Kaydırma Projesi


Engin ve derin feylosofik araştırmalarım neticesinde tüm dünyayı düzene koyacak, hepimizi mutlu ve mesut edecek, o beklenen projeye en nihayetinde ulaştığımı facebook adlı bu son derece mühim platformdan komonoyu ile paylaşmak isterim. Evet. Oldu. Projemin adı: "Kaydırma projesi." Olayı basit. Kaydırıyoruz. Sağdan sola, Doğu'dan Batı'ya kaydırıyoruz. Kaydırarak hem kaynaşıyoruz hem de farklılıklara saygıda anlaşıyoruz. Mis.

Şimdi geçen İsveç'e gittiğimi belirtmiş idim. Bir şeyler anlatacaktım ama laf lafı açınca, lafın gazı kaçtı, asıl mevzuya gelemedim. Asıl mevzu şu idi: Ortadoğu'dan göçmen alıp da İsveç'e koymak, net söylüyorum, zalimliktir. Tek suçu Ortadoğu'da doğmuş bulunmak olan insanlara, Littlefinder'ın Sansa Stark'a yaptığını yapmaktır. Ayıptır. Günahtır. İyi niyet ardına saklanmış, bencilliktir, sadistliktir. O topraktan, o topraklara insan ithal edemezsiniz. Ortadoğu'nun kültüründe yetişmiş, o değerleri mutlak bilmiş, başka bir olasılığı dahi değerlendirememiş insanları alıp da Batı Avrupa'ya koymak, o insanların akıl sağlığı ile oynamaktır. Almanya'daki ilk nesil Türklerden de görüleceği üzere, böyle bir eylem, üzerinden atlamaları imkânsız olan bir uçurumun önüne insanları dikip "e hadi atlayın bakalım", diyerek alay etmek, acımasız olmaktır. Sonra neden bu halk delleniyor.

Peki ne yapacağız? Cevap basit. Kaydıracağız. Açıklayayım ama öncelikle şunu belirtmeli: bakın şimdi alınmaca gücenmece yok. Sanıyorum artık Türkiye'de dindarlar bu tip hakikatlere kayıtsız kalabilecek olgunluğa ve güce ulaştı. O halde, malumu ilam edersek, Türkiye'de Türkiye'de olmaktan, bu kültür içinde yaşamaktan, bu insanlarla yaşamaktan soooooooooooon derece mutsuz olan insanlar var. Bu onların suçu da değil. Garibanlıksa onlar da gariban. Zencilikse onlar da zenci. Nasıl ki alır göçmeni İsveç'e koyarsan adam "varlık içinde yokluk" çekerse, aynı şekilde alır İsveçliyi de Ortadoğu'ya koyarsan, adam “varlık içinde yokluk” çeker. Varlıkla nereye vardığına bağlı. İnsan yokluk içinde bile çokluk bulabilir eğer insan o yokluğa ait ise. Şimdi yokluk, çokluk filan diyorum ama bunları artık kırıcı olarak algılamıyoruz bakın. Benim çokluğum bana, senin çokluğun sana. E senin çokluğun nasıl ki bana yokluksa, senin yokluğun da bana çokluk olarak gelebilir. Farklı kültürler ile yaşayacaksak bunlara alışmamız lazım. Herkes alkol alıp cozutmakta çokluk bulmak zorunda olmadığı, dahası bulamadığı gibi, namaz kılmanın, Allah’a inanmanın da çokluk ifadesi olmadığının farkına varsak iyi olur zira dünyada halihazırda Allah’tan habersiz milyarlarca insan yaşamakta.

Ne dedik, kaydırıyoruz. Bu yanlış yerde doğmuş, çıkıp iki bira içmek, eğlenmek, kutsallarla oynamak, erkekleri elinde madara etmek varken, abdest almak, namaza gitmek, tenini örtmek zorunda kalan insanları (bakın ne dedik alınmaca, kendimizi aşağılık hissetmece yok, olanı olduğu gibi söyleyecek kadar gururu olmalı artık her iki tarafın da) alıp Batı'ya kaydırırken, göçmenleri, akıl sağlıkları ile oynamadan, alıp Türkiye'ye yerleştiriyoruz.

Dünyaya savrulmuş varlıklar olarak, hiçbirimiz evimizi seçmiyoruz maalesef. Batı Avrupa'da yaşamak isteyen adam ne kadar masumsa, kadın teni görmeden yaşamak isteyen adam da o kadar masum olmalı, sanıyorum. Teoride yani. Bilemiyorum. Düşünüyorum bu aralar. Paradigmamda yarılmalar var. Kaydırmak tek çare gibi geliyor bana.

Bu güzel projeyi üzerinde çalıştığım yeni bir ilahiyat girişimi ile bitirmek istiyorum. Dünya biliyorsunuz bir küre, biri bu küreyi eline aldı ve salladı da salladı, salladı da salladı... Biz bu dünyanın sakinleri de bu hengâmede oradan buraya savrulduk. Evimizden, yatağımızdan, sevdiceğimizden olduk. Bir rastlantısallığın içinde kavrulduk. Almanya'da doğması gereken gitti Sibirya'ya savruldu, Sibirya'yı özleyen, soluğu Kaşmir'de aldı, falan filan... Kim bunu yaptı, kim dünyayı karıştıracak güce sahip derseniz. Elbette Tanrı bunu tanrı yaptı. Neden yaptı derseniz, ona hiç girmeyelim çıkamayız. Kaydırmaya odaklanalım.

