Belki de özgürlük...


Küçükken düşüp canımı yaktığımda, kollarımda, bacaklarımda yaralar, eve giderdim. Annem beni o halde görür görmez, bağırmaya başlardı. Bir yandan tentürdiyot ile yaralarımı temizlerken, öte yandan hiç bitmeyecekmişcesine azarlardı. Ben merak ederdim, "annem bana niye bu kadar kızıyor; zaten yaralanmışım, aksine beni daha çok sevmesi gerekmiyor mu" diye kendime sorardım. Sonra ben büyüdüm, annem yaşlandı. Tarih kantarı bozuk bir terazinin bir ucundan ötekine aktı. Şimdi annem ne zaman öksürse, sokakta yürürken bir yerlere takılsa, dikkatsizlik edip düşecek gibi olsa, kendine bakmayıp bir hastalık kapsa, ağır şeyler taşıyıp belini, boynunu, bileklerini incitse çıldırıyorum. Ne zaman karşıma öylece canı yanmış bir şekilde çıksa, annemi o halde görmeye dayanamıyorum. Başlıyorum bağırmaya. Artık azarlayan benim, sus pus olup dinleyen o.

Anlayacağınız o ki, küçükken merak ettiğim o sorunun cevabını buldum. Buldum ama bulduğum yalnızca daha büyük bir soru işareti getirdi. Öyle bir diyalektik ki bu anne ile çocuğu arasındaki: bir anne, evladının canının yanabileceğini ve bu konuda kendisinin yapabilecek hemen hemen hiçbir şey olmadığını kabul etmekle - yani onu özgür kılmakla, 'ihtimal'lere teslim etmekle yükümlü; bir annenin evladı ise, annesinin canının yanacağını ve bu konuda kendisinin yapabilecek hemen hemen hiçbir şey olmadığını kabul etmekle - yani ona veda etmekle, onu 'gerçek'liğe teslim etmekle yükümlü. Belki de, gerçek özgürlüğün öteki dünyada olduğu iddiasının kaynağı budur, olamaz mı; belki de, insanlar bu nedenle ölümden sonra bir hayat olduğuna inanır, olamaz mı; belki de gerçek olan bu yüzden ihtimallerden hep daha değerlidir derler, olamaz mı: ve belki de, annesini canından çok seven ama son tahlilde onun için yapabileceği hiçbir şey olmadığının farkında olan bir evladın isyanıdır, öteki dünya. Olamaz mı?

Bir Müslüman'a Sorular


Gene dellendirdiler insanı. Anlayamıyorum. Takıntımın nedeni bu sanırım. Anlasam, tamam diyeceğim, demek ki durum buymuş ama aklım almıyor. Bizim bu Türkiye'de yaşamak zorunda olduğumuz hayatı aklım almıyor. Dahası, insan katlanamıyor da, sırf Türkiye'de doğdu diye sahip olduğu tek hayatı yasaklarla, sapıklarla, ruh hastalarıyla geçirmek zorunda olmasına. Çığ gibi büyüyor. Bir anlatan, açıklayan da yok. Ne diyorlarsa, tersini yapıyorlar; güvenemiyorsun ki adamlara.

Avrupa'da dışarı çıkıyorum, sokaklarda kızlar istedikleri giysiyle istedikleri şekilde geziyor, altlarında bisiklet oradan oraya gidiyorlar... Parklar tıklım tıklım: oyun oynayanlar, oturup birasını olmadı kolasını içenler, çimlerde oturup sarılıp öpüşenler, köpeğini gezdirmeye çıkaranlara... Devasa bir sokak sırf barlarla dolu, her yaştan insan oturmuş, yemek yiyor, kahvesini yudumluyor, birasını içiyor, muhabbet ediyor.. Yaşlılara eve hapsedilmemiş, gençlerden çok daha fazla sayıda, el ele bir şekilde sokakları arşınlıyorlar...

Bunların hepsi gerçek. Bunların hepsi bizim de yaşadığımız bu dünyada var. Ben kutsandım da bu kayıp şehri bulmadım, Batı'nın birçok şehrinin realitesi bu.

Sonra Türkiye geliyor, Ortadoğu geliyor insanın aklına. Her an gergin, her an olmamış; 80 milyon insan sanki mayın tarlasının üzerinde yaşıyoruz. Bu nedir ya?

Ben işte bunu anlayamıyorum. Avrupa'da bu hayatı kuran ve yaşayan da "insan", Ortadoğu'da birbirini linç etmek için bahane arayanlar da "insan." Yoksa değil mi? Neyiz biz yarı-insan mıyız? Neden biz bu şekilde yaşamaya mecburuz ya? Müslüman olmak insan olarak eksik olmak mıdır? Müslüman olmak mutsuz olmak mıdır? Müslüman olmak kadın teni ile baş edemeyecek kadar zavallı olmak mıdır? Müslüman olmak içki içenleri linç etmek midir? Müslüman olmak illaki birinden, birilerinden nefret etmek midir? Nasıl yaratıklarız yahu biz?

Tüm samimiyetim ile şunu sormak istiyorum: Arkadaş, biz hayvan mıyız da, bu şekilde bir hayat sürmek zorundayız? Bizim neyimiz eksik dünyanın geri kalanından?

Anlayamıyorum. Bir müslüman ya da İslamcı, ya da ne diyorsa kendine, çıksın ve açıklasın şunu: "Bak" desin,"kadın kapanmalıdır, içki içilmez, sokakta eğlenilmez... çünkü" diye mantıklı bir şekilde açıklasın. Belki anlayacağım, sahiden bak. Biri şu konuyu artık bir aydınlatsın yahu. Eğer biz insan değilsek, bari onu bilelim. İnsansak, bu nasıl insanlık, acı, keder, tahakküm, kötülük bizim fıtratımızda filan mı var, onu anlayalım.

Milyonlarca insandan birbirini kovalayan hayvanlar yarattınız, adını da din koydunuz ya, helal olsun. Nasıl bir tezgahsa bu, ben çözemiyorum. O nedenle biri çıksın, anlatsın şunu. Gerçek İslam bu değil, filan demesin kimse. Ben yaşayan İslam'dan bahsediyorum, yaşadığım hayattan bahsediyorum; hayallerizde kurguladığınız dünyalardan değil.

Biri çıksın, biz neden böyle bir sefalete layığız bunu anlatsın? O adam, sırf Batı'da doğdu diye o hayatı yaşarken, biz bu cehennemde gözünü açanlar neden bunu yaşamak zorundayız? Anlatın lütfen ya? Yalvarıyorum bakın.

Sizin söyleyecek sözünüz yoksa, benim son bir sözüm var: müslümanlık kader olamaz, olmamalı.

