Paradigma değişimi


Son bir yılda inanılmaz bir değişim yaşadım. Paradigmam bildiğin tepe taklak oldu. Elimden geldiğince, bir örnek vererek anlatmaya çalışayım. Yıllardır Avrupa'da yaşayan biri olarak, şu cümleyi gerek Türklerden gerekse Latinlerden, İtalyanlardan vs. kaç kere duyduğumu tahmin edemezsiniz: "Abi bu Belçikalılar, Hollandalılar, Almanlar, çok düz yaşıyor ya. Hayatlarında hiçbir hareket yok, dümdüz bir yaşam." Ben bu üç ülkede bulunduğum için bunlar üzerinden konuşuyorum ama olayın İsveç'de, Danimarka'da vs. de farklı olduğunu sanmıyorum. Oralara da gitseniz duyacağınız bu. Zira mevzu derin. Şimdi bu "azgelişmiş insanın dinamizme olan tutkusu"nu nasıl açıklamalıyız? Bu patolojik duruma farklı açılardan bakmak mümkün; imkanlar birden fazla olduğu için (her yerde ve her zaman olduğu gibi), olay daha çok kişinin bu durumu nasıl görmek istediği ile ilişkili. Daha teknik olarak, kişinin postmodernizm ile mücadelesiyle ilişkili.

Şimdi üşeniyorum detaya girmeye ama postmodernizm kavramını Öklid uzayında bir düzlem olarak düşünün, öyle bir düzlem ki bu, başı ve sonu yok, tüm uzayı ikiye bölüyor. Bir kopuş sanki. Misal bu düzlemi x-y koordinatlarına koyduğumuzu, iki boyuta indirgediğimizi düşünelim. Elbette bu düzlem, sonsuz bir çizgi olarak gözükecek. Şimcik, durum şu. Postmodernizme iki taraftan bakmak mümkün. İstersen kafayı hafif sola kaydırıp, üç boyuta girer kendine bir perspektif sunarsın, dilersen de aksi tarafa yatırır, kendini başka bir perspektifle karşılaşmış bir şekilde bulursun. Durum şu ki, bu iki perspektif birbirinden çok farklı; bu bağlamda postmodernizm, o düzlem, bir paradigma değişimini, neredeyse bir kopuşu ima ediyor. Kişi istediği tarafı seçebilir, ama iki taraftan birden bakmak imkansız; kişi seçmeli.

Biz, "abi bu adamlar çok boş yaşıyor" tayfası genel olarak, postmodernizme hala modern kafada bakıyoruz, yani diğer tarafa geçemedik. Peki nedir modern kafa ile yaşamak. Kısaca hümanizm'dir. Bizim için misal Belçika'daki bu hayat boş geliyor, zira hayatı "isimler" etrafında dönen bizler için, bu küçük coğrafyada tapabileceğimiz yeterince isim yok. O nedenle bir boşluk hissediyoruz. Yani bizim olayımız, Cartesian ego olayı daha çok. Etrafımızda dinamik yaratan minik minik egolar olmadan yaşamıyoruz. O herkesten üstün olma, kendinden bir şekilde söz ettirebilme, kalabalıklar arasında dikkat çekebilme arzusu, Amerika'nın bir uydusu olan bizim içimizde olan bir şey. Zira popüler kültür her daim bunun propagandasını yapıyor. Devamlı "isimler" yaratıyor. İnsan isimleri, üniversite isimleri, firma isimleri... markalar.. prestij... Herkes delirmiş bir vaziyette, Oxford'a, Harvard'a girmek için, bir kitap yazıp, bir film çekip dünyaya ne kadar da değerli olduğunu kanıtlayabilmek götünü yırtıyor. Tam bir "human-ist'lik. İnsana ve onun yarattıklarına tapıcılık; ve bu öyle bir raddeye ulaşmış ki, zavallı küçük egolar büyüyüp patlamak için sapık bir arzu ile yanıp tutuşuyor. "Küçük" olmak yetmiyor bizim gibilere.. Küçük olmak derken egosuz olmayı kastetmiyorum. Yalnızca totalize etme isteği duymadan, bunun mümkün olmadığını anlayarak yaşabilmek... Bizim içimizde dizginlenemez dünyaca ünlü bir "marka" olma arzusu var. O tahta oturup, herkesi ve her şeyi izleyebilme arzusu, ve daha önemlisi herkes tarafından izlenme arzusu... Kendi küçük başarısı ile gurur duyabilenler aşağılanıyor. Adam dünyasını küçük tutabilecek, bununla tatmin olabilecek kadar egosuz yaşabiliyor iken, sözde ego düşmanları tarafından en çok aşağılanan, hadsizlik ile suçlanan, o oluyor. Nereden baksan bir şizofreni.

