberal, özgürlükçü, Marksist, solcu.. bok püsür şeklinde etiketleyen Ortadoğu doğumlular (akademisyenler, okumuş ve okuyan ve kendini Müslüman olarak tanımlamayan aydın kesim) hala "İslamofobi"den bahsedebilmektir. Tüm bunlar yaşanırken bu vitrin mankenleri, vicdan mastürbatürleri, neden dünyada hiçbir dinin inancın içinde yalnızca İslam'ın "fobi"si var; bu nasıl mümkündür?" diye sormaz da, "İSLAMOFOBİİ HORTLUYOR" diye ağlar. Bugün, evcilik oyununa dönmüş Avrupa solunun oradan oraya gezip yarattığı tek kişilik şovlarının peşine takılmış, "solcu" olarak anılabilmek için, İslamcı burjuvanın aynadaki aksine dönüşen bu arkadaşlar, sorumluluk almayı değil de, ağlamayı seçtiği için, bu olaylar çok daha vahim bir duruma gelecektir. Bu demek değildir ki, kendi halinde "zararsız" Müslümanlar savunulmamalıdır; benim söylediğim başka bir şey: bu insanları savunmak bir Müslümanın işi değildir, hele ki okumuş, kendini solcu, özgürlükçü vs. sananın hiç değil. Bunu Avrupalı tüm Müslümanlardan daha iyi yapar, yapacaktır, bu onun görevidir; Ortadoğu'dan gelmiş, o karanlığı tatmış, o karanlıkla lanetlenmiş birinin sorumluluğu "İSLAMOFOBİ GELİYOOOORR" diye ağlamak, savunmaya geçmek değildir. Böylesine zavallı bir "aydın" çeşidini dünya henüz görmemiştir. Bu sefalet aynı zamanda Avrupalı entelektüel ile Ortadoğulu arasındaki farktır. Avrupalı entelektüel asla kendi medeniyetine dalkavukluk yapmaz; aksine, aynı, oğlunun en iyi olmasını isteyen bir baba gibi, elinden geldiğince onu eleştirir, eksiklerini gediklerini yüzüne vurur. Ortadoğulu gibi, bugün Allah'ın adını duyunca bomba, silah sesinin beklendiği bir dünyada hala da çıkıp "İslamofobi oluyor" diye zırlamaz, zırlamamıştır, zırlamayacaktır da; tam da bu nedenle Batı, Batı'dır. 


Özetle, eğer bu sefalet içinde bir suçlu aranıyorsa; bu IŞİD değildir. IŞİD'ı yaratan ve besleyenler olarak "aykırı olma" telaşındaki o sefil İslami burjuva ve her türlü sorumluluktan arınıp kendini "İslamofobi"yi durdurmaya arıyan Avrupa solunun ego tabağına dekor ettiği Ortadoğulu entelektüellerdir.