"Gerçek İslam" ve İslami iki yüzlülük


"Gerçek İslam" diye bir olgu peydah oldu; müslümanlar bunu oturup düşünerek icat etmediler tabii ki, aksine, tamamen tepkisel olarak doğdu; dikkat ederseniz, ekseriyetle hali vakti yerinde, geçim sıkıntısı çekmeyen, İslami-burjuvanın dilinde pelesenk artık. E eşyanın da bir tabiatı vardır: şu an dünya üzerine bana tek bir insan gösteremezsiniz ki zengin ve güçlü olmasına rağmen, Batı'ya sırtını dönsün. Arayın bakın mesela o Arap şeyhlerine. Yeterince paran varsa, tatmini Batı'da ararsın. Ortadoğu, yeterince sıfırı olmayanların birbirini öldürmesi için cahil bırakıldığı bir coğrafyadır. İslam, zengin ve güçlü olanın hayatında ufak ve önemsiz bir detaydır yalnızca; bir maske, halka inerken suratlarına taktıkları...

İşte bu orta ve üst sınıf, parayla tanışmış, gergin ve çaylak "Gerçek İslam" arayışındaki yeni nesil müslümanlar sanıyor ki, kimse hakikati söylemezse, hakikat saklı kalır. Görüyorlar ama farkına varmak ağır geliyor. İçinden çıkmak istemedikleri bir inkarı mesken etmişler. Rahatları yerinde. Klasik burjuva ikiyüzlüğünün ürünüler. Kısık sesle "Gerçek İslam" bu değil, diye fısıldıyorlar. Peki sorsan, "Gerçek İslam" için ne yapıyorsun? Sıfır; hiçbir şey yapmıyorlar. 19. yüzyıl Almanya'sında, ya bu işçilerin hali de çok kötü deyip, yatmak istediği bir kadına pırlanta alabilmek için işçilerin yevmiyesinden kesen o patron kadar vicdanlılar. "Gerçek İslam" diye bir fantazya yaratarak, yaşanan İslam'dan kendilerini soyutlayıp, sokaktaki müslümana hoşgörü ile bakıyorlar. O hoşgörü ki gücünü kendilerinden aşağıda gördükleri yaşanan müslümanlığın gün gelip de onlara meydan okuyabilecek duruma gelmesine duydukları korkuyla karışık nefretten alıyor.

Yine de her şeye rağmen, insanların adı geçince akıllarına El Kaide, IŞID ve bilimum sakallı, silahlı ironi nedir bilmez, şaka nedir anlamaz, evde karısını kızını döven insanlıktan tek anladığı itaat ve tahakküm olan ruhsuz adamların geldiği, Allah-u Ekber nidalarıyla el kadar çocukların duvara dizip öldürüldüğü, dünyanın her gece akşam haberlerinde ibretle izlediği bir dinin içinde yer alan "Gerçek İslam" arayışına olumlu olarak bakardım, eğer bu, post-modern zengin müslümanların burjuva şımarıklıklarından öte bir itiraz olsa idi; ne var ki bu tavır bu hali ile mevcut sefaletin devamlılığını sağlamaktan ötesine hizmet etmiyor. İşte bu nedenle, anlatmak lazım "Gerçek İslam" diye bir şeyin olmadığını.

Sizin "Gerçek İslam" dediğiniz, cebine para girince Batı medeniyeti ile tanışan müslümanların "bu kötülük din olamaz" diyen vicdanıdır.

"Gerçek İslam" kendi seçimi olmamasına rağmen bir gün ait olduğunun farkına vardığı kimliklerin caniliğini, kötülüğünü ve fakirliğini gören müslümanın hakikat ile baş etme çabasıdır.

"Gerçek İslam" iletişim araçlarıyla Batı'ya uyanan müslümanın kendi sefaletini görüp dinini reddedemeden dindar kalma çabasıdır.

"Gerçek İslam" Batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksi karakterinin özü olmuş entelektüel müslümanın hayatta kalma, bu dünyada ben de varım, deme çabasıdır.

"Gerçek İslam" bir varoluş çığlıdır. Azami miktarda okumuş, dünyada olan bitenin bilincinde, egosunun farkına varacak kadar da kendini geliştirmiş müslümanın Batı'dan intikam alma çabasıdır.

"Gerçek İslam," İslam aleminin bugün geldiği sefil duruma karşı konulmuş bir tepkidir; ve tarihsel hiçbir temeli yoktur. İslam tarihinde hiçbir dönem yoktur ki, müslümanlar, kendi fikirleri ve hayatı olan bağımsız ve özgür bir kadın ile, dinsiz kendi erdemleriyle bir hayat kurmuş bağımsız ve özgür bir insan ile barış içinde birlikte yaşamış olsun. Sizlerin bugün Batı'da görüp öne sürdüğünüz "Gerçek İslam" böyle bir hayat ise, bunun referansını ne Osmanlı'da bulabilirsiniz ne Perslerde ne de Araplarda. Yaşayan milyonlarca müslümana inat, İslam'ı neyin "Gerçek" kıldığını biliyor olmanızın cüretini maalesef bilinçli cahilliğinizden alıyorsunuz. Sizin İslam'da eksik gördüğünüz o "Gerçek"lik, tamamiyle modernizmin, Batı medeniyetinin bir ürünü iken; modernizme isyan eden bir tepki paradigmasından ötesi olmayan yaşayan İslam'ı siz Batı'nın 400 senede geldiği noktanın başlangıcı noktası olarak görüyorsunuz. Ben şaşkınım: Bu nasıl bir cahil cesaretidir, bu nasıl bir ikiyüzlülük, nasıl bir ikinci sınıf burjuva ahlakıdır?

Söyleyecek çok şey var ama belki şu basit gerçeği bu halka linç edilmeden, hapse tıkılmadan anlatarak başlamalı: Dünyada milyarlarca insan yaşıyor ve bu insanların hepsi inanın müslüman değil; dahası olmak zorunda da değil.

"Gerçek İslam" sizin itaat erdem belletilmiş bilinçaltınızdan başkası değil.

"Gerçek İslam" sizin babanıza, atanıza, yanlışa isyan edememe korkaklığınız ve hakikate gözünüzü yumarken aslını ben bilirim malumatfuruşluğunuzdan ötesi değil.

"Gerçek İslam" sizin geleneğinizi IŞID'a, fazla güzel olduğu gerekçesi ile İran'da bir kadını meclisten atan o sapıklara bırakan pespayeliğinizden ötesi değil.

Siz cebinizde paranız, "Gerçek İslam" fantazyası ile vicdan mastürbasyonu yapacaksınız diye, bu coğrafyada sokak ortasında alkışlar ve tezahüratlar eşliğinde insanların kafası kesiliyor, küçücük çocuklar bombalarla onlarca parçaya ayrılıyor.

Batı'nın umurunda bile değil. Onlar hayatını kurmuş, Hıristiyanlıkla çevrelediği kıtasında cenneti yaratmak gibi bitmez bilmek bir uğraş içindeler; bugüne kolay gelmediler, 80 yıl önce birbirlerini kesiyordu - bedelini ödediler.

Biz ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz. Suçu aynaları yok ettiğimiz bu tımarhanede istediğimiz yerde arayalım, yine ölen biz olacağız; yine bizim çocuklarımız dünyaya ziyan olmak, küçümsenmek, aşağılanmak için gelecek. Hep birlikte tribünlerde biz "azgelişmişlere" ayrılmış etrafı tel örgülerle örülü bölümde birbirimizi katlederken, sahada tarih yazanları izleyeceğiz.