Farklılıklara Saygı


Son bir kaç gündür Isveç'teydim de, göçmen krizi ile ilgili olarak çok basit bir gerçeğe dikkati kolundan tutup çekesim var. Isveç, malumunuz, Avrupa'nin en yüksek standartlara sahip ülkelerinden biri. Tabii "yüksek standart" derken biraz daha açiklayici olmak lazim saniyorum, zira para ise ayni para Arap Emirliklerinde de var. O halde bu Arap kardeşlerimiz de "yüksek" standartlara sahip mi diyeceğiz. Para insanı Schengen'e sokabilecek kadar yükseltebilir mi sahiden?

Yüksek, alçak, falan filan... Kelime seçmekten konusamaz duruma gelmeden, kisaca söyle açıklayayim durumu: yüksek standart ile kastim yalnizca para degil, "para + özgürlük." Bir zamanlar biz de inanmis idik, misal, zenginlesen müslümanlarin ayni zamanda özgürlükçülesecegine... Ama birçok konuda oldugu gibi bu konuda da müslümanlar bizi haksiz çikardi. Bu durumdan bir ders almalı. Tüm insanlık olarak. Bunu fiyatı uygun olunca alıcaz. O zamana kadar, yahu senin o "özgürlük" dediğin nedir ki diye soranlar olcaktır.

Kanimca, 2016 yilinda toplumlar  su "olgunluga" eristi, erişiyor, ve de erişmeli. Artık Islam ülkelerinde özgürlük yok deyince, alinmaca gücenme olmasın. Domatese sen kırmızısın deyince domatesin kalbi kırılır mı? Insanlari gerizekali yerine koymaya gerek olmadigi gibi, hiçbir toplumun özgür olmasina da gerek yok. Anliyorum, birtakim insanlar bu çeliskiyi, "özgürlük diye bir sey," diyerek, ya da diğer bir deyişle, "madem tüm toplumlar özgür olamiyor, o halde neden özgürlük aslinda yokmus gibi davranip hepimiz kardesce yasamiyoruz, oley,", seklinde bir strateji izleyerek çözmeye çalıştı. Elbette, Batı'da entelektüel anlamda hegemonya kurduklari için kimse de çikip "yahu bu adam yedigi ekmege neden yok diyor" diye soran da olmadı, olamadı. Ne var ki, müslümanlar her seferinde, o ekmeğin varlığını ortaya koyabilmek için ellerinden geleni yaptı. Ve kanımca başarılı da oldular. Bugün müslümanlar, tüm çılgınlıkları ile, hegemonya nedir bilemeyecek kadar hegemonyanın ta kendisi olmuş Batı aydınını suratına ne mal olduklarını haykırdı. Duyan Zizek gibi üç beş kişi var henüz. Gerisi Ortega'nın anlattığı gibi, şımarıklık içerisinde, postkolonyaaaalizzm, fluuuuxxxxx, falan filan şeklinde yarattığı neo-intercultural-burjuva ahlakıyla kendini tüketiyor.

Neyse, demek istedigim su: sene 2016 herkes herkesin ve dolayisiyla herkes kendinin ne oldugunu çok iyi biliyor. O nedenle Arap cografyasinda özgürlük yok deyince, alinmaya gücenmeye gerek yok - ki zaten alinan da Arap degil. Bundan en çok alınan kim diye bakıyorsun, yine Batılı aydın. Çok garip bir durum ya. Buram buram hegemonya koktuğu için kokuyu alamıyor olabilirsiniz. Özgürlügün reddi, kadinin kapanmasi filan bunlar saygi duyulmasi gereken farkliliklar; "hepimiz çok farkliyiz" deyip de unutturabilecegin, göz ardi edebilecegin, aslinda yokmus gibi davranabilecegin şeyler değil ki.

Yani, farkli kültürlere saygi duyan biri olarak diyorum ki, Islam cografyasina demokrasi verirsen alir diktatörü lider yaparlar. Eger kendini o evrensel degerlerden kurtarabilirsen, görürsün ki, bu ifade gerçegi oldugu gibi ortaya koydugu gibi ayni zamanda bir saygi ifadesidir de. Bunu göremeyecek kadar körsen, rica ediyorum, başımıza kimliklerin heterojenliğidir, deli fluxlardır, manyak instabilitelerdir bunları çıkarıp insanı lüzumsuz yere yorma. Mevzu bu değil. Şimdi sen müslümanin etek giyen bir kadin görünce kizip dellenmesine saygi duyamiyorsun diye, müslüman sana saygi duyup, etek giyen kadin görünce dellenmeyi birakacak diye bir sey, maalesef ki, yok. Üzgünüm. O perde sona erdi. Simdiki perdede, kültürleri farkiliklari ile olduğu kabul ediyoruz, bize benzedikleri ölçüde degil. Kral çıplak bile değil, bak. Kral yok diyorum.