Gelelim buradan mesela Belçika'ya. Bizim gibi post-colonial azgelişmiş egolar bu insanlara bakınca elbette boşluk görüyor, zira adamların kendine kurdukları küçük dünyada, büyük arzular beslemeden, mütevazı bir hayat sürebiliyor olmaları bize batıyor. Adamların öyle, "isim"lere ve "ism"lere tapmadan, kendin küçük dünyalarıyla yetinebiliyor olması, bizi öfkelendiriyor. Adamın bir Harvard'a, bir LSE'ye gitmeyi arzulamıyor olması, adamın kendi kendine, dostlarıyla, şehriyle ve "minik ve önemsiz" bağlantılarıyla ile kurduğu o otonom dünya bize bomboş geliyor. Bu o dünyayı kuranın boşluğunu mu gösteriyor peki? Elbette hayır, bu bizim kişisel haset ve bataklığımızı açığa vuran bir şey yalnızca. Ezilmişliğimizi, kendimize yetemiyor oluşumuzu, kolonize edilmişliğimizi haykırıyor...
Yani hala dünyaya o çizginin geride kalan kısmından baktığımız anlamına geliyor. Hala o metafiziğe mahkum olduğumuz, hala bir şeylere taparak yaşadığımız, büyük naratifler, büyük planlar olmadan yapamadığımız anlamına geliyor. Bunun da ekmeğini elbette kim yiyecek, Amerika ve İngiltere yiyor.

Benim şahsi düşüncem, eğer dünyaya buradan bakarsan gördüğün her yanlış aslında o yanlışlar silsilesini beslemektir. Hareket ettikçe, dibe gömüldüğün bir bataklık gibi. O düzlemin kestiği yerin gerisinde umut yok kısaca. Oradan ne konuşursan konuş, neyi eleştirirsen eleştir, sonunda eleştirdiğin şeyi beslemekten başka bir işlevin olmayacaktır. Hegelci ama sonu olmayan diyalektik, her şeyi içine alabilen bir girdap adeta.

Bu demek değil ki, bu ülkelerde yaşayan bu insanların sorunu yok; hayır, elbette var. Ama bu sorunlar o çizginin gerisinden görülebilecek, o çizginin gerisinin diliyle formülize edilebilecek şeyler değil. Yani bu adamların sorunu "abi bu insanlar çok boş, düz" yaşıyor değil. Bir sorun varsa o bizim içimizdeki o en yükseğe, her şeyi açıklayabilen tek teoriye, herkese hükmeden o tek yüzüğe olan arzudur. Sen Anglo-sakson kültürün yarattığı onlarca "efsane" okullardan, kurumlardan birine girmek, o efsane isimlerden birinin altın dokunuşuna mahzar olabilmek için götünü yırtarken, Continental adamın küçük dünyasında tüm bunlardan uzak bir şekilde, mutlu olabilmesi, kısa ve net bir şekilde, o adamın suçu değil. Overproduction ile düzleşen dünyanın gidişatı da bu yönde artık.. Ufak ufak o "isimlerin" çöküşünü, yokuluşunu izliyoruz. Dünya yerelleşiyor.. İnsanlar birbirine yetmeye alışıyor, bununla yaşamayı öğreniyor.

Modern kafalar hala totalize etme, her bir boktan herkesten derin anlamlar çıkarma peşindeler tabii.. Ama dirhem dirhem yok olacaklar. Ha tabi bu demek değil ki, anlam çıkarmayacağız, bu da modern kafanın postmodernizmi anlama şekli. Fark şu: çıkardığın anlamı kendi küçük dünyan ile sınırlı tutabilecek misin? Kendi küçük dünyanın artisti, yazarı, komedyeni, filozofu olabilecek misin? Bununla yetinebilecek misin? Filmlerini, kitaplarını, kuramlarını, sanatını tüm dünya izleyip, okuyup, değerlendirip seni allayıp pullamadan da, film, kitap, kuram üretebilecek misin? O içindeki totalize etmek, en büyük olmak için yanan arzuyu dizginleyebilecek misin? Kendine, dostlarına, sevgiline, ailene yetebilecek misin?

Eski Marksist/solcu ütopyalarımdan tamamen arındım bayağıdır. Artık, yerel bir dünyanın hayalini kuruyorum. Tek bir foundation ile eklemlenmemiş, diyalektiği aşmış bir dünya. Milyonlarca insanın LSE'ye, MIT'ye girebilmek için, kendini de bilmediği bir güç tarafından, götünün yırtılmadığı bir dünya. Edebiyatçıların, müzisyenlerin, yönetmenlerin Nobel, Grammy, Cannes neyin aldığı değil, küçük otonom dünyalar arasında ozanlar gibi gezerek, hayatı hayatın içinde yaşadığı bir dünya. Yalnızca "dahilerin" değil, herkesin ürettiği, kimsenin kimseden üstün olduğunu iddia etmeden herkesin kendi meşrebince şair, edebiyat, yönetmen olduğu bir dünya.

Sene olmuş 2015, okunacak, izlenecek, dinlenecek şeylerin sonu yok artık. Her hayat eksik, her hayat tamamlanmamış. Buna derin bir melankoli kaynağı olarak da bakabilirsin, inanılmaz bir zenginlik, son derece değerli bir fırsat olarak da. Dediğim gibi o çizgiye hangi taraftan bakmak istediğine bağlı.