Neden, çünkü siz vazgeçmeyeceksiniz, "Gerçek İslam" bu değil demekten, korkaklıktan, cehaletten ve görmezden gelmekten.

Neden, çünkü siz devam edeceksiniz, bu deliliğe bir dur demek isteyen kim varsa ateist, dinsiz, ajan, Yahudi, Ermeni diye damgalamaktan.

Mütemadiyen merak ediyorum: Biz ne günah işledik de insan onuru nedir bilinmez bir medeniyetin içine doğduk?

Ben İsveç gibi "kusursuz" bir coğrafyada doğmamış olmama değil, Türkiye gibi "umutsuz" bir geleneğin içinde doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben, insanların özgür olmadığı değil, özgürlüğün bilincinin dahi olmadığı bir coğrafyada doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben mücadele etmek zorunda olduğum bir ülkede doğmama değil, mücadele dahi etmenin yanlış olduğu, mücadele edenlerin dışlandığı, artık oraya ait olamadığı bir ülkede doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben yüzlerce sene sonra tek gelebildiği yer "Gerçek İslam" olan müslümanlığın kimliğimin değiştiremeyeceğim bir parçası olmasına üzülüyorum.

Devam edin, "Gerçek İslam" yalanlarınıza; bu iki yüzlülüğe.. Sanki kimse bilmiyormuş gibi yaşamaya devam edin bu ülkede insanların dindar ve milliyetçi olmalarının tek nedeninin başka şanslarının olmaması olduğunu. Devam edin, rol yapmaya: inanmadığınız ne varsa ibadet etmeye, sevmediğiniz kim varsa tapmaya, güldüğünüz ne varsa ağlamaya.. Dünya tarihi, herhalde, Türkiye halkı kadar sahte bir kalabalık görmemiştir..

Siz hiç vazgeçmeyin "Gerçek İslam" diye kısık sesle kendinizi tatmin etmeye, yarın yine Ortadoğu'da bir yerlerde küçük bir çocuk ölecek, hayatı boyunca özgürlük nedir bilmemiş masum bir kadın dayak yiyecek, ve milyonlarca insan sırf Ortadoğu'da doğmuş bulundu diye dişlerini sıkıp bugün de geçsin diye dua edecek.

Yaşanan yüzlerce yıllık tarihe ve yaşayan milyonlarca müslümana inat, ama yine de "Gerçek İslam bu değil", değil mi?

Gittiği yere kadar gider artık. Sonsuza kadar bu delilik süremez ya.



Türkiye'de eğlenmenin faturası


Bazı şeyler var aklı başında bir insanın anlayabileceği gibi değil. Zorlarsan, kafayı yiyorsun. Herhangi bir mantık çerçevesinde analiz etmek imkansız. Sahiden. Bir kere bulaştın bu belaya, sormadılar ama yaşayacaksın. Yapabileceğin en radikal eylem, umursamamak: yeterli şartlara sahipse kimisi bu konuda çok iyi işler başarabiliyor. Yani diyorum ki, yeterli paran varsa, bazı gerçekler hobi gelir insana. Özenirim.

Neler diye soracaksınız da, anlatmak ile bitecek şeyler değil bunlar. Ama bir yaşanmışlıkla özetlemeye çalışayım.

Ortadoğu ülkesinde eğlenmek cesaret ister. Güzelle yaşamak nedir bilmeyen Ortadoğu insanı, kendi tercihlerinden o denli rahatsız ve mutsuzdur ki, gülen birini gördü mü "ben bu sefaleti yaşarken o neden mutlu" deyip, güleni, başaralı olanı, diğer bir değişle farklı olan ne varsa, kendi mutsuzluğuna çekmek için elinden geleni yapar. Erdoğan dediğin varlık, bu varamamışlığın simgesel öznesidir. Son derece sıradandır, halktandır. Bu coğrafyanın özüdür, makul talihidir.


Leibniz insan nomad'lardan oluşur der. Bu nomad'lar minik minik mekansal olmayan, insan, doğa her şeyi oluşturan tuhaf atomlardır. Bir araya gelerek seni, beni oluşturur. Nomad'ın Ortadoğu dillerine çevirisi "aşağılık kompleksi"dir. Bu coğrafyada herkes irili ufaklı milyonlarca aşağılık kompleksinden oluşur. Ortadoğulu olup da normal bir insan bulmak, denizde yüzme bilmeyen bir balık bulmak kadar imkansızdır. 

Her neyse, ben sadede geleyim.

Türkiye'de bir mekana gidersin, eğlenmeye. Hep bir olmamışlık vardır. Atmosferine lağım kaçmış gibidir her eğlence mekanı, bok kokar. Her an bir gerilim vardır. Kavga mı çıkacak, kim kime bakıyor. Kahverengi bir cinnet hali, kendine kendine konuşan bir huzursuzluk, anlatabiliyor muyum? Hani gider Alp dağlarından sırf orada yetişen özel bir bitki alır da alakasız bir beton yığınının içinde varlığını unutulmuş olasına borçlu armağan edecek bir insanoğlu da bulamamış yalnız göt kadar bir yeşilliğe dikersin ya. O çiçek yaşamaz. Sırf doğasına aykırı diye değil, daha iş o raddeye gelmeden, Ortadoğu insanı farklı gördüğü her şeye yaptığını ona da yapar: gider, söker, ezer, öldürür. Böyle bir olamamışlığın eseridir Türkiye'de eğlenmek. Kolay değil, bazı şeylerin farkına varmak gerekiyor. Azıcık Doğu'muzda adamlar gün aşırı kafa kesiyor; Batı'da hafta sonları konserler olur, insanlar eğlenir; Ortadoğulu da, Cuma namazını takriben meydanda insan salladırarak mutluluğu yakalar. Onun eğlencesi de odur. Kameralarla filan gelirler, yaşam ile ölümün mücadelesini kaydederler. Sonra da evde izliyorlar herhalde, bilemiyorum. İşte biz bu insanlarla aynı kelimelere sahibiz. Kelime derken sahiden bak. Bir Fransız değil, bir Alman değil, İtalyan değil bizimle aynı kelimeleri paylaşan, dilini bilmesen de anlaşabileceklerin. Bizim özümüz bu insanlar. Özün böyle bozuk olursa, nasıl eğlenesin. Sen sanıyorsun Türkiye'nin geneline işlemiş bu cinnet hali, patlamaya hazır bomba olma durumu münferit; bilakis, bu sefalet uygar olamamış bir uygarsızlığın huzursuzluğudur.