Gelgelim, Isveç'teki göçmenlere. Durum fena. Ama niye fena, unuttum ben. Araya başka bir mevzu girdi. Neyse kısfmet ise, bir ara ona da dokkunuruz.

Aşk filan...


Yurtdışında yaşamak, farklı sınıflar ve kültürler arası postkolonyal durumlar, yanlış insanları tanımaktan kaynaklı bir birtakım farklı nedenler, falan filan, derken "aşk" hakkındaki fikirlerim epey değişti tabii. Eskiden de kısa yazamazdım; dedikleri gibi, kısa yazacak kadar zamanım hiç olmadı ama, felsefe eğitimden sonra hepten konuya dahi giremez oldum. O nedenle aslında yazmak isterdim, nedir bu değişim ama çok uzun olur. O nedenle bir kısa giriş yapayım.

Batı Avrupa'da yaşamanın aşk üzerindeki en büyük etkisinden bahsedeyim. Ben size sıradan bir örnek vereceğim, bundan genelleyeceğiz. Araya bir parantez açayım, bunları Türkçe yazmamdan kaynaklı bir problem var. Türk insanı (Türk insanı dedim diye kişisel algılamayın Ortadoğu insanı da diyebilirdim), ne diyorduk, Türk insanı "telos"u olan bir varlıktır. O "telos", hepimizin bildiği gibi cinsellik ve sekstir. O nedenle, Türkçe dilinde ne yazarsan yaz, literatürde "double bind" denilen olaya kurban gidersin. Bu ne demek? Şu demek, ben burada aşk üzerine ne yazarsam yazayım, satırlarımın varmak istediği yer, Türk'ün zihninde, o malum "telos" olacaktır. Hatta ve hatta aşk üzerine yazmasam bile o olacaktır, da neyse...

Uzatmayalım, örneğe geçelim. Bizim burada fakültenin alt dönemlerden aşırı güzel, soğuk, mesafeli, varlıklı ve varlıklı olduğu da her halinden belli bir kız var. Benden 5-6 yaş küçük. Benim bu cimcimden neden hoşlandığım konusu çetrefilli. Mesela hiç görmediğim ama aşık olduğum bir kadına benziyordur mesela. Kısfmet olursa bir gün de bunun psikanaliz ve postkolonyal analizini yaparız. Şimdilik gönül bu kondu, deyip geçelim.

Ama geçirmezler.

Bizde gönül her ne kadar, ne kadar imkansız yer varsa bulup oraya konsa da, bu gönül nedensiz yere imkansız yere konmaz. Bu önceki cümle bir garip oldu. Şunu demek istedimdi: Biz sever isek, bir neden uğruna severiz ağalar, bir fikir uğruna, bir problemi çözmek için, severiz. Önce fikir gelir, sonra kadın. Yani önce kadını sevip de, sonra neden onu sevdiğimizin anladığımız olmuş mudur -- düşünüyorum, sanırım olmuştur. Ama sonradan neden onu sevdiğimizi farkına vardığımızda, aslında onu sevmeden, onu sevmemize neden olacak koşullara sahip olduğumuzu da anlarız. Biz böyle insanlarız işte. Yalandan korkmayız, yılandan korktuğumuz kadar.

Çok önemli tiyolar verdim aslında. Örneğe döneyim. Bu cimcime ben bir buçuk yıldır ufaktan yazılmaya çalışıyorum. Ama sorunlar var. Amacım bu sorunları anlatabilmek.

Nedir bu sorunlar? Tabii ki, dakika bir gol bir, Türkiye. Cimcim benim Türk olduğumu biliyor. Bu nasıl bir "bilme" biçimi peki? Sorun burada. Aktif olmadığı ortada, çünkü kız beni tanımadan beni tanıyor. O halde pasif olmalı. Aynen. Açın şimdi detay istiyorsanız Husserl'in Pasif Sentez derslerini okuyun. Ben garbın afakı çelik zırhlı duvarlarla sarılmışcasına devam edeceğim bildiğim dilden.

Benim güzel, karanlıkta gökkuşağı gibi parlayan cimcimim (kendisine bunu dedim ama bu bile faide etmedi), beni tanımadan beni tanıyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Şu şekilde.

Bir insanın bir diğerini sevebilmesi için gerekli koşullar vardır. Olmayaydı, hepimiz birbirimizi severdik. Pis bir ortam olurdu. Bu koşullar nasıl oluşur, nasıl belirlenir? Şimdi benim ile cimcimim arasındaki postkolonyal durum şunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor ki, bu koşulların oluşumunda akıldan çok phantazi var. Fantazi demedim, phantasy, dedim. Fenomenolojik bir terim bu. Boşverin detayını. Bu kız beni sevmeden önce - sevebilmesi için -, phantazi dünyasında benim bu kız için albenili olmam lazım. O bile olmasa, nört olmam lazım. Gel gör ki, hemen hemen her Avrupalı gibi, Türk diyince bu cimcimciğimin hayal gücünde de beliren, abdest, namaz, bomba, sakal, vahşet.. olduğu için, ben phantazi açısında hükmen yenik başlıyorum.