İmkansızlık


Her yaz ile birlikte, Avrupa devasa bir tatil köyüne döner; insan bir daha vurulur Avrupa'ya... Sorunsuz, kusursuz bir köy değildir elbette burası.. Zaten insan kusursuz olana değil, umut vaat edene aşık olur. Kusursuz olana taparsın ancak... Tapmak da bir sevgi biçimi değildir. Zira sevgi, emek vermek, birlikte denemektir; yeni bir şeyler icat edebilmenin imkanıdır, hakikate olan yolculuktur... İmkanın olmadığı yerde, sevgi de olmaz. Avrupa, imkan demektir. Amerika'nın, Çin'in, Rusya'nın ve sefil Ortadoğu'nun arasında hala umut aşılayabilen, başka imkanlar da var, diyebilme cesaretini gösterebilen küçücük bir kıtadır. Bizde yoktur böyle bir sevgi. Zira bizde tapılır; kör kütük, aklı kapayarak, mantıksızca, neden taptığını da bilmeden, emek vermeden, birlikte denemeden, tahakküm altında karanlık bir ibadet anlayışı vardır. İşte tam da bu nedenle umut da yoktur. Umudun olmadığı yerde değişim de yoktur. Yüzlerce yıl hüküm sürersin, medeniyete, insanlığa verecek hiçbir şeyin olmadan tükenir gidersin. Ardında yalnızca kafa kesen barbarlar kalır. 

Yaz gelince, Avrupa devasa bir tatil köyüne döner. Güler yüzlü insanlar, yüzlerce yıllık kiliselerin o ihtişamlı cüsselerinin yarattığı gölgelerin altında oturup biralarını, kahvelerini içerler... Güzel kızlar bisikletleriyle "tehlike" yaratır ama kimse sesini çıkarmaz... Hiçbiri kusursuz değildir elbette bu insanların, ama hepsinin kusurlarını tartışabilecek asgari miktarda aklı vardır. Hepsini (hemen hemen diyelim) daha iyi bir dünya için ikna edebilmenin imkanı vardır. İnsan da en nihayetinde zaten imkanı sever... 

Sonra döner Ortadoğu'da yaza bakarsın. O mutsuzluğa, o gerginliğe, o endişeye.. İçindeki kötülüğün yüzünü esir aldığı o meymenetsiz erkeklere, erkek doğmuş olmamak bir utançmışcasına sarıp sarmalanmış kadınlara... O tüm ethosu avcuna almış kötülüğe, tahammülsüzlüğe, köleliğe... Ama en beteri de, o imkansızlığa döner bakarsın. Böyle yaşamanın kültür belletildiği, tek suçu tamamen bir rastlantı eseri Ortadoğu'ya savrulmuş o insanlara bakarsın... O umutsuzluğa bakarsın... Koskoca bir yazık, denilebilir yalnızca, İslam'ın, İslamcıların bu güzel coğrafyayı, kimseden bir eksiği olmayan bu insanları getirdiği hale... Bu imkansızlığa, umutsuzluğa... Yalnızca yazık...

Sağ ve solun iflası ve İslam


Bu sefer de Allah'ın İslamcıları Avustralya'da terör estirmiş. Yemin ediyorum, inanılmaz bir durum ya. Öyle bir din düşün ki, ismini duyunca akla kan, şiddet, zulüm, barbarlık, cahillik, kötülük gelsin. Böyle bir şey olabilir mi, böyle bir din olabilir mi? Oluyor, hem de milyonlarca inananı oluyor. Peki bu milyonlarca inanan, dünyada artık eşitlenmiş olan İslam ve şiddet karşısında ne yapıyor: "Batı'nııın oyunu buunnlaaaaaaar" diye ağlıyor. Milyonlarca insanın, "Allah-u Ekber" kelimesini duyunca patlama, silah sesi ve bilimum şiddet olayı beklediği bir dünyada, müslimlerin tek yaptığı tüm gün "batıı yapıııyooor" diye zırlayıp, sonra, sözde o Batı'nın onlara yaptırmakta olduklarını yapmaya devam etmek. Komik olsa gülersin, ama milyonlarca insanın hayatının içine eden ve dahası dünyanın da önüne tıkamış bir gerçek bu. Onlarca, yüzlerce bölüm açmışlar siyasetle, politika ile filan Ortadoğu'nun bu halini araştırıp, bir çözüm filan arıyorlar. Halbuki siyaset/politika sebep değil sonuçtur. Sorunu arıyorsanız bence psikoanalizde aramak lazım: zira açık ki bu coğrafya derin bir nevroz içinde yaşıyor. Gerçeklikten kopmuş ve bu kopukluğu, bu kopma halini, kültür ve farklılık sanıyor. Yahu insan bir sorar kendine, kadını kapatmanın, içkiyi yasaklamanın, farklı olan ne varsa başını ezmek için her an ve her daim etrafı izlemenin neresi farklılıktır ya? Nerede İslam'ın o "indirgenemez farklılığı/ötekiliği"? İslam'ın içinde "aşılmamış," deneyimlenmemiş olan o sıradışı farklılık nedir? Var mı böyle bir şey? Valéry'den bu yana Ortadoğu çok değişti de biz mi atladık?

