Erdoğan'ın Anlamı: İyimser Olmak Mümkün


İyimser olmak mümkün mü? Sanıyorum çağımızın sorusu bu; bilhassa da biz, Ortadoğu'ya savrulmuş olanların sorması gereken - sormak ile mükellef olduğu:

Her şeye rağmen, İyimser olmak mümkün mü?

Müzmin bir pesimist olan ben, bu yazıda, tüm paradigmamın orijine göre tersini alarak,  iyimser olmanın mümkün olduğunu savunacağım; hatta ve hatta, bununla kalmayıp, bu ihtimaller denizinin kaynağının da Recep Tayyip Erdoğan olduğunu iddia edeceğim. Yani, bugün, "biz"ler Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca olamayacağımız kadar iyimser olabiliriz ve bunu da bizzat Recep Tayyip Erdoğan'a borçluyuz.

***

Algı ile bilgi arasında gerçek ile hakikat arasındaki kadar derin bir uçurum vardır. Şöyle ki: yukarıdaki paragrafın algılanma çeşidi "bir" değildir - "bir" olan yalnızca hakikattir. Ben görüş belirttim; görüş, bilginin en değersiz halidir, derler - yani hakikatten en uzak olan. Suya atılmış bir çubuğun, kırgın bir görüntü arz etmesi, ilk ipuçlarındandır, algının fakirliğine dair. O halde, hakikate varabilmek için ilk farkına varılması gereken, algının zayıflığıdır. Fazla felsefe yapmadan sadede geleyim: yukarıdaki paragraftan bir hakikat çıkarsa eğer, o da böyle bir paragraftan bir hakikatin çıkamayacağıdır: başka bir deyişle, aynı cümlelerden birbirine tamamen zıt iki görüş nasıl çıkar diye sorarsanız, ancak o zaman hakikat hakkında bir "fikir" edinebilirsiniz.

Türkiye'de bir algı yaratıldı. Bu demek değil ki bu algı yaratılmadan önce yaşanan hakikat idi. Algı, yalnızca gerçek olmayandı. Gerçek olan ise, hakikat olmayan: ya da, yaşanan ne varsa gerçekti - hakikati karıştırmayalım. Bu gerçek için, bir algı yaratıldı (ya da bu gerçek bir algıyla yaratıldı) - bir illüzyon. "Biz" okumuş insanlar kendimizi olmadığımız biri sandık; farklı bir gerçeklikte yaşamaya başladık. Ama dünya değişiyordu, teknoloji, iletişim derken, bizler de yavaş yavaş kuşkulanmaya başlamıştık. "Onlar" ise olayın çoktan farkındaydı, gerçek nedir biliyorlardı - hataları, birtakım gerçeklerin hakikat olduğuna inanmaları oldu, bir kere buna inandılar mı elbet tabii yapamayacakları yoktu (- ki bu insanlık tarih boyunca Tanrı'nın neden yarattığını anlamaya çalıştığı bir çeşit "kötülük" idi.)

Şu ana kadar yazdıklarımı, hoyrat bir dille anlatacak olursam, algınızda daha çok yer edecektir:

Biz anlayamadık, nasıl olur da Recep Tayyip Erdoğan bu ülkede %50 oy alır. Bu algımızın dışındaydı - bizim gerçeğimiz değildi. Kendimizi Viyana'da, Paris'te filan yaşıyor sanıyorduk. Bize ait olmayan bir tarihe sahip olduğumuzu sanıyor ama o tarihin konusu açılınca da kendisini aşağılamayı ihmal etmiyorduk. Hastaydık, korkaktık, çaresizdik: evrensel kümede yeri olmayan bir gerçeğe inandırılmıştık. Erdoğan, - en azından - haklıydı: hakkını hakikatten aldığı için değil; onun gerçeği, bizim gerçeğimizden daha geriye referans verebildiği için haklıydı - onun kümesi bizimkinden daha genişti. Erdoğan bu coğrafyanın gerçeği idi; kendisi bu duruma özcü bir dille yaklaşıyor, tarihin derinliklerinde yaşanan bir gerçeğin militanı olarak, her daim "fıtrat"tan bahsediyordu. Onun için hakikat, ancak dedenin dedesinin dedesinin dedesine kadar uzanabilen bir gelenek idi; zamanında Sicilya'da doğmuş olsaydı, aynı karakterle, bugün çok farklı bir "hakikat"i savunuyor olurdu. Ama bunlar onun gündeminde değildi. En nihayetinde onun dedesinin dedesi, bizim dedemizden yaşlıydı; ve bizlerin kim olduğuna karar verecek bir dedemiz varsa, onun da elbette bir dedesi var idi.

Erdoğan, bu milletin üzerine inşa edildiği bir algının, illüzyonun artçıları olarak, adım adım, seçim seçim, çoğunluk çoğunluk yükseldi ve en nihayetinde devasa bir sarsıntı ile gerçeklerini üzerimize yıktı. Ne var ki, umut da işte tam olarak bu göçüğün altında, umutların tükendiği yerde, yeşerdi. Hem bizim için, hem de onlar için - başka bir deyişle, hakikatin ardında olan herkes için. Çünkü ayıldık: Hakikat için ilk görmemiz gerekeni, algının zayıflığını, gerçeğin sıradanlığını gördük - Bildiğimiz tek bir şey varsa, o da aslında bilmediğimiz imiş.

Recep Tayyip Erdoğan, bu coğrafyanın bir gerçeğiydi; hatta, onun değimi ile, o gerçeğin "özü"ydü. Davranışlarıyla olsun, karakteriyle olsun, demeçleriyle olsun, baştan aşağı, tepeden tırnağa bu coğrafyanın gerçeğini yansıtıyordu. AKP, bir siyasal partinin çok ötesinde, "özcü bir gerçek paradigmasıydı". Kendi dedesinin herkesinkinden yaşlı olduğu gerçeğine dayanarak, oy almak için elinden gelen hemen hemen her şeyi yapıyordu; insanların aidiyetliklerinden, dinine, komplekslerinden, hayatlarını idame ettirebilmek için gerekli koşullarına kadar her yerde vardı; her kozu kullanıyordu. Bir gün kapitalist idi, ertesi gün komünist; bir gün demokrat idi, ertesi gün şeriatçı; bir gün pragmatist idi ertesi gün idealist...