Şimdi elbette, ben "o Türklerden" değilim; bunun o da farkında. Olmasa zaten muhabbet başlamazdı bile aramızda; ama ne ölçüde farkında olsa da, tam bir karar verememe durumu var. Buna postkolonyal literatürde "mimicry" derler, kendisini çok severler. Yani benim varlığım, kızı ürkütüyor; neden? Çünkü karar veremiyor? Buna da "ambivalence" derler. Uzatmayalım.

Şimcik, bu hikayede mühim olan ben ve benim imkansız aşkım değil tabii. O da mühim ama, o sizin derdiniz değil. Bu hikayede mühim olan, bir "aşkın" oluşumu, ve koşulları; ve bunların ne kadar da insanın kendisinden bağımsız şeyler olduğu.

Yani şunu diyorum, şimdi biri birini sevince, o arada gelişen sevginin gelişebilmesini mümkün kılan koşullar aşkın aslında çok da abartılmaması gereken bir şey olduğunu söylüyor. Neden? Çünkü aşkta senin ve benim kim olduğumuzun pek bir önemi yok aslında. Aşk her zaman phantaziyle başlar. Misal benim gerçekte kim olduğumun pek önemi yoktu cimcimim için. Sorun bu olsa, dersin ki, "e o zaman gerçekte birbirinin kim olduğunu bilenler mutlu olur." Sorunu anlatamadım. Sorun bu değil. Sorun şu. "Gerçek ben" diye bir şey yok.

Şimdi eğer o kız beni sevseydi, sevdiği adam, elbette benim olduğum adama denk gelmeyecekti. O phantazi dünyasında bir erkek yaratacaktı, ve onu ben sanacaktı. Ben "o adama", en yakın adam olacaktım. Şu an olamadım. Aramızda abdest filan girdi. Bu nedenle, aslında o adam olmadığımı kanıtlayabilecek koşullara dahi sahip olmadım.

Aşk yok diyorum yani. Phantazi ile gerçek arasında bir kurgu var; bu kurgu senin şahsi oluşumun değil. Heraklitus, diyor adam, Kant'ın sorunlarını dert edebilir miydi? Edemezdi. İnsan da kendi sorunlarını dert etmiyor. O sorunlar "içinde" dert ediyor. Sorunu seçen o değil. Sorun ona gönderilmiş.

Seveceğim kadını ben seçmedim. Oldu bitti. Bir gün baktık ki, bu bünye, birtakım kadınlardan hoşlanıyor. 13 yaşında oturup kurgulamadım ki ben bunu. Şimdi eğer ben seveceğim kadını seçmiyorsam, zaten seveceğim kadın da hiçbir zaman phantazi ile gerçek arasında yarattığım o imajin orijinali olamayakca, - orijinal yoksa - sevmek nedir yani? Aşk mümkün müdür?

Bu zihniyetle, tek gerçek aşk Bergson'cu bir kafa ile, aşka hayır, demek, seni zorla birilerine aşık eden bu pasif senteze, bu bedene karşı koymak.

Cinselliği de artık nasıl karşılarsınız bilmiyorum.

Size yaşadığım şehir Leuven'in een mutsuz adamını anlatayım. Ama önce biraz Leuven'i anlatayım. Leuven, yeri yurdu belli bir ütopya. Küçük, çember şeklinde "ring" denilen üç - üç, toplamda altı şeritli bir yolla çevrelenmiş, Hegel'in "hakiki sonsuzluk" fikrini hatırlatan bir çember. Bu çemberin alametifarikası, kendine yetebilmesi. Çok garip bir şehir bu Leuven. Bırak 20 dakika ötesindeki "Brussels Nord" denilen Ortadoğu'dan hallice güzide beldeyi, komple bu dünyadan uzakta bir şehir adeta.

Ne anlamda dersen, şöyle anlatayım. Küçük bir şehir olmasından kaynaklı son derece "beyaz" ve dolayısıyla standartları yüksek bir şehir Leuven. Öyle ki, insan bilhassa Türkiye'den döndüğünde, gezegen değiştirmiş gibi hissediyor. Standartlar diyorum. Kimi standartlar vardır birbiri ile karşılaştırırsın -- bir amaca hizmet eder; ama kimileri vardır, karşılaştırma yapma ihtiyacı bile hissetmezsin --- öyle uzaktır bu ikisi birbirine. Leuven, dünyanın büyük bir kısmına kıyasla tam da ikinci şekilde karşılaştırılamayacak bir şehir. Elbette Avrupa'da Amerika'da Leuven'den çok daha güzel şehirler vardır. Anlatmak istediğim, kimin daha güzel veya çirkin olduğu değil. Bilakis, Leuven'i farklı kılan bir iddiasının olmaması.

Leuven, iddiasız, lokal bir şehir. İnsanları da öyle. Leuven, var olmak için - ki burada postkolonyal anlamda "merkez/metropolis" olmayı kastediyorum - çırpınan, bunu arzulayan bir şehir değil. Leuven'in hırsları yok; bırak kendi haline, aynen bu şekilde bu şehir dünyanın sonuna kadar devam eder. Leuven'i Leuven yapan, insanı en çok gıcık eden ama aynı zamanda hayran bırakan özelliği bu kanımca.