Eğlenebildiğin kadar eğlenirsin. İçersin filan, sarhoş olursun. Sonra dışarı çıkarsın. Zaten kadınsan bunları tek başına yapabilmen imkansızdır. Ortadoğu insanının en büyük karakteristiği korkaklığıdır. Cahillik sorun değil, cahil insanla yaşanır ama hem cahil olacaksın hem de alimliğe soyunacaksın, biz bunu milyonlarca aşağılık kompleksinden oluşma hali olarak niteledik. Bu coğrafyanın insanını karşına al, allem edersin, kallem edersin, inandığı dinden referans verirsin, Batı'dan birkaç "ahlaksızlık"la desteklersin ve bu insanı etek giyen bir kadının tecavüzü hak ettiğine ve hatta istediğine ikna edebilirsin. Zira, kendisi bunlara inanmaya dünden razıdır. Anadolu insanı - Ortadoğu insanı - her türlü kötülüğe muktedirdir. Nasıl konuşacağını, nereden referans vereceğini bilirsen bu insanlara her şeyi yaptırabilirsin. Yaptırıyorlar zaten yıllardır izlediğimiz üzere. İşte böyle insanların "çoğunluk" olduğu bir yerde, kadın başına eğlenmek imkansızdır, yanında erkek varsa, biraz olsun "ayıbını" örter kadının. Aslında örtmek de değildir orada yaşanan, nedir peki: ne olduğu ile taksiye vardığında yüzleşirsin. 


Sokaklardan mayın tarlasında yürüyormuş gibi irkile irkile geçersin, gözlerin tebdili bir umursamazlıkla deliler gibi etrafı kolaçan eder, sanki her an biri gelecek ve sana saldıracak, yanındaki kızları da alıp götürecekmiş: her şey bir korku filminden bir kalp atışı uzaktaymış... Sanki 2014'de değil de Ortaçağ'da yaşıyormuş gibi. Kalabalıklardan kuvvet ala ala, kendine "yok be o kadar da değil" diyerek motive ederek, biraz da şansına şükrederek taksiye varırsın. Taksici ile yüz yüze gelirsin. O da sen de her şeyin farkındadır. O taksinin verdiğin adrese gitmesinin tek bir nedeni vardır, o da eğer gitmezse başının belaya girecek olmasıdır. Bir içsel hesaplaşma yaşarsın, kızları tek başına taksiye bindirsem mi, yoksa ben de mi binsem. İçinde yaşadığın kötülükle yüzleşirsin: farkındasındır, bu ülkede insanlar kadınları taciz etmiyorsa, içki içenleri linç etmiyorsa, ya da kısaca kendi gibi olmayanlara hayatı zindan edemiyorsa, bunun nedeni bunların yanlış olması, hepimizin insan olması, insan onuru, empati filan değildir; bunun tek nedeni, bu ülkede nev-i şahsımıza münhasır nedenlerden dolayı bunları engelleyen kanunların olmasıdır. Bazı anlar gelir, inisiyatif alır çıkar mesela bir Ermeni'yi sırtından vurursun, ülkeni bir başına otostop çekerek geçmeye niyetlenmiş bir kadına haddini, ona önce tecavüz ederek, sonra ise öldürerek bildirirsin. Zira bilirsin, bu ülkede yapay olarak kabullenilmiş, Batı'dan alınmış hak ve hukukun ötesinde, asıl inanılan değerlerin referansı çoook farklıdır. Bu ülkede insanlar "özü itibariyle" hümanistlerle değil de barbarlarla çok rahat empati kurabilir. Bu ülkede farklılıklarla birlikte yaşamak Batı'nın bir "oyunudur."

Velhasıl, emin olmayarak ama "o kadar da değil" diye, yine ve daima kendini bazı şeylere inandırmaya çalışarak, kızları taksiyle eve yollarsın. O kızlar o takside neler yaşar, dikiz aynaları nelere kadirdir bilinmez ama telefonlar insanı güvende tutar. Teknoloji bu coğrafyada an gelir sahiden hayat kurtarır.


Böyledir Türkiye denilen Ortadoğu ülkesinde eğlenmenin faturası. Burada, Avrupa'da insanlar için yemek kadar, içmek kadar normal olan şeyler, Ortadoğu'ya gelince meydan okuma olur. Avrupalı eğlenir, atlar gecenin bir vakti bisikletiyle eve gider, biz bin bir gerilim, huzursuzluk içinde siper sonrası yorgunluğu ile harptan eve döneriz. Böyledir işte Ortadoğulu olmak. Öyle herkes beceremez. Mesela bir Belçikalı kızın Türkiye'de tek başına hayatta kalma süresi 1 gecedir - ki bu da iyimser bir tahmindir.

Peki bu neden böyledir? Sosyoloji, felsefeye neyin gerek yok.
Şans vallahi. 

Şans işte.
Kimisinin geleneği vardır, adama insan gibi yaşamanın şartlarını sunar.
Kimisinin geleneği vardır, hayvanlığın sınırlarını zorlar.

Herkes ederince bir hayat yaşar. 

Üzücü tabii. Düşününce.

Bir lanet olarak "Gelenek"


Türkiye neden hiç değişmeyecek sorusunun çok çok basit bir cevabı var. Daha açıklayıcı olması bakımından, bırakın Avrupa'yı filan, Rusya ile karşılaştırmalı bir analiz yaparak anlatmaya çalışacağım. Malum, Rusya'nın başında da bir despot var; hazret nasıl isterse öyle oluyor. Ne var ki, Rusya'nın başındaki bir insanın isteyebileceklerinin bir sınırı var. Niye var, basitçe söylemek gerekirse çünkü Rusya Hristiyan bir ülke. Biz, Müslüman bir ülkeyiz; ve ironiye gelin ki, Müslüman ülkeler içerisindeki belki de en gelişmiş - gelişmişlikten kasıt özgür ve demokrat- ülkeyiz. Bu trajedi ne demek, şu demek: bizim yapabileceklerimizin bir sınırı yok.

Şöyle anlatayım, Rusya yarın bir gün, misal, Pussy Riot aktivistlerini meydanda sallandırma kararı alabilir; alırsa ne olur, Rusya'da büyük bir kesim, humanistler, liberaller ve en önemlisi muhafazakarlar sorar, derler ki: "Ne oluyor kardeşim biz Müslüman bir ülke miyiz, nedir bu 'barbarlık'?" Bunu Rusya'nın muhafazakarı der; ha, belki açıkça demezler ama herkes bunu çok iyi bilir; ima edilir veyahut şu an olduğu gibi iş oraya kadar gelmez zaten. Bu şekilde, Rusya için birçok "seçeneğin" gerçekleşebilirliği, Müslüman olmamaları nedeniyle doğrudan imkan dahilinden çıkmıştır zaten. Akıllarına bile gelmez; zira, her ne kadar Rusya başarısız bir örnek olsa da, kendisinin ait olduğu medeniyet bugün dünyaya örnek olabilecek bir yere gelebilmiştir. Başka bir deyişle, Rusya gelenekten gelen bir güç ile birtakım prensiplerle, humanist ideallerle yargılanabilir ve bu idealler insanları mobilize edebilir (içinden Dostoyevski çıkarmış bir ülkeden bahsediyoruz). Kısaca, ait oldukları din itibari ile, by insanlar kendilerine "biz bu muyuz" diye sorabilecek bir tarihe sahiptir.