Ne var ki onun akışkanlığı bazılarımızın durağan iyimserliğine kaynak oldu:

Her şeye rağmen, tüm dayandığı gerçeklere, sosyo-ekonomik şartlara, devletin tekeline, medyasına, iş adamlarına, mağduriyet hikayelerine, parasına, gücüne, her şeye rağmen AKP'nin alabildiği oy %50. Çevresinde yaşanan gerçekliğe, yalnızca mizah malzemesi olduğu müddetçe geçit veren duvarlarımız yıkıldığından beri biz bardağa hep boş tarafından baktık. Ama, artık asıl "gerçekliğin" ne olduğunun farkına vardıysak, o duvarlar Erdoğan'ın devletin en yüksek kademesine de gelmesiyle un ufak olduysa, artık yaşadığımız ülkeye başka bir açıdan bakmamız gerekiyor.

Hoyrat bir gerçeği, yine hoyrat bir şekilde ortaya koyarsak: Türkiye'nin bir Ortadoğu ülkesi olduğunu kabul ettiğimize göre; şahsen ben bu halkın %50'sinin AKP'ye oy vermemiş olmasını inanılmaz olumlu buluyorum. Zira onların gerçeğine, onların gerçeği içinden bakmayı deneyin: Orada, El Kaide var, IŞİD var, her gün birbirini kesen insanlarla dolu koskoca bir coğrafya; kadının araba sürdüğü için kırbaçlandığı, cuma namazına müteakiben insanların meydanlarda asıldığı, insanların üç kuruş paraya bir kader olarak madenlerde öldüğü, adaletsizlik, kan, gözyaşı ve zulmün günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olduğu, tüm dünyanın ibretle izlediği bir gerçeklik var. Ve sırtı tüm bunlarla bükülmüş, onuru tükenmiş bir gerçekliğe sahip bu ülkede, elinden gelen hemen hemen her şeyi yapmasına rağmen, her iki insandan ancak birinin oyunu alabilen bir AKP var. İşte tam da bu nedenle, eğer sahiden gerçekçi olursak, bu durum bir Ortadoğu ülkesi için son derece olumlu değil midir?

Bardağa bir de dolu tarafından bakın; bu ülkede, bu gerçeklikle, herkesin koşulsuz Recep Tayyip Erdoğan'a itaat etmiyor olması; dahası, her kişiden birinin buna hayır diyor olması, sizce de bir mucize değil midir?

***

Erdoğan, bu ülkeyi normalleştirmiştir. Bu ülkenin normalinin, dünya standartlarında "normal" olmaması başka bir sorundur. En nihayetinde, bu ülkenin gerçekliği, Erdoğan ile vücut bulmuştur. Erdoğan, hakikati önemseyen herkes için nereden bakarsanız bakın bir milletin uyanışıdır. Erdoğan, birbiriyle çatışan algılar - gerçekler- üzerine kurulmuş bir cumhuriyette "hakikat" mücadelesi için atılmış ilk adımdır. Erdoğan, bir umuttur, bizim küçük gerçekliğimizde, iyimser olmak için sebeptir.

Ne var ki, iyimserlik risk getirir. Pesimist olmak kolaydır; Tanrı'nın sana verdiği sermayeden, kendi ruhundan yersin. İyimser olmak, taşın altına elini koymayı gerektirir.

Bu ülke, bu halk, kendi gerçeği ile Erdoğan sayesinde yüzleşiyor. İyimser olmamın nedeni ise, bu yüzleşmede Erdoğan'ın her türlü araca sahip olmasına rağmen, mutlak bir çoğunluğa sahip olamaması. Mutluk bir çoğunluk, cehennemdir. Türkiye, "nev-i şahsına münhasır" nedenlerden ötürü, henüz bu "öz"i olarak sunulan bu gerçeğe teslim olmadı - ki bu özcü algoritmanın nereye vardığını Erdoğan'ın dahi bildiğini sanmıyorum: Neyiz biz? Şeriat mı istiyoruz: İran mıyız, Arabistan mıyız, Mısır mıyız? Yoksa farklı mıyız?

Bu durum iyimserlik madalyonunun öteki yüzünü işaret ediyor: Yalnızca bizim duvarlarımız yıkılmadı, "onlar"ın, Müslümanların da duvarları yıkıldı. Bu ülkede Müslümanlar, yıllar boyunca dünya üzerinde hiçbir Müslüman ülkede yaşanmayan bir İslam'ı yaşadılar. Şimdi birtakım gerçekler, hakikat olarak pazarlanmaya başlanınca, sanıyorum Müslüman cenahtan da sesler yükselecektir - ki yükselemeye başladı bile. Ne var ki, şunu görmek gerekiyor: Müslümanların duvarları da en az bizimki kadar yüksekti - hatta sanıyorum daha da yüksekti. Zira bugün kendine Müslümanım diyen bir insanın sırtında, inandığı Allah'ın adının haykırılarak sokak ortasında insanların birbirlerinin kafasını kestiği bir gerçeklik var. Müslümanların henüz böyle bir yükü kaldırmaya gücü ve gönlü olmadığı için bugün ancak Batı ile uğraşabiliyorlar. Sormuyorlar, "Velev ki silahları veren Batı, tetiği çeken parmak kimin?" Soramıyorlar. Onların korkaklığının bedelini, biat ettikleri din ödüyor. Ben buna "dindar"lık diyemiyorum.

Kısacası, Yeni Türkiye, sahiden "yeni" ise, "yeni" bir  gerçekliğe muhtaç demektir. Bu "gerçeklik" dedelerinin yaş mukayesesi göz önüne alınarak değil; insanlığın onuru, bir dinin onuru, yaşanan çağa ve insanlığa yapabileceğimiz katlı göz önüne alınarak yaratılmalıdır - başka bir deyişle, bitmeyen bir arayışta, hakikat için insanın insan gibi yaşadığı bir gerçeklikle başlamalıdır.

Başaramazsak, duvarların ardında gördüklerimiz ile yüzleşemezsek ne olur? Sır değil, onlarca yıldır her Ortadoğu ülkesine olan olur. Bir gün haberlerde tüm dünya bizi birbirimizi keserken, izler. İç savaş çıkar; kimseye değil, olan bize olur, çocuklarımıza, gençlerimize, hayatımıza olur; ve yalnız ve yalnızca biz başaramadık, biz korktuk, biz beceremedik diye olur.

Ama yaratırsak, duvarların daha yükseklerini örmek için değil, barış içinde yaşamak için yıkıldığına karar verirsek, yalnızca bizim için değil, tüm dünya için bir umut olur. Gazze'de ölen çocuklar için, Mısır'da ağlayan anneler için, Suriye'den kaçan aileler için... Hayata harcansın diye yollanmış milyonlarca insan için umut olur... Tüm insanlığın birlikte yaşayabileceğini kanıtlayan, sınırsız bir dünya için umut ve dahası model olur.