Öyle iddiasız ama iddiasızlığı içerisinde iddia yaratan bir şehir ki, insanın elinden gelen bir şey yok. İddiası olmayan birine meydan okumayamazsın ki... Leuven, meydan okumana izin vermiyor. Leuven, kendi halinde akıp gidiyor, kimse onun umurunda değil... Leuven'in kendi standartları var, bir tek taktığı onlar. Ne bir metropolis küstahlığı var, ne de bir köy rehaveti. Arada bir yerde, garip bir şehir.

Sorun şu ki, bu sistemi, bu "hakiki sonsuzluğu" koruyabilmek de öyle kolay değil. Metropolisi metropolis yapan, kendini kirlenmeye açmasıdır. Leuven açmıyor. Açmıyor ama kapamıyor da; Leuven insanı hep o arada bırakıyor. Ne içine alıyor, seni o sonsuzluğun bir parçası olmaya davet ediyor. Ne de dışarıda bırakıyor, sen buraya ait değilsin, git buradan diye yüzüne kapıyı kapatıyor. Leuven, değişik bir fenomen. Neden beni dahil etmiyorsun bu sonsuzluğa diye insan kızamıyor da. Kirlenmek, güzeldir; eyvallah. Ama Leuven insana bunu sorgulatıyor. Belki de, kirlenmemeli bazı şeyler dedirterek, insana kendini sorgulatıyor. Leuven, bela bir şehir. Bela çünkü, hiç bela yaratmıyor. Hep gülümsüyor, çok da güzel gülümsüyor, ama gülümsemesi tamamen bir mesafe yaratmak üzere kurulu. Kıyamıyorsun iki laf edip "şu güzel ortamı bozmaya." Ettirmiyor da zaten. O kapının eşiğindesin unutma. Neyse, kısa kesip, bu şehrin en mutsuz adamına geçeyim.

Kendisi, az çok tahmin edebilirsiniz, dönerci. Ana sokakta, Leuven'in en ciks, en havalı kızlarının en sık (ki bu haftanın hemen hemen her günü sabaha kadar oluyor) takıldığı bar/disko arası mekanın hemen karşısında çalışıyor. Irak Kürdü. Yıllar önce gelmiş, 10-15 senesi var. O günden beridir, orada döner satıyor.

Şimdi. Teolojik açıdan bakacak olursak, yüce rabbim bizi eşitsiz yaratmış ki, atraksiyon dönsün. Yoksa, ne yabacağuduk koskoca dünyada. O nedenle, yüce rabbim, verdi mi tam vermesini bilir. Misal birine Suriye'de kafa kesen IŞİD'tan kaçacak, kelimenin tam manasıyla "hiç" olan bir hayatı uygun görmüş iken, aynı yüce rab, hikmetinden sual sorulmaz, Leuven'den alıp, Ortadoğu'da bir müzeye koysan Ortadoğu'nun son yüzyılda tüm müzelerinden topladığı hasılatı bir günde toplayacak kızlara, hem para veriyor, hem güç veriyor, hem eğitim veriyor... Her şeyi veriyor... O nedenle bence teolojik olarak hiç bakmadan, yolumuza devam edelim.

Şimdi, düşün. 10 yıl boyunca bir dönercide oturuyorsun, bir "hiç"sin ve bu 10 yılın heeeeeeeeeeer gününde birer "çok", çok fazla miktarda "çok" olan bu kızları izliyorsun. Öyle bir "hiç"sinki, çırıl çıplak cama otursan, "çok"lar seni görmez bile. O kadar çoklar ki sen hiç yoksun. Öyle bir durum.

Uykum geldi. Adamın deneyimini yeterince anlatamadım. Zaten o deneyimi yeterince anlatabilecek bir yeter de yok zaten. Yeter bile biter, bu hiçliğin yokluğunu anlatmaya. 10 senedir, hiç dokunamayacağın bir hayatı bir sokağın karşısından izlemek nedir yahu? Düşün ya. Ben kafayı yerdim. Fenomenolojik düşünüyorum, girdap gibi yemin ediyorum. O yanı başında, bizzat kendi gözlerinin karşısında olup biten o kadar imkan bu deli "çokluk," "bolluk" karşısında, bu kadar "hiç", bu kadar imkansız, bu kadar görünmez olabilmek... Olay sadece "karı-kız" meselesi değil. Olay çok daha büyük. O kızlar, aslında yatağa değil, hiçbir zaman ona açılamayacak olan başka bir dünyanın aslında olmayan kapıları. Anlatamıyorum. Kapı var ama yok. O kızlar, o adamın karşısında, her gün, her gece; o kızlar bir imkansızlığın imkanılar. O kızlar, her gün o adama, bir hiç olduğunu, kaybettiğini, oyunun bittiğini hatırlatıyorlar. Oyun ama bitmiyor. Çünkü zaten oyun bu. Bu adam nasıl bununla baş ediyor? Nasıl kafayı yemiyor?

Alışkanlık da var tabii ama bana sorarsanız, asıl neden, adamın imkansızlığı kabul edebilmiş olması. Yine teolojiye döneceğiz burada, yüce rabbimin bunu uygun gördüğünü kabul etmiş olması lazım. Durumun bu olduğuna ikna olması lazım. Yoksa size, bu insanlar sahiden dindar mı sanmıştınız? 10 yıl boyunca, hiçbir zaman ulaşamayacağı bir hayatı izlemek zorunda olan bir adam, ya şizofren olur, ya canlı bomba , ya da dindar. Yoksa ol-amaz. Anlatabiliyor muyum?