İslam bir din olarak uhreviyetini kaybetti. Avrupa'da bir avuç gereksiz solcunun post-ikinci dünya savaşı farklılıklara saygı fetişizmi sayesinde hala kendini koruyabiliyor. Ama İslam sağ olsun, her geçen gün yükselttiği barbarlık seviyesi ile bu bir avuç solcunun da desteğini giderek kaybediyor. Dünyadaki çıkmaz da zaten, sağ ve sol dikatomisine sıkışmış politika artık dünyada olan bitene cevap veremiyor. Sol çaresiz bir şekilde, İslamcılık arkasında Amerika, Batı, emperyalizm bulmek için çırpınıyor ama artık bu masallarla kimseyi uyutamıyor, uyutamıyor çünkü Foucault'nun dediği gibi bugünün sorunlarına geçmişin tespitleri ile çözüm bulamazsın. Bu nedenle sol da sağ da bu İslamcılık saçmalığı karşısında cevap veremez durumda; gelgelelim daha acısı Avrupa'da, sağ'ın artık daha kaale alınır bir hale gelmiş olması. Öyle ki, Ranciere öfkesinden Fransız sağcılarına "idiot" diyebiliyor. Onlar öyle olabilir ama dikkat çekici olan bir solcunun bir sağcıya hakaret edebilecek kadar çaresiz bir duruma düşerek avamlaşmış olması, hem de Ranciere gibi bir adamın - zira normalde bunun tersinin olmasını beklerdik. Bu konuda en umut veren isim Zizek - ki bu da Zizek'in Avrupa'nın kalbinden (o "üç büyüklerden") gelmediği için olan biteni daha rahat görebilmesiyle mümkün - yani yeteri kadar Avrupalı olmamasıyla.

Hasılı, ne sağ ne de sol bugün bitmiş tükenmiş bir din olan İslam ve peşinde sürükledikleri hakkında ne yapacağını biliyor. Bir kısım hala "farklıklara saaygı, kapitalizm öcüü" diye teletabilik ve yüzyllık ezberlerle zaman öldürürken, öteki kısım hala yüzyılların "biz avrupalıyız biz üstünüz" megalomanyasını döndürüyor. Olan kime oluyor, sana bana ve Ortadoğu'da doğmuş bulunmuş tek emeli insanca yaşamak olan milyonlarca insana oluyor.

Bu değişir mi, değişir. Ama zor görünüyor.

Badiou ile Aşk ve İmkanlar üzerine kısaca


Badiou reis, aşkın hesaplanamaz, garanti edilemez bir "tesadüf" ile başladığını ve akabinde bir "hadise" yarattığını söyler. Şimcik burada, naçizane, bir şeye dikkat çekmek istiyorum. "Tesadüf" deyince insan genel olarak aktüel, materyal, olan ve olmakta olan bir gerçekliği anlıyor. Yani aşk tesadüflerle başlar, deyince modern insanın akıla yolda çarpışan ve dökülen kağıtları toplamak için yere eğildiği vakit birbirine aşık olan insanlar geliyor. 

Kanımca bu algı yanlış, ilk olarak prensip olarak yanlış çünkü skolastik düşünce gibi aktüeliteyi ön plana alıyor.  Ama pratik olarak da yanlış çünkü aşk gayet rahat bir şekilde sanallıktan ("virtuality") kaynaklabilir. Yani aşk, materyal gerçekliğe, başka bir deyişle, aktüeliteye indirgenemez; zira, aşk aktüelite içinde yaşandığı vakitte dahi, aktüelinin sağladığından çok daha fazla sanallığa bağlı olarak gerçekleşiyor. Kanımca bunu Lacan'ın, fantazinin öncüllüğüne bağlamak mümkün. Bu şu demek, aşık olduğumuz vakit, zihin, beden, ne dersen de, aktüelite ile sınırlı kalmış değil; aşk bir "singularity:" içinde koskocaman bir bing-bang var. Daha basitçe açıklamak gerekirse, insan aşık olduğunda, aşık olduğu insanla yaşabileceği sonsuz sayıda gerçeklikler, sonsuz sayıda "mümkün dünya (possible worlds)" inşaa ediyor. Yalnızca aktüeliteye sıkışmış olan aşk yok mu, yok. Ama daha ötesi ve önemlisi, yalnızca aktüeliteye sıkışmış bir ilişki de yok. Tek gecelik ilişki bile yaşasanız, o tek gece, hiçbir zaman o tek gece ile sınırlı kalmaz. İnsan zihni o gecenin gerçekliğini alır, ondan milyonlarca sanal gerçeklik yaratır. İnsan böyle şizofrenik bir makinadır. Misal eğer şu an Continent felsefenin ne yapmaya çalıştığını anlamak istiyorsanız, olay şu: "onlar" insanı "tek bir" aktüeliteye mahkum etmeye çabalıyor (adına bilim diyorlar), o sanal alanı ortadan kaldırıp, bizi makineleştirmeye çabalıyorlar. Biz gariban Continentçiler de, abi yapmayın, niye böyle yapıyorsunuz, dünyayı mundar ediyorsunuz, bizim özümüz imkanlardır, bırakın hayatı zenginleştirelim diyoruz, ama dinleyen yok tabii. Neyse, ne diyorduk; evet, aşk tesadüf ile başlar ve tesadüfler içinde sonsuz dünyalar taşır, bu nedenle tesadüfü, doğası gereği fakir aktüeliteye indirgemek değil, imkanlarla ("possibilities") anlamak kanımca daha doğru. Misal, ben, hayatım boyunca en çok sevdiğim kadını hiç görmedim bile, kendisi yıllarca bir imkan ve kelimenin tam anlamıyla sanallık olarak kaldı. 