Hepsi bizim elimizde, ya tarih Ortadoğu'da yıllardır tekrarlanan bir senaryoyu, nasıl birbirimizi yediğimizi yazacak, ya da biz tarihi yazacağız. "Yeni Türkiye" diyorsunuz, hangisi "yeni" siz karar verin.

"Erdoğan" nedir?


Erdoğan, Ekmeleddin'i üç dil bildiği için aşağılamış. İşte yıllardır anlatmaya çalıştığım tam olarak bu karanlık, bu cahil öz güveni, bu kötülüğün önlenemez yükselişi idi. Aynı zat zamanında "çok okuyanlar şimdi aç geziyor" minvalinde de bir laf etmişti. İnsan inanmak istemiyor ama Türkiye artık böyle bir ülke. Cehalet kendini Allah seviyesine yükseltti; ne kendine ne dünyaya ne de insanlığa en uzak bir katkısı olmayan, inandığı ahlak sistemi kadın yırtmacı karşısında çöken sapık ve cahil adamların önünde önümüzü iliklememiz beklenirken, okuyanlar, emek verenler, bir şeyleri düzeltmeye çalışanlar linç edilerek kesilmediyse soluğu hapiste alıyor. Yazık. Yıllardır, İslam diye yeryüzünde hiçbir ülkede olmayan bir İslam'ı yaşadık; şimdi "Gerçek İslam"la tanışma vakti. Tarihimizi gerçekten anlayacağımızı umuyorum bu süreçte. Erdoğan ile başlayalım.
 
Erdoğan, kişisel kimliğinin çok ötesinde bu kültürün ta özüne hitap eden bir figürdür. Erdoğan, başarısız insanların beslediği derin hasedin intikam almış halidir. Daha fazlası değil. Karakterinin özü Batı karşısında ezilmişlikle yazılan bir halk elbette böyle bir insana tapar. Düşünsene, hem tembel olacaksın, hem cahil olacaksın, hem sıradan olacaksın, hayatın hiçbir alanında hiçbir emeğin olmayacak, yüzlerce yılı başkalarının üretip, başkalarının dünyayı değiştirmesini izleyerek geçireceksin ama tüm bunlara rağmen herkesten sanki çok mühim biriymişcesine saygı göreceksin. İşte "Erdoğan," bunu mümkün kılmaktır. Erdoğan, vasatın ve cahilliğin yükselişi, emeğin ve aklın yok edilişidir. Erdoğan, onuru ayaklar altında kalmış, mağlup edilmiş, yok edilmiş, tarihe neredeyse sıfır katkı sağlamış bir milletin var olma çığlığı, ben de bu dünyada varım yakarışıdır. Bu derin kompleksle yüzleşmedikçe, ne Erdoğanlar biter, ne IŞID'lar, ne de El Kaide'ler. Bir Amerikalı gider, diğeri gelir; biz yine burada, tüm insanlığın ibretle izlediği bir coğrafyada birbirimizi öldürmeye devam ederiz ve kimsenin kuşkusu olmasın, birkaç yüzyıl daha devam edeceğiz. Erdoğan, inanın bunların hiçbirinin farkında değil, zaten kendisinin alametifarikası da bu: mağlup olmuş bir halka kendini galip hissettirebiliyor. Bizlere, özümüz olan aşağılık komplekslerimizi unutturabiliyor. Erdoğan yalnızca bir insandır, o gider, başkası gelir ama böyle bir "fikir"den kurtulmak neredeyse imkansızdır. Çoğunluk her zaman, rahatı seçer. O kişisel gerçeğinizden bir an olsun çıkın ve Türkiye'ye bir bakın. Bu halkın en çok ihtiyaç duyduğu şey, yalandır. Her ülkede çoğunluk, gururunu en çok okşayana tapar. Erdoğan'ın başarısı, gururu ayaklar altına alınmış ve bu konuda ne bilimsel ne ahlaksal ne de felsefi olarak yapabilecek hemen hemen hiçbir şeyi olmayan bir millete, evde karısını dövse de, sokakta içki içine linç etse de, dünya denilen birlikte yaşadığımız organizmaya uzaktan yakından hiçbir yararı olmasa da, bir amaç, bir anlam verebilmektir; güzel bir yalanı, gerçekmişcesine büyük bir "ustalık" ile pazarlayabilmektir. Yoksa böylesine fakir bir gelenekten gelip de hayatta kalmak, inanın hiç kolay değildir. Erdoğan, bizim ve tüm dünyanın içinde bulunduğu bir çıkmazın, küçük ama kıvrak bir gölgesidir yalnızca. Güneş tam tepeden vurunca, elbet kaybolacaktır. Zira tarih boyunca tek bir yalan dahi gösteremezsiniz ki, hakikat karşısında galebe çalsın. Elbet, "Erdoğan" da yalanlarıyla birlikte gün gelecek yok olacaktır.  Ha peki, biz bunu görür müyüz; sanmıyorum. Ama şüpheniz olmasın, tarih bu ayıbı gün gelecek düzeltecektir. Yarın volkan patlasa, yeryüzü zarar görür mü? Biraz stoic olun, başka türlü bu deliliğe dayanamaz insan.

Yaşlanmak


Çok yaşlı hissediyorum, ne bileyim. İnsan neden yaşlı hisseder ki? Mesela, yaşlılığın nedeni ölüm müdür? Ölüm olmasa, yaşlanmaz mıydı insan? Bilemiyorum. Bana pek öyle gelmiyor. Düşünüyorum o zaman, nedir yaşlanmak? İnsan, neden yaşlanır; belki de daha önemlisi: insan, nasıl yaşlanır? 

Zamanla bir ilgisi olmalı belki de, ölümle değil de. Zaman olmadan ölüm olur muydu? Ya da, ölümsüz olsaydık, zamanın bir kıymeti olur muydu? Bir Heidegger kolay yetişmiyor tabii. Naçizene ve nitekim, kanımca zamanla da ilgisi yok pek bu yaşlanmak eyleminin. 


Bence yaşlanmak, insanın doğasında olan veya ne bileyim evrenin vazgeçilemez ve reddedilemez bir şartı değil; insan olmanın gerek ve yeter koşulu ise hiç değil; bilakis, yaşlanmak, "maruz kalınan" bir eylem - dışarıdan dayatılan. Zira, yaşlanmadan yaşayıp, yaşlanmadan ölebilir insan, 80'inde bile olsa bu böyle olabilir.