Ama bana sorarsanız, bu adam "hiç-biri." Leuven'in en mutsuz adamı o. Sakallı, kara kuru bir tip. Kendisini kandıramayacak kadar çok izlemiş o barı, o hayatları -- dindar olamıyor. Aklını kaybedemeyecek kadar her şeyin farkında -- şizofren olamıyor. İnsanları öldüremeyecek kadar da vicdanlı -- canlı bomba olamıyor. Bu adam "hiç-biri."

Ama devam ediyor. Neden mi? Sanıyorum tek bir nedeni var.

Hiç yoktan iyidir.

"Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin"


Hollanda'daki aşırı sağcı Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders'in söylediği "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" sözlerinin, yanlış topraklarda, yanlış bir kültürün içinde doğmuş bizlerde, Avrupa'daki hiçbir sol partinin yaratamadığı bir yankı yaratması, yani Avrupa'daki hiçbir, bize göre "gerçek özgürlükçü"nün dokunamadığı hasletlerimize dokunmuş olması, ortada yaşanmakta olanın birtakım lokal ezberlerle yaşayan Türkiye solcularının, Marksistlerinin "demek istediğim hem batıya kaçmak isteyip hem batılı ırkçıların sözlerini paylaşmak salaklık," şeklinde bir çırpıda savuşturamayacaklarının kanıdı olsa gerek. Çok uzun cümle oldu ben kurarken yoruldum, siz de okurken bir şey anlamamışsınızdır sanıyorum. Demek istediğim şu, Wilders'in söylediklerinin, biz Batılı Türklerin içinin yağlarını eritmiş, bizlerde "yahu sonunda biri hakikati söyledi" rahatlaması yaratmış olması, hala tarihi paralelliklerle/analojilerle okuyan Marksistler ve solcuların anlayamacağı bir sosyal duruma işaret ediyor. Bu klasik solcu-Marksistin varsayımı şu: "Dün zenciydi, sonra yahudi oldu şimdi ise müslümanlar 'ötekileştiriliyor'." Yani bu arkadaşın zihninde tüm ötekileştirilenler aynı mekanizmaya maruz kalıyor. Hani ötekileştirilenden çok ötekileştirme mekanizması sorunun asıl kaynağı, hatta tek kaynağı. Ana argüman bu ontolojik zemin. Ontolojinin ontik ayağı tamamen unutuluyor. Bu elbette büyük bir rahatlık sunuyor - kafa yormaktansa, dün de oldu bu, diye salla gitsin. Ne var ki bu çeşit bir indirgemecilik, bugün tam şu anda yaşanan sorunu tüm nüansları ile anlamamızı engelliyor. Durum şu: Hayır, bugün yaşanan sorun dün de yaşanmadı. Bugün dünyadaki müslüman ve İslam sorunu, ne siyah tenli insanın ırk sorunuyla aynı, ne de Yahudi'nin soykırımı ile. Bizim postmodern/postkolonyal sorunumuz tamamen bize ait bir sorun, geçmişe değil. Bu şu demek, eğer Wilders çıkıp da "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin" diyorsa ve bu söylem, bizde sahiden bir karşılık bulabiliyorsa, hemen sorunu "ötekileştirme" tarihine eklemeden önce bir durup düşünmeli, belki çağın müslüman-İslam sorununda kendine özel başka faktörler vardır.

Amacım Wilders'i savunmak değil - ki zaten bu Marksist-solcu zihniyetin karşı çıktığı da Wilders'in söylediği değil. Adam, "Türkler bu ülkeyi terk etsin" demiyor, dikkat edersen. Arada bizim için küçük ama Sağ için çoook büyük bir ayrım var. Adam diyor ki, "Diktatör Erdoğan'a oy verenler Türkiye'ye gitsin." Yani bu şu demek Avrupa'da "aşırı Sağ" artık çok büyük bir nüansı kurabiliyor ve dahası iddia edildiği üzere "ırkçı" bir söylem tutturmuyor. Yani Avrupa sağcısı, eğer ırkçı ise bu ancak kültür düzeyinde bir ırkçılık olabilir - ki buna da "ırkçılık" demek ne kadar doğru, bilemiyorum. Avrupa sağının bu ayrımın farkına varabilmiş olması ve "Türkler" değil de, "Diktatör Erdoğan'a oy veren Türkler" diyebilmesi, Sağ'ın Sol'dan çok daha fazla yol alabildiğinin ve gelecekte de dah çok güçleneceğinin kanıdı olsa gerek. Zira bu çok varoluşsal, postmodern ve Schmittian bir ayrım.