Son olarak, Badiou reis aşk üzerine şöyle demişti bir de, hatırladığım kadarı ile, "Aşk imkansızlığın imkan dahiline girmesi değildir. Aşk, imkansızlığın dahi imkan dahilinde olmadığı bir anda yaşanan hadisedir." Bunun analizi bana düşmez. O değil de felsefe ne güzel şey.

Oksidentalizm


Bilhassa Avrupa'da yaşayan Türklerin ayrılmaz bir karakteristiği haline gelmiş Oksidentalizm üzerine bişiler yazıcam. Daha sonra da bizim Oksidentalizmimiz ile Avrupalı'nın Oryantalizmi arasındaki fark nedir ona dair ahkam kesiciğim. Yani, yine yeniden çuvaldızı kendimize batırıcam. Ama öncelikle neden böyle bir şey yapıyorum. Neden bunlarla uğraşıyorum, manyak mıyım, deli miyim. Nayır. Yalnızca felsefe okuyorum; yani işim bu. Bunu da yapmayacaksam, felsefeye ne gerek var. Felsefe dediğin ya konsept yaratır, ya da var olan konseptleri yok eder, sorgular. Felsefenin başka bir amacı olduğunu sanmıyorum.

Gelelim, oksidentalizme. Oksidentalizm, Oryantalizmin orijine göre simetriği oluyor. Yani nasıl Avrupalı, Ortadoğu'dan gelmiş bir insanla tanışınca, hemen, bir takım konseptler ve kutular aracılığı ile ona yaklaşıyorsa, aynı tavır Avrupa'da yaşayan Türklerde de var. Yani iki taraf da birbirine, özcü, sarsılmaz kabuller ve gerçeklerle yaklaşıyor. Misal, üç ülkede yaşadım, muhabbet hiç değişmedi: "abi bu adamlar odun," "abi bu adamlar eğlenmek nedir bilmiyor," "abi bu adamlar gerizekalı," "abi bu adamlar ırkçı", "abi bu adamlar ödlek," "abi bu adamlar şımarık", "abi bu adamlar nasıl bu hale gelmiş.." vs. vs. Aynı Oksidentalist diskur sanıyorum tüm Batı ve Orta Avrupa'da dönüyor. Mesela, Belçika'da artık bu Oksidentalizmin son aşamasına tanık oldum: "abi bu flemişlerin hepsi korkak, bakma öyle rahat rahat gezdiklerine, höt dedin mi kaçar hepsi;" "bu flemişe kibar davranmayacaksın, eğer baştan boynunu eğersen seni ezik görür, tepene çıkar" veya ne bileyim "abi bu adamların hayatında bir anlam yok, o bardan bu bara, saçma sapan, anlamsız bir hayat", hatta bu Oksidentalizm kimi zaman "abi bu adamların dili iğrenç"e kadar varıyor. Yani bana kalırsa hiçbir Türk'ün çıkıp da Oryantalizmden yakınma gibi bir lüksü yok, zira Türk başlı başına nereden baksan düz bir Oksidentalist.