Zamanla bir ilgisi var, o halde. Zaman biriken bir şey. O sırt boşuna eğilmiyor. Ama çocuklar, onlar da yaşlanıyor, peki neden bir yaşa kadar bunun farkına varamıyorlar? Başka bir deyişle, bir insan ne zaman yaşlandığının farkına varır? Yani, insan nasıl yaşlanır?


Bir çocuk baktığı her yerde yenilik görür, farklılık görür. Onun için hayat devasa bir adadır, keşfedilmesi gereken. Ne zaman ki, o küçük çocuk, rasyonel bir hal alır; keşfedecek bir şey kalmaz etrafında - toplum, her şeyi üzerinde, içinde ne olduğunu yazan kutulara, yani kimliklere, koymuştur onun için. Keşfetme dönemi biter, "eğitim-öğretim" dönemi başla böylece. Yaşlanmak, hayatı kutularla öğrenmektir; ve kutular, tekrar ve tekrar aynı şeyler yaşansın diye dizayn edilmiş bir metafiziğin temelidir. Yaşlanmak, varlık nedir, bunu unutmuş bir metafiziğin tıkadığı bir lavabodan ak(a)mayan zamanın birikmesidir. Yaşlanmak, dün, bugün ve yarın - mütemadiyen aynı şeyleri tekrarlamaktır. Yaşlanmak, kendini yeniliğe kapatmak ve zamanı içine hapsetmektir. Yoksa kim inanırdı, bir zamanlar deliler gibi sokaklarda koşan o çocuk, gün gelecek merdiven dahi çıkamayacak. Ancak akıl (rasyonalite) alır bunu. 


Benim yaşlı hissetmem de bundan olacak. Yıllar var ki aynı şeyleri yaşayıp duruyorum. Size yaşanmamış bir gecenin, nasıl yaşanmadığının dakika dakika raporunu verebilirim. Aynı sorular, aynı insanlar, aynı ezberler... Tıkadılar benim gideri: kimlikler, sosyal statü, dil, din, para... Uğraşıyorum, farklı bir şeyler olsun diye ama yok; çizmişler yolu bir kere. Ya izleyeceksin, ya izleneceksin. İzlenmeye bile varım aslında. Genç yaşımda çöktüm. Arada diyorum, Türkiye'ye döneyim, "mechul muhayyil" kimliğini bırakıp, adımla ortama çıkıp, bir güzel hapse gireyim, mümkünse Nişanyan'ın yanına düşeyim falan. Neden dersen, Türkiye'yi değiştireceğime inandığımdan mı, tabii ki hayır. Ortadoğu'yu kimse kurtaramaz. Bu ayıbı tarih yarattı, zamanı gelince düzeltecek olan da odur. Benim ki yalnızca bir değişiklik arayışı. Hapse girmek mi değişiklik dersen. Haklısın. Ama şunu atlıyorsun: Zaten "hapsetmek" eylemi, insanı, aynı şeyleri dün yaşamış, bugün yaşıyor ve yarın yaşayacak olmakla cezalandırmaktan başka nedir ki? Yani diyorum ki, üstü açık bir hapishaneden, kapalı olana geçsem, çift olumsuzlama ile özgür olur muyum? 


Böyle arada geliyor aklıma. Ne oldu da bu hale düştük diye? Bakıyorum etrafıma, medeniyetin beşiği dedikleri bu Avrupa'ya, Marx'ın torunlarına; küçük bir zümre hariç kimsenin umurunda değil artık, bu hapishanedir, özgürlüktür falan filan.. Batı dediğin yer, "yeniliğin", "değişimin" yarın akşam yeni bir kızla veya erkekle tanışmanın olasılığına indirgendiği bir yer olmuş: "Gerçek Avrupa" bu değil demek isterim ama yaşanan bu maalesef. 


Bazen diyorum ki, geçsin şu gençlik artık ya. Vallahi, alsın götürsün biri şu yılları da yaşlanayım hemen. Bitsin bu sosyalleşme dramı, bitsin bu aynılar, ezberler, yazılmış tekrarlardan oluşan senaryolar. Anlayamadığım, benden önce bu hayatı milyon tane adam yaşadıysa, benim aynı şeyleri baştan ve baştan ve baştan yaşamamın ne anlamı var? Nedir yani bu ezberi sürdürmenin mantığı? Adam yaşamış işte, gidin mezarlıktan herhangi birinin başında dua edin, ben niye bu trajediyi yaşamak zorundayım?


Benim kapitalizmle alıp veremediğim yok. Kapitalizmin benden alıp vermediği var. Kapitalizm, benden "yeni" olan ne varsa çaldı ve beni eskilere, tekrarlara, 'yine'lere ve ziyadesizliğiyle yaşlanmaya mahkum etti. Ölmesine yine öldürdük de, böyle dirhem dirhem azalıp, bir kere geldiğimiz hayatı, "bu mudur" diyerek geçirmezdik. Benim başka dünya hayalim, her şeyden önce, başka dünyaların mümkün olduğu bir dünya hayalidir. Komünizmdir, sosyalizmdir, liberteryandır.. bunlar hep sonra gelir. Önce, "gerçek olasılıklara" sahip olmak lazım. Bu olmadıktan sonra, bir telefon gelir, çıkarsın bilmem kaç milyoncu kez "where are you from" sorusunu duyarsın, ya da bilmem kaç milyonuncu kez Erdoğan ve şürekası yine ne etmiş onu konuşursun, ya da bilmem kaç milyarıncı kez karı-kız muhabbeti edersin.. böyle böyle yaşlanır, geberir gidersin.
Hani bu ise, hayat; bu ise bize sunulan tek seçenek, tek olasılık, oksijen israfı, hayvanlara zulüm, doğaya tahrik değil mi bu yaşamaktaki ısrar. 


Sıkıldım vallahi. Öyle sıkıldım ki, sırf farklılık, yenilik olsun diye hiçbir yazımda yapmadığımı yapıp küfredeceğim. 


Bizi yenilik için küfre muhtaç ettiler ya, üzülüyorum. Aslında benim ne hayallerim vardı. Yarın yine restorana gideceğim, aynı şeyleri yapıp, aynı şeyleri konuşup, çıkışta aynı biraları açıp aynı mevzulardan bahsedip, dönüp aynı yatağa yatıp, aynı şekilde derin bir huzursuzlukla uyuyacağım. Sonra biri gelecek iPhone bilmem kaç "yeni" çıkmış diyecek ve sevinecek. Biz de sevinmiş sayılacağız.