Gelelim Türkiye'ye. Düşünelim. Müslüman bir ülke olarak, neye dayanarak bu insanların birtakım eylemlere girişemeyeceğinin garantisini verebilir insan. İslam aleminin hali ortada. Yarın mesela Erdoğan tutuklu gazetecileri sokakta salladıracağım dese, hangi prensiple, kimi, neyi örnek alarak buna itiraz edebiliriz? Batı'yı mı? Mümkün değil; zira hazretin tüm isyanı Batı'ya. Ona sorarsak asıl şeytan Batı zaten, biz sütten daha beyaz ve günahsızız. E o halde, bizim bu ülkede insan gibi yaşayabilmemizin garantisi nedir? Cevap şu ki: Yok, öyle bir garanti yok. Bizim zaten tüm huzursuzluğumun temel nedeni budur. İslam alemi bugün ahlaksal bir enkazın altında yaşıyor. Ben şahsen, hiçbir şeyin garantisini veremiyorum. Yarın bir gün bu insanlar bir kadının teni gözüküyor diye o kadını taciz edebilir - hatta ona tecavüz edebilir - ve bunu herkes anlayışla karşılayabilir; veyahut, biri sokakta bira içiyor diye, o insan linç edilebilir ve linç edenlere teşekkür edilebilir; yarın bir uyanırız ki, ülkede sanata edebiyata dair ne varsa yasaklanmış... Bu ülke her şeye, her türlü kötülüğe muktedirdir. Yok canım, o kadar da olmaz, biz "o insanlardan mıyız" diyeceksiniz; kimlerden afedersiniz? Sizin "o insanlar" dediğiniz, unutturuldunuz ama, aslında onlar tam olarak biziz. Şimdi uyandırıyorlar; bu ülkede bir illüzyon yaratıldı ve biz, belli bir kesim, kendimizi "onlar"dan farklı sandık; "onlar" dediğimiz insanların özü iken, "onları" yabancı sandık. Anlatmaya çalıştığım şu, nedir bu güveninizin dayanağı? Neden yapmasınlar? Kim durduruyor bu insanları? Biz şu an dünyada ahlaksal, bilimsel ve sanatsal olarak dipte debelenen bir grubun üyesiyiz - dahası baş tacıyız. Tüm dünya alttakilere - yani bize - bakarak ibret alıp, o ibretten kendine bir kimlik yaratabilirken, bizim bakarak ibret alabileceğimiz kimse yok. Ancak birbirimize bakıp, hasetle doluyor ve en nihayetinde birbirimizden intikam alıyoruz. Durum böyle olunca da, çözüm değil, yeni yeni IŞID'lar doğuyor işte.

Bu lanet, tüm bu kaybetmişlik, ahlaksal çöküntü, bu kötülük, seninle benimle çözülecek bir sorun değil. Bu belayı başımıza tarih açtı, bu utancı temizleyecek olan da yalnızca tarihtir; ve kimsenin şüphesi olmasın temizleyecektir de. Ha biz görür müyüz, belki göremeyiz ama nefes alabilmek için şu soruyu sormalıyız: Yanı başında insanlar ışınlanmayı, quatum fiziğini konuşurken, bu insanlar nereye kadar kadın tenini, içki içmeyi filan konuşabilir? Çok basit bir soru bu; cevabın tüm dünya farkında, o nedenle, çözüm tarihe bırakıldı.

Gelenek, tarih kimisini kutsar, kimisini lanetler. Bu delilik de bize tarihten, geleneğimizden miras kaldı. Seçtin mi: hayır; elden gelen bir şey var mı; yok. E o zaman ne yapacağız, kader mi bu diyenler için; haddim olmayarak verebileceğim tek tavsiye Stoic olun ve kabul edin; evet, kader bu. Tarihe bakarsanız, Stoicism de aynı böyle dünyaya, içinde yaşadığı sisteme cevap veremeyen bir ahlaksal çöküntünün enkazından tepki olarak doğmuş bir düşünce sistemi zaten. Şöyle bir şey deneyin: bir an için dünyaya sanki uzayda usul usul süzülen bir uydudan bakıyormuşcasına bakın: Ne önemi var, olan olur, ölen ölür, giden gider... Boş verin tüm o isimleri filan, gün gelecek bunların zerre önemi olmayacak. Onu görmeye çalışın, tarihin gidişatına, o gerekliliğe, determinizme filan odaklanın ne bileyim. Sevdiğiniz bir insan bulun, basit bir hayat sürün. Fazla şey beklemeyin şu dünyadan. Biz bu dünyaya harcansın diye yollanan ruhlarız maalesef. Bizim de payımıza düşen bu oldu. Bunu görün. Yoksa... yoksa kafayı yersiniz.

Sormak istediğim, cevaplarını samimiyetle merak ettiğim bazı sorular var, kendini Müslüman olarak tanımlayan ve dahası bununla gurur duyan Türkiyelilere. Kimseyi “Müslüman” olduğu için suçlamıyorum. Bu madalyonun Batı’ya bakan yüzü olur; ben bu yazıda, madalyonun Doğu’ya bakan yüzünden, diğer bir deyişle “içeriden”, konuşmaya çalışacağım; zira, farkındayım, Müslümanlık, İslam, dinin ötesinde çok büyük bir coğrafyanın geleneğini, başka bir deyişle “öz”ü dediklerin o değerler sisteminin ana çerçevesini oluşturuyor. Orwell, 1984 romanında bu çerçevenin içeriğinin önemini ve gücünü çok iyi özetler: “Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder.” 

İnsanoğlu, geleneksiz yaşayamaz; zira insanoğlu kimliksiz yaşayamaz. Gelenek ve kimlik insanoğlu için anlam yaratır. Varoluşun dayanılmaz manasızlığına karşı verilen bir tepkidir, anlam. İnsan, varoluşunun limitsizliği, boşluğu, sonsuzluğu karşısında bir şeylere tutunmalıdır, der Levinas. Kimlik, varoluşun engin okyanusunda insanın sığınağıdır. Kimliksizlik bu nedenle, girdaptır. Dirhem dirhem azalır insan. Nietzsche, anlam arayışını insanoğlunun zayıflığına bağlar. Ne var ki, hadi anlam aramamak bir meta anlam arayışı değil diyelim, anlamsız yaşamak sahiden de güçlülük göstergesi midir? 

Gelenek bu bağlamda insanı rezil de edebilir, vezir de edebilir. Yaşanan her şey, yaşayan bir geleneğin sonucudur. Her kimlik, gelenekten beslenir. Eğer kimlikler yozlaşmışsa, nedeni insanda değil, insanı o kimliğe iten gelenekte aramak gerekir. 

Gelenekler, büyük anlamda din ile şekillenir. Ne var ki, hayat devam eder; materyal dünya değişirken, anlamlar da değişir. Bir dinin onuru, değişen dünyaya cevap verebilecek din adamlarının varlığına bağlıdır. Descartes, Leibniz, Kant… hep dindar insanlardır. Ama onların dindarlıktan anladıkları, düşünmeden mutlak itaat etmek değildir. Aksine sorgulayarak, geleneklerinin, her çağda ve her tehdit altında devamlılığını sağlayabilmektir. Zira bu insanlar farkındadır, “hakikat”, biz kabul etsek de etmesek de oradadır. Batı, hakikate gözünü yummamayı seçmektir: bu agnostisizm de, ateizm de getirse, Batı, hakikati kendi geleneğine eklemlemek, kendi kimliğinin bir parçası haline getirmeyi görev bilmiştir. Böylece Hıristiyanlığın reddini bile ima etse, her bir başarı, Hıristiyanların hanesine yazılır. 