Peki Avrupalı'nın Oryantalizmi ile bizim Oksidentalizmimiz arasındaki fark nedir? Kısaca biri varlıktan, öteki ise yokluktan kaynaklanıyor. Yani bu asimetrik denklemde, kaybeden taraf biziz, kazanan taraf ise onlar. Yani bizimki daha çok bir reaksiyon, içeri davet edilmemiş olmanın intikamı. Başka bir deyişle, Avrupalılara bu kadar bilenmiş olan Türk, eğer çok isteyip de dahil olamadığı o ortama dahil olabilse o söylediklerinin hiçbirini tekrarlamayacak; ama Avrupa onu içine almadığı için, bu dışlanmışlığın öfkesiyle bileniyor. Yani yokluğa mahkum olmanın sıkıntısı. Diğer yanda ise Avrupalının dahil olmak istediği bir yer yok. Kuralları o koyuyor zaten, o kurallara erişemeyenler ise umurunda değil. Yani Avrupalının Oryantalizmi zaten bizim tarafımızdan da çoktan içselleştirilmiş bir gerçek, ama ne var ki bunu içselleştirmiş olmak, Avrupa'nın Oryantalizminin ötesine geçmemize yarar sağlamıyor, zira Avrupalının kafasında öyle Avrupalı olmayan bir Avrupalı konsepti yok. Bu boşluk, iki taraf arasında gerilim yaratsa da, asıl sıkıntı bizim başımıza patlıyor. Zira Oksidentalizm bizi aslında olmadığımız bir kimliğe geri sürüklüyor ve en nihayetinde yokluktan, imkansızlıktan, Türkiye sevdasına, dinpervertliğe neyin varıyor insan. Zira bir noktada insan sahiden de öfkeleniyor kafada oluşturulmuş bu konseptlerin ötesine geçemiyor olmaya ve o anda kendi reaksiyoner konseptini oluşturuyor. Yani mümkün olan başka bir dünyada gayet Oryantalist olabilecek insanlar, o dünyanın şartları sağlanmadığı için Oksidentalist oluyor. Anlatmaya çalıştığım şu Oryantalist de Oksidentalist de aslında aynı insan ama biri bolluğun, öteki ise yokluğun tezahürü. Oyuna alınmayan mahallenin istenmeyen çocuğunun mızmızlanmaları. Her ne kadar iki tavır da aynı bokun laciverti olsa da, birinin yokluktan doğan hasetten besleniyor olması maalesef bizi son derece zavallı bir duruma düşürüyor. Şimdi ama bunu onlar başlattı, suç onların dersek; "başlattı" ne demek onu düşünmeli. Ne zaman başladı bu oturup tarihe bakmalı, zira o zaman şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Ne var ki, soru kim başlattıdan ziyade, nasıl bitireceğiz olmalı; bunun da cevabı maalesef ki yokluktan kinlenip "abi almanlar bi boktan anlamıyor; abi hollandalılar dev gibi höt desen kaçıp giderler; abi flemişler çok anlamsız yaşıyor.." gibi karşı özcü genellemeler yaratmak değil. Peki ne dersen, bilmiom düşünüyoruz işte. Ama her şekilde, birkaç jenerasyon daha bu yokluğun Oksidentalizm ile geçecek gibi gözüküyor.

Azgelişmiş varlıkla yaşamak


Dikkat ediyorum, insanlarda, özellikle bizim nesilde, artık bir canına tak etme durumu var. Bunu Hindistanlıda da gözledim, Ortadoğulularda da, Ruslarda da.. Tabii ki hepsinde değil; aksine, çok küçük, varlığından dahi haberdar olunmayan, politik olarak var olmayan, marjinal bir kesimde. Kim bu insanlar derseniz, azgelişmiş varlıklarla yaşamaktan bıkmış, bu varlıkların ahlaksızlığından, içsel çürümüşlüğünden, sapıklığından usanmış doğruya inanan minicik bir kesim bunlar... Artık yeter demek isteyen ama o tüm gücü elinde buldurmasına rağmen "mağdur" olan çoğunluktan (yani boş kütleden) olmadığı için her zaman susmak, ve en nihayetinde de kaçmak zorunda kalan bir kitle. Sokakta bir kadının güvenle yürüyemiyor olmasına "kültür" diyen, "din" diyen ruh hastaları ile yaşamak zorunda olmaktan ve bunu 21. yüzyılda oturup tartışmak zorunda olmaktan yorgun düşmüş, pes etmiş, çaresiz bir kitle. Ve çaresiz oldukları kadar da öfkelenen bir kitle. Bu azgelişmişlik varlıkların ağırlığını nereye gitse sırtında taşımak zorunda olan, haksızlık edilmiş, hak etmediği bir hayata mahkum edilmiş, yorgun bir kitle... 

Sanıyorlar ki bu böyle sonsuza dek gidecek. Bu çelişkiyi tarih aynı bu şekilde koruyup kollamaya devam edecek. Biz görür müyüz, görmez miyiz bilmem ama bu çelişki elbet çözülecek. Bu öfke tüm değişkenleri yeniden tanımlayacak şekilde bir patlamaya yol açacaktır. Bunun şu an tarihte önünü tıkayan tek bir şey var: Zizek'in dediğin Avrupa'nın ataleti. Yani Avrupa'nın Aydınlanma değerlerini savunmaktan vazgeçmiş olması. Foucault'un bile kendini aydınlanma geleneğinden saydığı bir Avrupa nasıl olur da bu değerleri savunmayı bırakır derseniz, tüm nedenler arasında, bence en belirgin olan şu: çünkü bu değerleri savunmanın artık onlar için bir getirisi yok. Bugün aydınlanmayı savunan bir Flemiş'in hayatı ne kadar değişebilir (çok değişebilir tabii bu değişikliğin doğrudan onun hayatında ne gibi "basic" bir etkisi olabilir). Avrupa zaten bir yere gelmiş. Bugün Avrupa'nın ve dünyanın Aydınlanma değerlerinden vazgeçmiş olmasının sonucunu, ağırlığını, Avrupa değil, bahsettiğim, etek giyen kadını taciz etmeyi kendine hak gören mahluklarla yaşamaya mahkum edilmiş bu marjinal kitle çekiyor. Bu kitle bugün Avrupa'nın pek de umurunda olmadığı, yani Avrupa'ya dokunan bir şey olmadığı için, dünya her geçen gün azgelişmiş insanların at koşturduğu, zavallı egolarını doyurduğu, saçma sapan, sefil bir yer haline geliyor. Soru şu: bu böyle sonsuza kadar gider mi? Elbette gidemez; bu azgelişmiş varlıklar gün olup da, medeniyeti tehdit edebilecek cürete erişince, hatlar kopacak, kartlar yeniden karılacak ve yolumuza Batı gezegeni olarak devam edeceğiz.