Belki de özgürlük...


Küçükken düşüp canımı yaktığımda, kollarımda, bacaklarımda yaralar, eve giderdim. Annem beni o halde görür görmez, bağırmaya başlardı. Bir yandan tentürdiyot ile yaralarımı temizlerken, öte yandan hiç bitmeyecekmişcesine azarlardı. Ben merak ederdim, "annem bana niye bu kadar kızıyor; zaten yaralanmışım, aksine beni daha çok sevmesi gerekmiyor mu" diye kendime sorardım. Sonra ben büyüdüm, annem yaşlandı. Tarih kantarı bozuk bir terazinin bir ucundan ötekine aktı. Şimdi annem ne zaman öksürse, sokakta yürürken bir yerlere takılsa, dikkatsizlik edip düşecek gibi olsa, kendine bakmayıp bir hastalık kapsa, ağır şeyler taşıyıp belini, boynunu, bileklerini incitse çıldırıyorum. Ne zaman karşıma öylece canı yanmış bir şekilde çıksa, annemi o halde görmeye dayanamıyorum. Başlıyorum bağırmaya. Artık azarlayan benim, sus pus olup dinleyen o.

Anlayacağınız o ki, küçükken merak ettiğim o sorunun cevabını buldum. Buldum ama bulduğum yalnızca daha büyük bir soru işareti getirdi. Öyle bir diyalektik ki bu anne ile çocuğu arasındaki: bir anne, evladının canının yanabileceğini ve bu konuda kendisinin yapabilecek hemen hemen hiçbir şey olmadığını kabul etmekle - yani onu özgür kılmakla, 'ihtimal'lere teslim etmekle yükümlü; bir annenin evladı ise, annesinin canının yanacağını ve bu konuda kendisinin yapabilecek hemen hemen hiçbir şey olmadığını kabul etmekle - yani ona veda etmekle, onu 'gerçek'liğe teslim etmekle yükümlü. Belki de, gerçek özgürlüğün öteki dünyada olduğu iddiasının kaynağı budur, olamaz mı; belki de, insanlar bu nedenle ölümden sonra bir hayat olduğuna inanır, olamaz mı; belki de gerçek olan bu yüzden ihtimallerden hep daha değerlidir derler, olamaz mı: ve belki de, annesini canından çok seven ama son tahlilde onun için yapabileceği hiçbir şey olmadığının farkında olan bir evladın isyanıdır, öteki dünya. Olamaz mı?

Bir Müslüman'a Sorular


Gene dellendirdiler insanı. Anlayamıyorum. Takıntımın nedeni bu sanırım. Anlasam, tamam diyeceğim, demek ki durum buymuş ama aklım almıyor. Bizim bu Türkiye'de yaşamak zorunda olduğumuz hayatı aklım almıyor. Dahası, insan katlanamıyor da, sırf Türkiye'de doğdu diye sahip olduğu tek hayatı yasaklarla, sapıklarla, ruh hastalarıyla geçirmek zorunda olmasına. Çığ gibi büyüyor. Bir anlatan, açıklayan da yok. Ne diyorlarsa, tersini yapıyorlar; güvenemiyorsun ki adamlara.

Avrupa'da dışarı çıkıyorum, sokaklarda kızlar istedikleri giysiyle istedikleri şekilde geziyor, altlarında bisiklet oradan oraya gidiyorlar... Parklar tıklım tıklım: oyun oynayanlar, oturup birasını olmadı kolasını içenler, çimlerde oturup sarılıp öpüşenler, köpeğini gezdirmeye çıkaranlara... Devasa bir sokak sırf barlarla dolu, her yaştan insan oturmuş, yemek yiyor, kahvesini yudumluyor, birasını içiyor, muhabbet ediyor.. Yaşlılara eve hapsedilmemiş, gençlerden çok daha fazla sayıda, el ele bir şekilde sokakları arşınlıyorlar...

Bunların hepsi gerçek. Bunların hepsi bizim de yaşadığımız bu dünyada var. Ben kutsandım da bu kayıp şehri bulmadım, Batı'nın birçok şehrinin realitesi bu.

Sonra Türkiye geliyor, Ortadoğu geliyor insanın aklına. Her an gergin, her an olmamış; 80 milyon insan sanki mayın tarlasının üzerinde yaşıyoruz. Bu nedir ya?

Ben işte bunu anlayamıyorum. Avrupa'da bu hayatı kuran ve yaşayan da "insan", Ortadoğu'da birbirini linç etmek için bahane arayanlar da "insan." Yoksa değil mi? Neyiz biz yarı-insan mıyız? Neden biz bu şekilde yaşamaya mecburuz ya? Müslüman olmak insan olarak eksik olmak mıdır? Müslüman olmak mutsuz olmak mıdır? Müslüman olmak kadın teni ile baş edemeyecek kadar zavallı olmak mıdır? Müslüman olmak içki içenleri linç etmek midir? Müslüman olmak illaki birinden, birilerinden nefret etmek midir? Nasıl yaratıklarız yahu biz?

Tüm samimiyetim ile şunu sormak istiyorum: Arkadaş, biz hayvan mıyız da, bu şekilde bir hayat sürmek zorundayız? Bizim neyimiz eksik dünyanın geri kalanından?

Anlayamıyorum. Bir müslüman ya da İslamcı, ya da ne diyorsa kendine, çıksın ve açıklasın şunu: "Bak" desin,"kadın kapanmalıdır, içki içilmez, sokakta eğlenilmez... çünkü" diye mantıklı bir şekilde açıklasın. Belki anlayacağım, sahiden bak. Biri şu konuyu artık bir aydınlatsın yahu. Eğer biz insan değilsek, bari onu bilelim. İnsansak, bu nasıl insanlık, acı, keder, tahakküm, kötülük bizim fıtratımızda filan mı var, onu anlayalım.

Milyonlarca insandan birbirini kovalayan hayvanlar yarattınız, adını da din koydunuz ya, helal olsun. Nasıl bir tezgahsa bu, ben çözemiyorum. O nedenle biri çıksın, anlatsın şunu. Gerçek İslam bu değil, filan demesin kimse. Ben yaşayan İslam'dan bahsediyorum, yaşadığım hayattan bahsediyorum; hayallerizde kurguladığınız dünyalardan değil.