Gelelim İslam’a. 

Çağımızda İslam ülkelerinin hali ortadadır. Ama İslam geleneği hakikatle yüzleşmeyi Batı’ya bıraktığı için bu hakikatin son derece farkında olmasına rağmen, asla kendinde bir yanlış gör(e)mez. Bu ve bunun gibi yüzlerce neden yüzünden İslam geleneği, Müslümanların en büyük zindanı olmuştur. İslam, Antik Yunancadan çevirdiği medeniyetin özünü allayıp pullayarak Batı’ya armağan etmiştir.  Bu sayede, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, insan onuru gibi tüm erdemler Batı geleneğinin bir parçası haline gelirken, bizlerin payına tevekkül ve itaat düşmüştür.
 

Demem o ki, İslam geleneği, Antik Yunan’dan koptuğu gün bitmiştir. O günden bugüne yaşanan, İbn-i Sina’dan Tahrir Meydanı’na bir dirhem dirhem azalış öyküsüdür. İslam geleneği, bugün, bırakın dünyanın ve insanlığın sorunlarını, kendi içinde yaşadığı sorunlara dahi cevap verebilecek bir kimlik yaratmaktan yoksundur. Yıllardır Türkiye’de yaşanan gerilimin de, Ortadoğu’da durmak bilmeyen kanın da sorumlusu işte bu tıkanıklık ve beraberinde getirdiği çaresizliğin yarattığı cinnet halidir. Bu coğrafyada herkes, bırakın değişen dünyayı, günlük hayatta yaşadıkları en basit olaylara dahi cevap veremeyen çökmüş bir ahlak sisteminin öfkesiyle, içinde nefes alamadıkları dar bir kafes halini almış, aslında içten içe deliler gibi kaçmak istemelerine rağmen “mükemmel bir kaçış”ı mümkün kılabilecek maddi ve manevi koşullardan noksan olmalarından dolayı mahkûm oldukları bu geleneğin intikamını başkalarından alır. Başka bir deyişle, bu coğrafyada herkes herkesten intikam alır. Bu nedenle bu kadar çok yasak, bu kadar çok vicdansızlık, bu kadar çok zalimlik, tahakküm ve sefalet vardır. Belki katılmıyorsunuzdur. O halde çok basit bir soru sorayım; aksi halde neden bir insan, insanlığın özü olan özgürlüğü, yasaklama ihtiyaç duyar? Yanı başında, diyelim, bir insan sana dokunmadan, karışmadan, senin varlığına en ufak bir zarar vermeden ufak bir bira içiyorsa, ne bileyim etek giyiyorsa, haşa(!) sevdiği insanı öpüyorsa, kendi içinde mutluluğu yakalamış, inancında sadık ve samimi bir insanı bu neden rahatsız eder? Rahatsız eder; çünkü içten içe zindan haline gelmiş bu geleneğinin yanlış olduğunu hisseder. Yasaklar işte bu rahatsızlığı, içsel huzursuzluğu, hakikati susturma çabasıdır. Allah aşkına bir sorun kendinize, Bırakın Erdoğan’ı filan, durun ve düşünün: şu dünyada hangi faninin gücü hakikatle mücadele etmeye yeter ve yetmiştir? Dahası günahı yasaklamak, Allah’a zulmetmek değil midir?
 

İzninizle çok basit bir soru daha sorayım sizlere. Velev ki, diyelim Hıristiyan bir ailede doğmuş bulundunuz. Akıl vermiş Allah, düşünelim diye, düşünelim, Müslüman olmak için tek bir mantıklı neden düşünelim. Müslüman ülkelere bakarak, elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim. Yani diyorum ki, Müslüman olmak için tamamen şans eseri Müslüman bir ülkede, Müslüman bir aileye doğmaktan başka mantıklı bir neden yoksa şu dünyada, Müslümanlık zaten bitmemiş midir?
 

Burada amacım bir geleneği yok etmek değil; bilakis, Al Farabilerle, İbn-i Sinalarla, İbni- Haldunlarla başlayan bir geleneğin bugün geldiği hali gözler önüne serebilmek ve bizlere “öz”ümüz olarak dayatılan çaresizliğe, çözümsüzlüğe, cinnet haline bir dur diyebilmek. Belki bu çok abartı oldu; peki, o zaman en azından, şu coğrafyadan kurtulmak için bir yol yordam arayan, tek suçu burada doğmuş bulunmak olan on binlerce geç insana bir umut verebilmek olsun amacım. Siz bilir misiniz, iyi olmak için çabalayan bir insan için, kötülüğü gelenek bellemek ne kadar zor ve yorucudur? Bence bilirsiniz.
 

Ama bilmediğinizde kararlıysanız; “ben ne istiyorum” diye sor(a)madığınızdandır belki?
Siz sormuyorsunuz belki ama ben merak ediyorum. Siz Türkiyeli Müslümanlar ne istiyorsunuz? Nedir amacınız? Nasıl bir dünya, nasıl bir ülke hayal ediyorsunuz? Hep susuyorsunuz, bir kere duyamadık nedir istediğiniz. Söyleyin ki bilelim hangi geleneğe sahip çıkıyorsunuz, sizin Müslümanlıktan anladığınız nedir?


Sokakta insan yumruklayarak, “kaçma buraya gel İsrail dölü” diyen bir insanı işaret etmeyin bana. 

Ben ona sormuyorum, o kararını vermiş zaten; ben size soruyorum.
 

Diyelim ki, o delicisine arzuladığınız, “elime geçerse bu dinmek bilmeyen içsel huzursuzluğumu kim tehdit ediyorsa bir şekilde icabına bakar mutlu olurum” sandığınız gücü elde ettiniz. Sonsuz gücünüz var. Nedir hayalinizdeki Türkiye? Nedir yanı başınızda insanlar sanattan, quantum fiziğinden, müzikten, edebiyattan konuşurken sizin konuşmak istedikleriniz? Güncel olaylardan, liderlerinizden, geleneğinizi sahiplenen ve sizin de bir itirazınız olmadığına bakarsak ortak olduğunuz dindaşlarınıza bakarak anlamaya çalışıyorum.
 

Meydanlarda insanları idam mı etmek istiyorsunuz? İran’daki, Arabistan’daki din kardeşleriniz gibi, bir “insan” karşınızda acı çekerek, kıvranarak ölürken, elinizde cep telefonlarıyla kaydederek, konser izler gibi, keyifle bir “insan”ın öldürülmesini mi izlemek istiyorsunuz?
 

Yayınevlerini kapatmak istiyorsunuz? Zaten bilinmesi gereken her şeyin Kuran’da yazdığına, Kuran ile alakası olmayan kitapların sizinle de alakası olmadığına ve sizinle alakası olmayan kitapların da yayımlanmasına, kibarca söylersek, “gerek olmadığına” mı inanıyorsunuz? 