Birkaç azgelişmiş egonun güç arzusu ve hasedi için milyonlarca insan ölmesin diye ne kadar uğraşsan da boş, zira bu mevcut nihilizm öyle bir hal aldı ki, işine gelince medeniyetten faydalanmayı çok iyi bilen bu azgelişmiş varlıklar, kurdukları mekanizma ile değişim her türlü ihtimalini önlüyor. İş milleti nasıl kandırırız, gibi sahtekarlıklara gelince, üstlerine yok. Avrupa'nın vazgeçtiği, kendi içine gömüldüğü bir dünyanın yarattığı boşluğu Amerika babalarıyla dilediklerince at koşturarak dolduruyorlar. Gün gelip de, bu azgelişmişler Avrupa'nın ikinci defa kapısına dayandığında.. işte o zamandan bahsediyorum. Düşününce sürreal geliyor, birtakım varlıklar farklı olanla yaşamıyor diye, hakikati bu sanan milyonlarca insan ölüyor ve ölmeye de devam edecek. Bu çelişki elbet gün gelecek sona erecek. 


Böyle bir çırpıda şekilsiz şemalsiz bunları yazmak istedim, zira son birkaç haftadır, birkaç Hindistanlı ve Rus arkadaşla konuşuyorum da, yaşadıkları Türkiye'de olan sorunlarla o kadar benzer ki.. Yani hepimizi bıktıran, tiksindiren bu azgelişmiş varlıklar ve bu varlıkların kendilerini aklama çabaları o kadar benzer ki... Şu kadarını söyleyebilirim, bir sonraki devrim, bahsettiğim marjinalize edilmiş bu küçük kesimin (yeni proletaryanın), çoğunluk olan, azgelişmiş, burjuvanın orijine göre simetriği olan boş kütlenin, BEYNİNDE PATLAYAN bir yumruk olacak. Biz görsek de olacak, biz görmesek de olacak. Yahu bir kendinize sorun, daha kaç yıl daha kadın tenini gösterebilir mi, insan alkol içebilir mi'yi konuşacağız. 


Azgelişmişlerin olmadığı bir dünyada, standartları yeniden belirleyerek devam edecek insanoğlu... Elbet o zaman da yeni sorunlar bulunur da, en azından (1) kadın teni ve alkolü konuşmayı bırakırız, (2) herkes talip olduğu kimliğin yükünü sırtlanır. 


Peki bu yazı "ötekileştirici" midir, doğru yanlışı ne kadar ötekileştiriyorsa o kadar ötekileştiricidir, evet.


Not: Şöyle çok önemli bir soru var, akademik olarak incelenmesi yararlı: "bu adamlar neden böyle yapıyor, nedir bu azgelişmiş varlıkların istedikleri?" Bunu anlamak elbette önemli ama, Orta Çağ'da Engizisyonu anlamak o günün şartlarına ne kadar çözüm sunuyorsa, bugün bu azgelişmişleri anlamak da o kadar çözüm sunuyor, maalesef.  Bazı şeyleri geriye dönüp bakmadan anladığımız için belki de tüm bu sorunlar.