Neyse, ben şahsen bu söyleminde Wilders'e hak veriyorum. Neden? Çok basit bir nedeni var. Biliyorum ki ve tüm Avrupa ve dünya da biliyor ki Erdoğan'a oy veren o halk eğer Hollanda'da çoğunluk olsaydı ve gücü eline geçirseydi, Holladalıya hayatı zindan ederdi. Bugün Hollanda'nın mükemmel olmasa da onlara tanıdıkları hiçbir özgürlüğü, Tayyipciler, Hollandalılara tanımazdı. Bunu herkes biliyor. Sen de biliyorsun. Ben de. Ve işin inanılmaz tarafı, Wilders gibi en aşırı sağcı adam dahi bunu artık tüm Türkler üzerinden değil, "iyi Türkler" üzerinden okuyabiliyor. Ezberle gel hemen: "İyi Türk" - "Kötü Türk" diye ayırma diye tekrarla Batı'dan öğrendiklerini.... Kendi mutsuzluğunu herkese empoze etmek için elindeki hiçbir fırsatı kaçırmayan insana kötü demek, bir insanlık görevidir - eğer insanlığa bu kadar önem veriyorsan sahiden.

Kısaca, oturup her önüne çıkana "ırkçı" demeden önce artık bir durup düşünmek gerekiyor. Yükselen İslam, Sağ ve Sol şeklinde ayrılmış olan ve bugünün dinamiklerini asla yansıtamayan politik dengeleri bozuyor. Bugün, bugünde yaşanıyor; eğer bizler hasletlerini Yeşiller'de değil Wilders'de görebiliyorsak, demek ki geçmişin ezberlerinden farklı bir dinamik var ortada.

Nedir, nasıldır.. e o zaman Wilders'i mi destekleyelim.. Bunlar değil amacım. İşaret etmek istediğim bu geçmişin ezberlerinden, politik doğrularından kopmanın gerekliliği ve herkese ırkçı, faşist demeden önce, dünyaya, farklı diskulara tekrar bakma zorunluluğu. Ben son birkaç yıldır bunu yapıyorum ve sizin özgürlükçülük, adalet eşitlik gördüğünüz yerde dünyanın en büyük burjuvalarını ve mazoşist faşistlerini görüyorum. Kabullerinizi sarsın deneyim derim, zira gelecek sizin Sol ve Sağ'ınıza sığmayacak. Farklı bir meta-politik geleceği kuracak.

"Beyaz Adam" nefreti


Kendisi olabildiğince "beyazlaşmak" için çabalarken, baştan aşağı bir "beyaz adam" hayatı sürerken, ekmeğini "beyaz adam" nefretinden kazanan insanlar var. Bu 21. yüzyıl postkolonyal egolar günümüzün en karakteristik gerçeği bana kalırsa. Böyle bir varoluş biçimini tarihin hiçbir yerinde bulmanıza imkan yoktur - zira bu arkadaşlar, tamamiyle globalizm ve Batılılaşmanın eseri. Bu bitmek bilmez "beyaz adam = kapitalizm = saf kötülük" sayıklamalarında farkına varamadıkları, kendi seçimlerinin, hayat tarzlarının, hali hazırda savundukları argümanlar ile büyük bir tezat halinde olması. Bu ekseriyetle Marksist kişilikler elbette bu tezatın farkında değil, zira onlar, küçük dünyalarında Marksizmi sahiden Batı-dışı, beyaz-adam-karşıtı bir ideoloji olarak görebiliyorlar. Postkolonyal/Coloniality alanının en büyük buluşu, kapitalizm ve komünizmin aynı ham maddeden çıkan fikirler olduğunun farkına varması idi. Mignolo'nun çok güzel bir "decolonization" tanımı var, çevirmem gerekirse: "Dekolonizasyon, kapitalist ve komünist emperyal dizaynlara karşı bir cevap olarak çıkmış düşünme ve varolma ufkudur." Hatta eğer "beyazlık" ile Avrupalılığı bağdaştırıyorsak, benim iddiam şu ki: komünizm/Marksizm Avrupa'nın en "beyaz" ideolojisidir: zira metodolojik olarak, kapitalizm ile beyazlığı birbirine indirgeyerek, kendine tüm bunların üstünde ve ötesinde daha beyaz bir alan yaratır. Şimdi bu elbette demek değil ki, Batı eleştirilemez - susalım bir şey demeyelim. Benim eleştirim şu: Abartmamak gerekiyor. Elbette Batı'nın asimetrik bir üstünlüğü var; ama bu üstünlüğü gezegensel kabul ederek, bitmek bilmez bir olumsuzlama ile, bir yandan her şeyi ve herkesi Batı'ya indirgeyip, öte yandan, Batı yokmuş, Batı şeytanmış gibi davranmak, postkolonyal zamanlarda artık kimsenin yemediği tavırlar. 20. yy'da bunu yapardın ve takdir de toplardın: Vay anasını adam ne kadar radikal, ne kadar da başkalarını düşünüyor, ne kadar yüce gönüllü ve vicdanlı.. derlerdi hakkında. Ama sene 2015, mücadele artık Sovyet vs. Amerika mücadelesi değil: Artık insanlar farkında Sovyet de Amerika da aynı bokun laciverti olduğunun. Eğer bu "boku" savunacaksan, ki bence gayet savunulası bir şey, o halde kendini aziz gibi göstererek, yalnızca beğendiğin alanları alıp, kalanlarına "beyaz adam" diyerek bunu yapamazsın. Adama sorarlar, sen ne kadar sarısın, siyahsın... Senin sarılığın, siyahlığın nerede? Marksizm, beyaz adamın günah çıkarma oyununa dönmüş vaziyette. Onların kendilerinden nefret etmek için kullandıkları mekanizmaların bedelini üçüncü dünya ödüyor. Biz burada papağan gibi bu adamların "beyaz adam" nefretini ısıtıp ısıtıp İslamcıların değirmenine su götürüyoruz. Bu nedenle, Üçüncü Dünya'nın mücadelesi, Marksizm çıkışlı olmamalı - Marksizm maalesef kendini kendinden nefret ede ede tüketmiş beyaz adam ideolojisidir. Bize lazım olan, beyaz adam nefreti değil - onu bırakın İslamcılar üstlensin (ki birtakım Marksistlerin İslamcılarla bir olup kapitalizmi çökertme planlarını unutmadık - bir insan nasıl bu kadar pervasız/plansız/ikiyüzlü olabilir? Cevap: kendinden nefret ederek). Bize gereken beyaz adamı olduğu gibi kabul edebilen bir ideoloji. "Beyaz adam" (Avrupa) dünyanın farklılıklara karşı en açık olan toplumudur. Tam da bu nedenle zaten, içinden Marksizm gibi aykırı sesler çıkarabilmiştir. Bunun farkına varmadan, argümanları buna göre kalibre etmeden, kendinden nefret eden mazoşist solcuların masasına meze olmaya devam ederiz, biz üçüncü dünyanın aslında var olmayan insanları.