Mesela sanata da mı gerek yok sizin için? Sanat dediğin en nihayetinde insanları sapkınlaştırıyor mu?
Sanata ve edebiyata karşısınız. O halde siz hayatın bu sıradanlığı, varoluşun bu anlamsız ağırlığı ile nasıl mücadele etmeyi düşünüyorsunuz? 


Ne kadarına tahammülünüz var? Hassasiyetlerinize – ki kendileri sahiden hassastır - dokunan tüm farklılıkların, size yeterince benzemeyenlerin – ki size yeterince benzemek siz olmaktır- yasaklanmasını, zindana atılmasını, öldürülmesini, sürülmesini mi istiyorsunuz? Nedir tüm dünyanın oturmuş çözmek için çabaladığı bir politik sorun, çeşitlilik, hakkında düşünceleriniz? Yoksa sizin için yok mu böyle bir şey. Çeşitlilik dediğin, “Müslümanlığı inkar edenler”den mi oluşuyor?
 

Gelelim kadınlara. Kadınların toplumda nasıl bir yere sahip olmasını istiyorsunuz? Akranlarınız ülkesinde İslam adına yasaklamış, katılıyor musunuz: sizce kadın araba sürebilir mi? Kadının hak hukuk karşısında güvencesi olması gerektiğine mi yoksa, kadının o çok sevdiğiniz "fıtrat" gereği erkeklerden aşağıda olduğuna ve buna göre hukuksal sistemde yer edinmesi gerektiğine mi inanıyorsunuz? Kadının “haddine” karar verme bakanlığı kurmak gibi planlarınız var mı? 

Mesela bir Pippa Bacca vardı, hatırlarsınız; saf kız, Türkiye’yi üzerinde gelinlik otostop çekerek geçebileceğini sanmıştı. Önce tecavüz etmişler, sonra da öldürerek bir ormana atmışlardı. Tüm Türkiye birleşip şaşırmış gibi yapmıştık, hatırlarsınız. Nedir bu konudaki düşünceleriniz? Hak etmiş miydi sizce? Ya da, belki de, üzerinde gelinlikle Türkiye'yi bir başına otostop çekerek geçmek isteyen bir kadının fıtratında tecavüz ve ölüm vardır, olabilir mi; halihazırda “Gavur” kadınları zaten hep “orospu” değil midir, mesela? Hayalinizdeki Türkiye’ye bir "gavur" kızı geldi diyelim, fıtratını engellemek için kapanması gerekir mi diyorsunuz? Bu kötülüğüne verdiğiniz cevap sahiden bu mu?

Sabaha kadar saymak istemiyorum; anlamışsınız herhalde. Elin Arabına, Acemine değil sorularım, onlar çoktan kararını vermiş zaten. Ama Siz Türkiyeli Müslümanlar, sizler ne istiyorsunuz ve neden istiyorsunuz? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, nasıl bir geleneğin mirasçısı ve varisi olmak istiyorsunuz?

Yıllar sonra insanlar geriye dönüp bakınca nasıl hatırlanmak istiyorsunuz? 

Sizlere gelenek olarak, kültür olarak, özünüz olarak dayatılan tüm bu yasaklara, yanı başınızda insanlar bambaşka bir dünyada yaşarken, mahkûm edildiğiniz bu acıya, tahakküme, eşitsizliğe, adaletsizliğe, sahiden hiç mi itirazınız yok? O halde ne istiyorsunuz? 

Açık açık konuşalım da bitsin bu gerilim. 

Utanıyor musunuz? Sene 2014 oldu ya, insan hakları, insan onuru filan yükselen kavramlar, belki bazı şeyleri dillendirmeyie cesaret edemiyorsunuzdur? Peki o halde sormak istiyorum: İnsan onuruna uygun olmayan bir şeyi içten içe isteyecek, arzulayacak kadar acımasız mısınız? Siz kötü bir insan mısınız? Sahiplendiğiniz gelenek bu mu? Başkalarına acı çektirmek mi istiyorsunuz? 

Bir anlatın ki bilelim, açık olun. Korkmayın. Tanıyalım birbirimizi. Görelim Türkiyeli Müslümanlar kimmiş, nasıl insanlarmış? Aynı ülkede yaşıyoruz, karımız, kızımız, sevdiklerimizle; bilelim güvende miyiz. Bilelim, sahiden birlikte yaşayabilir miyiz? Bitsin yahu bu gerilim. 

Post-modern bir çağdayız; olabilir, belki bizi atmak istiyorsunuz bu ülkeden ki dilediğinizi gibi yaşayabilesiniz. Belki de o içsel huzursuzluğunuz nedenleriyle yüzleşemeyeceğiniz kadar güçlü veya size daha kolay geliyordur, onlarla yüzleşmektense bizlerden “kurtulmak”. Biz olmasak, kimse size hakikati hatırlatmaz sanıyorsunuz değil mi? Sahiden, bu çağda, buna inanıyor musunuz? Sizin gibi olmayan herkesten kurtulsanız, sadece sizlerden bir Türkiye kursanız, samimiyetle soruyorum, sahiden en nihayetinde huzur bulabileceğinize inanıyor musunuz? 

Meramımı anlamışsınızdır. Kimseye düşman olmak değil niyetim. Geçtik o raddeyi. Yalnızca sizleri görmek ve en nihayetinde gerçekten tanımak istiyorum. Beni de düşman bellemeyin, zamanında “yetmez ama evet” demiş, sizlerin hakkı için yürümüş, mücadele etmiş bir insanım. Ama görüyorum ki, ben sizi aslında tanımıyormuşum. Tek istediğim bir cumhuriyettir kurulamamış, bizi onlarca yıldır kısık ateşte ısıtan bir gerilimin nedenini diyalog ile anlamaya çalışmak.

Siz Türkiyeli Müslümanlar ne istiyorsunuz? Nasıl bir geleneği sahipleniyorsunuz, nasıl bir kimlik istiyorsunuz ve nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz.

Belli ki sizin istediğiniz olacak; ben de istiyorum ki ne istediğinizi bileyim, ona göre önlem alayım. Önlem derken, terk etmenin şartlarını zorlamaktan bahsediyorum. Merak etmeyin benim size gücümüz yetmez. 

Tehlike arz etmiyorum.

Maden Kazası ve Kader


Merak ediyorum, bu kadar acıya nasıl dayanıyor bu millet, bu insanlar. Bu kadar yanlış bir hayata nasıl katlanabiliyorlar. Bu kadar adaletsizliğe, bu kadar zalimliğe, bu kadar haysiyetsizliğe, böylesine örgütlü, örümcek gibi her yere ağlarını örmüş, tek bir kılını kıpırdatmana izin vermeyen bu şeffaf kötülüğe nasıl sessiz kalabiliyorlar.

Benim gibi insanlar anlayamıyor, bu kadar insanın nasıl Recep Tayyip Erdoğan'a oy verdiğini; nasıl insanın bilerek ve isteyerek kötü ile taraf olabileceğini. Erdoğan bir piyon yalnızca, eğer sahiden bu "bilinçli" tercihi anlamak istiyorsak daha derine inmeli: bu kültürün özüne. Yeteri kadar yaklaşabilirsen eğer, orada bir adam görürsün: kararmış, gözleri kıpkırmızı, yaralı, ölümden dönmüş, aç, zayıf, şaşkın. Yanında bir sedye görürsün çıkarken tereddüt ettiği; sonra şöyle dediğini duyarsın, "çizmelerimi çıkarayım mı, sedye kirlenmesin?"