Bu gezegen Batı olunca


Size fantastik bir öngörüde bulanayım. Beğenin veya beğenmeyin bu gezegen gün gelecek "Batı" olarak anılacak. Birkaç yüzyıl daha alır, birkaç jenerasyon daha harcanır bu gidişatta ama tarihin varacağı yer the World = The West'tir. Bunu herhangi bir sevinç veya üzüntü ile söylemiyorum. Nasıl ki yarın güneş doğacak diye herhangi duygusal bir moda girmiyorsak, bu haberle de gerilip, üzülmeye gerek olduğunu sanmıyorum. Yapacak bir şey yok, durum bu. "Abi hala Hegel kafasındasın, tarihin bir yerlere gittiğine inanıyosun, naratiflere köle olmuşun. Azıcık Foucault oku be gülüm," diyen okumuş dostlarımız olacaktır elbet, hiç şaşmaz. Şimdi şöyle bir savunmada bulunayım. Şimcik misal iki madde var yan yana. Bunlar dirsek teması içinde. Bu maddelerden Batı'dakinde devamlı bir atraksiyon var; dışarıdan bakınca, görüyorsun bu Non-Newtonian sıvılar gibi garip gurup şekillere giriyor madde. Doğu'daki ise sabit, bi bok olduğu yok. Öyle odun gibi duruyor. Dirsek teması olan yere bakıyorsun, devamlı Doğu'dan Batı'ya bir akış var. Bu gelen kütle, kütlenin korunumu kanunu neticesinde, Batı'da çoğalma, Doğu'da azalmaya neden oluyor. Bu azalmaya popülasyon olarak değil, o dinamiğin kaynağı olarak bakın. Yani Batı'daki maddeyi kıpır kıpır yapan kaynak (1) Batı'nın içinde var; (2) Doğu'dan da devamlı bir akışla diri tutuluyor. Şimdi bu özcü bir iddia değil, matematik eğitimimi kullanarak "it is clear" deyim, değilse yapacak bir şey yok. Bu non-Newtonian kütle büyüyor da büyüyor, garip gurup şekillerle etrafı sarıyor.. Şimdi bana geri kafalı kalmış diyen arkadaşlar, çoktan kendini bu dinamiğin içine sokmuş, Doğu'dan Batı'ya geçmiş vaziyette ama kendileri, kendilerini hala Doğu'da sandıkları için olan bitenin farkında değiller. İçinde buldukları Foucaultian, Deleuzian maddeyi, geldikleri madde ile karıştırıyorlar çünkü nerede olduklarını bilmiyorlar. Sonra oradan verip veriştiriyorlar. Bunu yaparken içinde bulundukları maddeyi daha da dinamik bir hale getiriyorlar ve Batı'nın nihai zaferi için, kendileri farkında dahi olmadan, en büyük neferliği yapıyorlar. Dinamik artıyor, Batı'daki madde, Doğu'dakini gün be gün emiyor, emerken de bunu Doğu için yapıyormuş gibi gösteriyor, bizler de bu ölü denize Foucault ile bakıp bir bok göremesek de, kendimizce ucundan bucağından yaratabildiğimiz dinamizle Batı'ya yarar sağlıyoruz. Yani Batı'daki madde kendi içinde dinamiği sağlarken, Doğu'daki maddeyi tüketiyor. Bu demek değil ki, Doğu'daki madde (Öteki) Batı'nın dinamosu, bu son derece Lacanian tanım kanımca yanlış uygulanıyor. Zira Batı kendi içinde öteki yaratabilecek kadar güçlü, $ (içinden bölünmüş özne) için herhangi bir "dışsal" Öteki bir maddeye muhtaç değil. Hatta aksine, bu dışsal madde bugün tam tersi bir şekilde Öteki'nin olumsuzlaması ile Batı'nın nihai özgürleşmesini engelliyor. Non-Newtonian madde kendi içinde beklenmedik sonuçlar yaratabilecek kadar güçlüdür zaten. Doğu'nun noktasal yapısı herhangi bir özne oluşumu sağlamıyor, sağlıyorsa da, üniversite hocasının ilkokul öğrencisiden öğrenebileceği kadarlık bir etki taşıyordur. Neyse ne diyorduk, koptum gittim ben. Olay özetle şu, bu dünya ileride Batı olacak. Levinas ve Derrida ne kadar ağlasa da, bilhassa Levinas gariban hep acı çekiyor zaten, ileride olacak olan bu. Anlatmaya çalıştığım ise, Batı Dünya'da "totality" kurunca mundar olacaz diye korkmaya da gerek yok. Bugün de durum pek farklı değil, bugün mundar olmuyorsak tüm dünyanın Batı olduğu bir ortamda hiç mundar olmayız kimse merak etmesin. Hatta aksine o zaman kurtuluş başlayacak. ALMANLAR BİZİ KURTARACAK, dermişim Heidegger reis gibi. Badiou, Heidegger reisin neden kötülüğe yenik düştüğünü çok güzel açıkladıydı. Heidegger reisin dediğin her şey doğru idi ama kurtuluşu ve suçu tek substance'da aramakta haksızdı. Onu göremedi reis. Halbuki adam substance'ı yerle bir etti. Bizi üzdü ama yapacak bir şey yok. Bu gezegen Batı olunca, Batı'nın içinden yeni bir Batı çıkacak, ama en azından bu yenilik bir takım asgari kriterlerde buluşmuş olacak. Yani hala çıkıp da el kadar bebelerin kafasını kapatalım mı, kadın erkek aynı otbise biner mi, insan içki içer mi gibi, bu gibi çoktan aşılmış şeylerle uğraşmayacağız. Batı kendi içinden kendi reddini çıkarabilecek, böylece bugün uğraştığımız saçma sapan, temelsiz, asılsız "karşı mücadelerle" uğraşmayacağız. İslam bugün Batı'ya en çok düşman kesilen olduğu için, bir mucize olmasa, yeryüzünden silinip gidecek, ama Çin ve Hindistan'ı bilmiyorum. Kanımca bu ikisi Batı içinde ergitilip daha sonra farklı şekillerde tekrar yaşam bulabilir (bilhassa Çin ki zaten kendisi Batılı fikirleri kendi içinde eritmiş bir toplum. Hindistan'ın durumu biraz sallantıda. İslam ise kendini Batı'ya tamamiyle kapadığı için yok olacak.)
İyi saçmaladım gece gece.
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.