Müslüman veya değil


Tabii yurtdışında yaşamanın "güvencesi ve rahatlığı" var ama şahsen prensip olarak Türk veya değil, yeni biriyle tanıştığımda kendimi "Türkiye'denim ama müslüman değilim" şeklinde tanıtıyorum. Türkçe yazdığım için olayın Türk (veya Türkiyeli) kısmına yoğunlaşayım. Türkiye'de, o coğrafyada doğmuş olmasına rağmen, müslümanlık ile ilgi ve alakası olmayan büyük bir kitle var. Öyle sanıldığı veya yansıltılmak istendiği gibi marjinal bir kitle kesinlikle değil. Ne var ki, bu insanlar her ne kadar müslüman olmasa, ve bu durumun da tüm müslümanlar farkında olsa da, ben deyim varoluşsal, siz deyin toplumsal nedenlerle kendilerini müslüman olarak tanımlamak zorunda hissediyorlar. Sanki öteki türlüsü "ihanet" gibi geliyor. Halbuki eğer gerçekleri konuşursak ve olayı "ihanet" diliyle açıklamakta ısrar ediyorsak, gayet mümkün ki bu ülkeye asıl "ihanet" kendini müslüman olarak tanımlamak olabilir... Gelgelelim hiç bu saçma sapan ihanet-vatansever çatışmasına girmeye gerek yok. Durum son derece basit: Müslüman gibi mi yaşıyorsun ve dahası sahiden de müslümanlarla mı yaşamak istiyorsun; yoksa son derece modern ve Batılı bir hayat tarzı sürüp, zaten hali hazırda Türkiye'de yaşarken dahi müslümanlardan uzak mısın? Eğer ikinci durumdaysan, çıkıp da kendini müslüman olarak tanımlamanın ne sana yararı var ne de millete; bilakis, ait olmadığın bir kimliğe aitmişcesine pervasızca davranıp o kimliğe sahip çıkan insanlara da zarar veriyorsun; sonra adamlar dellenip IŞİD'laşıyor. Bu nedenle, prensip olarak biriyle tanıştığımda ben müslüman olmadığımı özellikle belirtiyorum. Bunun, kısaca, iki nedeni ve sonucu var. İlk olarak, müslüman olmadığımı belirterek, Türk'ün müslüman olmadan da yaşayabileceği şeklinde çok basit gerçeği utanmadan, saklanma derdi duymadan gayet "normal"mişcesine haykırıyorum. Yani, müslüman olmama olayını "normalleştirmeye" çalışıyorum. İkinci olarak ise, saygısızlık değil, aksine karşımdaki eğer kendini müslüman olarak tanımlıyorsa ona saygı duyduğumu, onun pratiklerine, gelenek ve göreneklerine inanmadığım için o kimlikten çıktığımı belirtiyorum. Bu tavır kesinlikle aşağılama filan değil, bilakis kimliğe saygı duyma tavrı. Ne var ki, bu şekilde bir "terkediş" eğer karşındaki müslüman da o kimliğe terk etmek istiyor ve fakat buna cesaret edemiyorsa, işte o zaman soruna neden oluyor. Bu tip müslümanlar İslamcı olarak tanımlanıyoruz. Neyse uzatmayayım, insan ne ise onu olduğu gibi haykırabilecek cesareti ve onuru kendinde bulabilmeli. Aynı pratiği feminizme de uygulayabilirsiniz. Eğer bir kadının kara çarşafa girmesini kabul etmiyorsanız, bunu açıkla söyleyim. Geleceğin ve günümüzün, Lacan tarafından paylaşılmış, çok basit bir motto'su var: "Arzunu takip et." Neyi arzuluyorsan, ne olmak istiyor ve ne isen bunu açıkça söyle. Birinin canı yanarmış, mütevazı değilmiş.. bunlar hep din ahlakı ve tam da bu nedenle sorunları baştan ve baştan üretmekten başka bir yararları yok.