İşte bu kültürün özünde, böylesine ezilmişliğe rağmen gösterilen tevazuyu, bu kadar adaletsizliğe rağmen vazgeçilmeyen itaati görürsün. İşte tam da bu nedenle bu coğrafyada hayat her şeye rağmen devam edebilir. İşte bu nedenle her sabah yataktan kalmamak için her türlü sebebe sahip olmasına rağmen insanlar inadına her sabah yatağından kalkar. İşte tam da bu nedenle bu kadar acı, zulüm, adaletsizlik gayet normalmişcesine sineye çekilir, bu coğrafyada.

Bu zamana kadar suçu hep bu insanların kendisinde aradım. Bir varoluşçu olarak, kendi "akıl"ları var, kendileri için karar verebilirler dedim. Adam her şeye rağmen, 21. yüzyılda hala bunu seçebiliyorsa, demek ki bu insanlar "kötü" dedim. Şimdi sanıyorum yanılmışım. Soruyorum kendime: Ortadoğu'da neyin varoluşçuluğu bu? Hayatını, hayallerini, her şeyini elinden alarak onu bir tabuta terk eden devletin ışıldayan takım elbisesi ile, şans eseri bir yolunu bulup da o tabuttan dışarı çıkıp karşılaşınca utanıp "çizmelerimi çıkarayım mı" diye soran insanların olduğu bir coğrafyada neyin seçimi?

Suç Erdoğan'da değil, suç hayatı hiçbir zaman onların olmamış bu insanlarda da değil. Suç bende. Suç sende. Suç bizim egoistliğimizde. Suç bizim kendimizi kurtarma telaşımızda. Suç bizim zavallılığımızda. Suç Batı'da da değil. Onların kabahati değil ya bunları birkaç yüzyıl önce yaşayıp aşmak. Suç bizim mücadele etmeyi değil, kaçıp kendimizi kurtarmayı seçmemizde. Suç bizim, idam sehpasına çıkarken çizmelerini çıkarıp çıkarmaması gerektiğini soran insanlara, varoluşçuluk ile, ateizm ile, sosyalizm ile gidip bilmedikleri bir dilde konuşmamızda. Suç bu ülkenin aslında hiçbir zaman bu ülkeye ait olmamış entelektüellerinde. Suç yüzlerce senedir bir Kant bir Marx veya bırak Kant'ı Marx'ı bir adet humanist çıkaramayacak kadar aciz olmamızda. Yanlış çok derinde. Suç bizim o kadar derine inemeyecek kadar korkak, tembel ve bencil olmamızda. Bu coğrafya hiç değişmeyecek. Gene bakan müşavirleri sokakta insan tekmeleyecek. Gene ölümler literatürde nasılsa var denerek önemsizleştirilecek. Gene kadınlar özgürlük nedir bilmeden ölüp gidecek. Ve bunlar, Erdoğanlar ve itaat erdem belletilmiş bu halk yüzünden olmayacak; bilakis, bizim yüzümüzden olacak: içeriden konuşmak nedir bilmediğimiz için; gelecek nesiller için, ideallerimiz, insan gibi yaşayabilmek için kendi hayatımızdan vazgeçemediğimiz için olacak. Nerede Batı'da öldüğü kadar insan öldü? Bugüne gelene kadar Batı ne bedeller ödedi? Peki biz ne yaptık?

Batı şanslıydı, onlar bizim bugünlerimizi yaşarken, yanı başlarında tüm bunları aşmış, barış içinde, özgürce yaşayan, yeterince başarılı olurlarsa kaçıp kendilerini kurtarabilecek bir başka "Batı" yoktu. Bizim var. Neden umursayasın ki? Bu da bizlerin büyük çaresizliği işte. Laneti.
Ne kurtarabiliyorsun, ne kurtulabiliyorsun.

O kadar çok şey yanlış ve çözümsüzlük için şartlar o kadar uygun ki; bu umutsuzluğun içinde bu insanlar ne yapsın?  Yüzlerce yıldır zincirlerle yaşamış, özgürlük nedir bilmemiş, celladına gülümseyen bu halka, ne hali varsa görsün deyip, onları yalnızca öldüklerinde hatırlayan bizler farkında mıyız samimiyetsizliğimizi? Yolda görünce yolumuzu değiştirdiğimiz insanlar üzerinden politika yapıyoruz. O kadar çok yanlış var ki. Düşünmek yalnızca daha çok problem yaratırken ve biz rahatı seçmişken, bir Erdoğan'ın gidip diğerinin gelmesi bizi neden şaşırtıyor?

Başkalarında kusur bulmak her zaman daha kolaydır. Eskiden benimle aynı kültüre sahip olduğuna şaşırdığım bu insanlardan tiksinirdim; artık kendimden tiksiniyorum.

Ben klimalı sınıfımda hocayı dinlerken, akşam karnını doyurmak için yerin 2 kilometre altına inen o insanların harcansın diye savrulan hayatlardan çıkan her bir nefeste benim de tekmem var. Bugün öldüklerinde ağlayıp, canlıyken onları küçümseyerek onlar için hiçbir şey yapmadığım için Erdoğan'dan daha fazla ben suçluyum.
 

Kötü olmaktan başka bir çare bırakılmamış bir halka sırtımı döndüğüm, onları bir Erdoğan'dan başka bir Erdoğan'a bıraktığım ve onlarla asla onların dilinde konuşmadığım için ben suçluyum.

Eğer bu coğrafya bir gün yaşanabilir bir yer olacaksa, o gün sahiden gelecek mi bilmem ama bildiğim bir şey varsa o da bunun ancak mücadele ile olacağıdır. İnsan gibi yaşamak maalesef ki lütfedilen bir şey değil, mücadele ile hak ederek alınan bir ödül. Ve bu o halkın "özünü" yansıttığını söyleyenlere, kendi keselerini doldururken, bu halkı en çok ne kadar sömürebileceğini göre bu halka bir "öz" biçenlere rağmen olacak.

Daha yolun çok başındayız. Bırakın sedyenin varlığını tartışmayı, o sedyenin üzerine çıkarken çizmelerini çıkarıp çıkarmaması gerektiğini soran o insanın umutsuzluğu ile yüzleşmeliyiz. Böylesine bir adaletsizliğe "öz" retoriği ile inandırılan bu halkın onuru ile başlamalıyız.

Yanı başımızda insanlar, ışınlanmayı, kuantum mekaniğini konuşurken, zor biliyorum ama maalesef ki biz bunları konuşmalıyız. Ya da yalandan gözyaşı dökmeyi bırakmalıyız.

Şikayet etmekten yorulunca benim vardığım sonuç bu oldu. Hoşunuza gitmeyecektir; işte tam da o nedenle daha bu şekilde, bir başka Erdoğan ile bir başka işçi ölümünde yine bunları konuşuyor olacağız.

Kader mi dersin, artık sahiden bilemiyorum.