Biri çıksın, biz neden böyle bir sefalete layığız bunu anlatsın? O adam, sırf Batı'da doğdu diye o hayatı yaşarken, biz bu cehennemde gözünü açanlar neden bunu yaşamak zorundayız? Anlatın lütfen ya? Yalvarıyorum bakın.

Sizin söyleyecek sözünüz yoksa, benim son bir sözüm var: müslümanlık kader olamaz, olmamalı.

"Gerçek İslam" ve İslami iki yüzlülük


"Gerçek İslam" diye bir olgu peydah oldu; müslümanlar bunu oturup düşünerek icat etmediler tabii ki, aksine, tamamen tepkisel olarak doğdu; dikkat ederseniz, ekseriyetle hali vakti yerinde, geçim sıkıntısı çekmeyen, İslami-burjuvanın dilinde pelesenk artık. E eşyanın da bir tabiatı vardır: şu an dünya üzerine bana tek bir insan gösteremezsiniz ki zengin ve güçlü olmasına rağmen, Batı'ya sırtını dönsün. Arayın bakın mesela o Arap şeyhlerine. Yeterince paran varsa, tatmini Batı'da ararsın. Ortadoğu, yeterince sıfırı olmayanların birbirini öldürmesi için cahil bırakıldığı bir coğrafyadır. İslam, zengin ve güçlü olanın hayatında ufak ve önemsiz bir detaydır yalnızca; bir maske, halka inerken suratlarına taktıkları...

İşte bu orta ve üst sınıf, parayla tanışmış, gergin ve çaylak "Gerçek İslam" arayışındaki yeni nesil müslümanlar sanıyor ki, kimse hakikati söylemezse, hakikat saklı kalır. Görüyorlar ama farkına varmak ağır geliyor. İçinden çıkmak istemedikleri bir inkarı mesken etmişler. Rahatları yerinde. Klasik burjuva ikiyüzlüğünün ürünüler. Kısık sesle "Gerçek İslam" bu değil, diye fısıldıyorlar. Peki sorsan, "Gerçek İslam" için ne yapıyorsun? Sıfır; hiçbir şey yapmıyorlar. 19. yüzyıl Almanya'sında, ya bu işçilerin hali de çok kötü deyip, yatmak istediği bir kadına pırlanta alabilmek için işçilerin yevmiyesinden kesen o patron kadar vicdanlılar. "Gerçek İslam" diye bir fantazya yaratarak, yaşanan İslam'dan kendilerini soyutlayıp, sokaktaki müslümana hoşgörü ile bakıyorlar. O hoşgörü ki gücünü kendilerinden aşağıda gördükleri yaşanan müslümanlığın gün gelip de onlara meydan okuyabilecek duruma gelmesine duydukları korkuyla karışık nefretten alıyor.

Yine de her şeye rağmen, insanların adı geçince akıllarına El Kaide, IŞID ve bilimum sakallı, silahlı ironi nedir bilmez, şaka nedir anlamaz, evde karısını kızını döven insanlıktan tek anladığı itaat ve tahakküm olan ruhsuz adamların geldiği, Allah-u Ekber nidalarıyla el kadar çocukların duvara dizip öldürüldüğü, dünyanın her gece akşam haberlerinde ibretle izlediği bir dinin içinde yer alan "Gerçek İslam" arayışına olumlu olarak bakardım, eğer bu, post-modern zengin müslümanların burjuva şımarıklıklarından öte bir itiraz olsa idi; ne var ki bu tavır bu hali ile mevcut sefaletin devamlılığını sağlamaktan ötesine hizmet etmiyor. İşte bu nedenle, anlatmak lazım "Gerçek İslam" diye bir şeyin olmadığını.

Sizin "Gerçek İslam" dediğiniz, cebine para girince Batı medeniyeti ile tanışan müslümanların "bu kötülük din olamaz" diyen vicdanıdır.

"Gerçek İslam" kendi seçimi olmamasına rağmen bir gün ait olduğunun farkına vardığı kimliklerin caniliğini, kötülüğünü ve fakirliğini gören müslümanın hakikat ile baş etme çabasıdır.

"Gerçek İslam" iletişim araçlarıyla Batı'ya uyanan müslümanın kendi sefaletini görüp dinini reddedemeden dindar kalma çabasıdır.

"Gerçek İslam" Batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksi karakterinin özü olmuş entelektüel müslümanın hayatta kalma, bu dünyada ben de varım, deme çabasıdır.

"Gerçek İslam" bir varoluş çığlıdır. Azami miktarda okumuş, dünyada olan bitenin bilincinde, egosunun farkına varacak kadar da kendini geliştirmiş müslümanın Batı'dan intikam alma çabasıdır.

"Gerçek İslam," İslam aleminin bugün geldiği sefil duruma karşı konulmuş bir tepkidir; ve tarihsel hiçbir temeli yoktur. İslam tarihinde hiçbir dönem yoktur ki, müslümanlar, kendi fikirleri ve hayatı olan bağımsız ve özgür bir kadın ile, dinsiz kendi erdemleriyle bir hayat kurmuş bağımsız ve özgür bir insan ile barış içinde birlikte yaşamış olsun. Sizlerin bugün Batı'da görüp öne sürdüğünüz "Gerçek İslam" böyle bir hayat ise, bunun referansını ne Osmanlı'da bulabilirsiniz ne Perslerde ne de Araplarda. Yaşayan milyonlarca müslümana inat, İslam'ı neyin "Gerçek" kıldığını biliyor olmanızın cüretini maalesef bilinçli cahilliğinizden alıyorsunuz. Sizin İslam'da eksik gördüğünüz o "Gerçek"lik, tamamiyle modernizmin, Batı medeniyetinin bir ürünü iken; modernizme isyan eden bir tepki paradigmasından ötesi olmayan yaşayan İslam'ı siz Batı'nın 400 senede geldiği noktanın başlangıcı noktası olarak görüyorsunuz. Ben şaşkınım: Bu nasıl bir cahil cesaretidir, bu nasıl bir ikiyüzlülük, nasıl bir ikinci sınıf burjuva ahlakıdır?

Söyleyecek çok şey var ama belki şu basit gerçeği bu halka linç edilmeden, hapse tıkılmadan anlatarak başlamalı: Dünyada milyarlarca insan yaşıyor ve bu insanların hepsi inanın müslüman değil; dahası olmak zorunda da değil.

"Gerçek İslam" sizin itaat erdem belletilmiş bilinçaltınızdan başkası değil.

"Gerçek İslam" sizin babanıza, atanıza, yanlışa isyan edememe korkaklığınız ve hakikate gözünüzü yumarken aslını ben bilirim malumatfuruşluğunuzdan ötesi değil.

"Gerçek İslam" sizin geleneğinizi IŞID'a, fazla güzel olduğu gerekçesi ile İran'da bir kadını meclisten atan o sapıklara bırakan pespayeliğinizden ötesi değil.

Siz cebinizde paranız, "Gerçek İslam" fantazyası ile vicdan mastürbasyonu yapacaksınız diye, bu coğrafyada sokak ortasında alkışlar ve tezahüratlar eşliğinde insanların kafası kesiliyor, küçücük çocuklar bombalarla onlarca parçaya ayrılıyor.

Batı'nın umurunda bile değil. Onlar hayatını kurmuş, Hıristiyanlıkla çevrelediği kıtasında cenneti yaratmak gibi bitmez bilmek bir uğraş içindeler; bugüne kolay gelmediler, 80 yıl önce birbirlerini kesiyordu - bedelini ödediler.

Biz ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz. Suçu aynaları yok ettiğimiz bu tımarhanede istediğimiz yerde arayalım, yine ölen biz olacağız; yine bizim çocuklarımız dünyaya ziyan olmak, küçümsenmek, aşağılanmak için gelecek. Hep birlikte tribünlerde biz "azgelişmişlere" ayrılmış etrafı tel örgülerle örülü bölümde birbirimizi katlederken, sahada tarih yazanları izleyeceğiz.

Neden, çünkü siz vazgeçmeyeceksiniz, "Gerçek İslam" bu değil demekten, korkaklıktan, cehaletten ve görmezden gelmekten.

Neden, çünkü siz devam edeceksiniz, bu deliliğe bir dur demek isteyen kim varsa ateist, dinsiz, ajan, Yahudi, Ermeni diye damgalamaktan.

Mütemadiyen merak ediyorum: Biz ne günah işledik de insan onuru nedir bilinmez bir medeniyetin içine doğduk?

Ben İsveç gibi "kusursuz" bir coğrafyada doğmamış olmama değil, Türkiye gibi "umutsuz" bir geleneğin içinde doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben, insanların özgür olmadığı değil, özgürlüğün bilincinin dahi olmadığı bir coğrafyada doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben mücadele etmek zorunda olduğum bir ülkede doğmama değil, mücadele dahi etmenin yanlış olduğu, mücadele edenlerin dışlandığı, artık oraya ait olamadığı bir ülkede doğmuş olmama üzülüyorum.

Ben yüzlerce sene sonra tek gelebildiği yer "Gerçek İslam" olan müslümanlığın kimliğimin değiştiremeyeceğim bir parçası olmasına üzülüyorum.

Devam edin, "Gerçek İslam" yalanlarınıza; bu iki yüzlülüğe.. Sanki kimse bilmiyormuş gibi yaşamaya devam edin bu ülkede insanların dindar ve milliyetçi olmalarının tek nedeninin başka şanslarının olmaması olduğunu. Devam edin, rol yapmaya: inanmadığınız ne varsa ibadet etmeye, sevmediğiniz kim varsa tapmaya, güldüğünüz ne varsa ağlamaya.. Dünya tarihi, herhalde, Türkiye halkı kadar sahte bir kalabalık görmemiştir..

Siz hiç vazgeçmeyin "Gerçek İslam" diye kısık sesle kendinizi tatmin etmeye, yarın yine Ortadoğu'da bir yerlerde küçük bir çocuk ölecek, hayatı boyunca özgürlük nedir bilmemiş masum bir kadın dayak yiyecek, ve milyonlarca insan sırf Ortadoğu'da doğmuş bulundu diye dişlerini sıkıp bugün de geçsin diye dua edecek.

Yaşanan yüzlerce yıllık tarihe ve yaşayan milyonlarca müslümana inat, ama yine de "Gerçek İslam bu değil", değil mi?

Gittiği yere kadar gider artık. Sonsuza kadar bu delilik süremez ya.



Türkiye'de eğlenmenin faturası


Bazı şeyler var aklı başında bir insanın anlayabileceği gibi değil. Zorlarsan, kafayı yiyorsun. Herhangi bir mantık çerçevesinde analiz etmek imkansız. Sahiden. Bir kere bulaştın bu belaya, sormadılar ama yaşayacaksın. Yapabileceğin en radikal eylem, umursamamak: yeterli şartlara sahipse kimisi bu konuda çok iyi işler başarabiliyor. Yani diyorum ki, yeterli paran varsa, bazı gerçekler hobi gelir insana. Özenirim.

Neler diye soracaksınız da, anlatmak ile bitecek şeyler değil bunlar. Ama bir yaşanmışlıkla özetlemeye çalışayım.

Ortadoğu ülkesinde eğlenmek cesaret ister. Güzelle yaşamak nedir bilmeyen Ortadoğu insanı, kendi tercihlerinden o denli rahatsız ve mutsuzdur ki, gülen birini gördü mü "ben bu sefaleti yaşarken o neden mutlu" deyip, güleni, başaralı olanı, diğer bir değişle farklı olan ne varsa, kendi mutsuzluğuna çekmek için elinden geleni yapar. Erdoğan dediğin varlık, bu varamamışlığın simgesel öznesidir. Son derece sıradandır, halktandır. Bu coğrafyanın özüdür, makul talihidir.


Leibniz insan nomad'lardan oluşur der. Bu nomad'lar minik minik mekansal olmayan, insan, doğa her şeyi oluşturan tuhaf atomlardır. Bir araya gelerek seni, beni oluşturur. Nomad'ın Ortadoğu dillerine çevirisi "aşağılık kompleksi"dir. Bu coğrafyada herkes irili ufaklı milyonlarca aşağılık kompleksinden oluşur. Ortadoğulu olup da normal bir insan bulmak, denizde yüzme bilmeyen bir balık bulmak kadar imkansızdır. 

Her neyse, ben sadede geleyim.

Türkiye'de bir mekana gidersin, eğlenmeye. Hep bir olmamışlık vardır. Atmosferine lağım kaçmış gibidir her eğlence mekanı, bok kokar. Her an bir gerilim vardır. Kavga mı çıkacak, kim kime bakıyor. Kahverengi bir cinnet hali, kendine kendine konuşan bir huzursuzluk, anlatabiliyor muyum? Hani gider Alp dağlarından sırf orada yetişen özel bir bitki alır da alakasız bir beton yığınının içinde varlığını unutulmuş olasına borçlu armağan edecek bir insanoğlu da bulamamış yalnız göt kadar bir yeşilliğe dikersin ya. O çiçek yaşamaz. Sırf doğasına aykırı diye değil, daha iş o raddeye gelmeden, Ortadoğu insanı farklı gördüğü her şeye yaptığını ona da yapar: gider, söker, ezer, öldürür. Böyle bir olamamışlığın eseridir Türkiye'de eğlenmek. Kolay değil, bazı şeylerin farkına varmak gerekiyor. Azıcık Doğu'muzda adamlar gün aşırı kafa kesiyor; Batı'da hafta sonları konserler olur, insanlar eğlenir; Ortadoğulu da, Cuma namazını takriben meydanda insan salladırarak mutluluğu yakalar. Onun eğlencesi de odur. Kameralarla filan gelirler, yaşam ile ölümün mücadelesini kaydederler. Sonra da evde izliyorlar herhalde, bilemiyorum. İşte biz bu insanlarla aynı kelimelere sahibiz. Kelime derken sahiden bak. Bir Fransız değil, bir Alman değil, İtalyan değil bizimle aynı kelimeleri paylaşan, dilini bilmesen de anlaşabileceklerin. Bizim özümüz bu insanlar. Özün böyle bozuk olursa, nasıl eğlenesin. Sen sanıyorsun Türkiye'nin geneline işlemiş bu cinnet hali, patlamaya hazır bomba olma durumu münferit; bilakis, bu sefalet uygar olamamış bir uygarsızlığın huzursuzluğudur.

Eğlenebildiğin kadar eğlenirsin. İçersin filan, sarhoş olursun. Sonra dışarı çıkarsın. Zaten kadınsan bunları tek başına yapabilmen imkansızdır. Ortadoğu insanının en büyük karakteristiği korkaklığıdır. Cahillik sorun değil, cahil insanla yaşanır ama hem cahil olacaksın hem de alimliğe soyunacaksın, biz bunu milyonlarca aşağılık kompleksinden oluşma hali olarak niteledik. Bu coğrafyanın insanını karşına al, allem edersin, kallem edersin, inandığı dinden referans verirsin, Batı'dan birkaç "ahlaksızlık"la desteklersin ve bu insanı etek giyen bir kadının tecavüzü hak ettiğine ve hatta istediğine ikna edebilirsin. Zira, kendisi bunlara inanmaya dünden razıdır. Anadolu insanı - Ortadoğu insanı - her türlü kötülüğe muktedirdir. Nasıl konuşacağını, nereden referans vereceğini bilirsen bu insanlara her şeyi yaptırabilirsin. Yaptırıyorlar zaten yıllardır izlediğimiz üzere. İşte böyle insanların "çoğunluk" olduğu bir yerde, kadın başına eğlenmek imkansızdır, yanında erkek varsa, biraz olsun "ayıbını" örter kadının. Aslında örtmek de değildir orada yaşanan, nedir peki: ne olduğu ile taksiye vardığında yüzleşirsin. 


Sokaklardan mayın tarlasında yürüyormuş gibi irkile irkile geçersin, gözlerin tebdili bir umursamazlıkla deliler gibi etrafı kolaçan eder, sanki her an biri gelecek ve sana saldıracak, yanındaki kızları da alıp götürecekmiş: her şey bir korku filminden bir kalp atışı uzaktaymış... Sanki 2014'de değil de Ortaçağ'da yaşıyormuş gibi. Kalabalıklardan kuvvet ala ala, kendine "yok be o kadar da değil" diyerek motive ederek, biraz da şansına şükrederek taksiye varırsın. Taksici ile yüz yüze gelirsin. O da sen de her şeyin farkındadır. O taksinin verdiğin adrese gitmesinin tek bir nedeni vardır, o da eğer gitmezse başının belaya girecek olmasıdır. Bir içsel hesaplaşma yaşarsın, kızları tek başına taksiye bindirsem mi, yoksa ben de mi binsem. İçinde yaşadığın kötülükle yüzleşirsin: farkındasındır, bu ülkede insanlar kadınları taciz etmiyorsa, içki içenleri linç etmiyorsa, ya da kısaca kendi gibi olmayanlara hayatı zindan edemiyorsa, bunun nedeni bunların yanlış olması, hepimizin insan olması, insan onuru, empati filan değildir; bunun tek nedeni, bu ülkede nev-i şahsımıza münhasır nedenlerden dolayı bunları engelleyen kanunların olmasıdır. Bazı anlar gelir, inisiyatif alır çıkar mesela bir Ermeni'yi sırtından vurursun, ülkeni bir başına otostop çekerek geçmeye niyetlenmiş bir kadına haddini, ona önce tecavüz ederek, sonra ise öldürerek bildirirsin. Zira bilirsin, bu ülkede yapay olarak kabullenilmiş, Batı'dan alınmış hak ve hukukun ötesinde, asıl inanılan değerlerin referansı çoook farklıdır. Bu ülkede insanlar "özü itibariyle" hümanistlerle değil de barbarlarla çok rahat empati kurabilir. Bu ülkede farklılıklarla birlikte yaşamak Batı'nın bir "oyunudur."

Velhasıl, emin olmayarak ama "o kadar da değil" diye, yine ve daima kendini bazı şeylere inandırmaya çalışarak, kızları taksiyle eve yollarsın. O kızlar o takside neler yaşar, dikiz aynaları nelere kadirdir bilinmez ama telefonlar insanı güvende tutar. Teknoloji bu coğrafyada an gelir sahiden hayat kurtarır.


Böyledir Türkiye denilen Ortadoğu ülkesinde eğlenmenin faturası. Burada, Avrupa'da insanlar için yemek kadar, içmek kadar normal olan şeyler, Ortadoğu'ya gelince meydan okuma olur. Avrupalı eğlenir, atlar gecenin bir vakti bisikletiyle eve gider, biz bin bir gerilim, huzursuzluk içinde siper sonrası yorgunluğu ile harptan eve döneriz. Böyledir işte Ortadoğulu olmak. Öyle herkes beceremez. Mesela bir Belçikalı kızın Türkiye'de tek başına hayatta kalma süresi 1 gecedir - ki bu da iyimser bir tahmindir.

Peki bu neden böyledir? Sosyoloji, felsefeye neyin gerek yok.
Şans vallahi. 

Şans işte.
Kimisinin geleneği vardır, adama insan gibi yaşamanın şartlarını sunar.
Kimisinin geleneği vardır, hayvanlığın sınırlarını zorlar.

Herkes ederince bir hayat yaşar. 

Üzücü tabii. Düşününce.