Çirkinlik ve Hakikat


Bir şey sormak istiyorum. Bu nedir ya? Hayır, Batı benim beynimi mi yıkadı, estetik algılarımla mı oynadı da böyle oldu; ama, bu nedir ya? Kötülüğün fotoğrafı olur mu deseler, alır bunu koyarım önlerine; ve sanmıyorum ki "aklı başında" bir kişi de çıkıp itiraz etsin. Dünya Müslümanlarını bilmem ama eminim ki Türkiye'deki Müslümanların büyük çoğunluğu da bu fotoğrafta kötülük görecektir. Olayın bir yandan modern ve üzücü tarafı var, bir insan nasıl bu hale gelir; diğer yandan bir de postmodern ve tartışmalı tarafı var: bu insanda kötülük görmek aslında yeteri kadar özgürleşememiş, relativize olamamış olan benim mi suçum? Yoksa gene mağdur İslamcı, ve faşist olan ben miyim? Gelgelelim, olay senden, benden çok daha derinde: olay hakikat ile gerçek arasında bir yerlerde. Bu kaygan zeminde bir şeyi açıklığa kavuşturmalı, zira insanlar sahiden de, Avrupa solu sağ olsun, farklılık ile kötülük arasında bir çizgi çekemez oldular. Bu fotoğrafın yansıttığı ethos'a, nasıl diyeyim, bu fotoğrafın kafanda yarattığı temsili resme, 'image'a çirkin demek, farklılıklara değer vermeyen, taş kafalı, dogmatik, Orientalist bir insansın demek değildir. Bu fotoğrafın simgelediği gerçekliğe çirkin demek, bu fotoğrafın yarattığı gerçekliğin bir farklılık olmadığını, insan olmak ile paylaştığın bir ham maddeden ötürü gayet farkında olduğun, tarih boyunca birçok benzerinin yaşandığı, bir kötülük olduğunu söylemektir. Avrupa solunun - bilhassa Fransız felsefesinin - farklılık saplantısı nedeniyle, kötülüğe, öteki demek, farklılık, zenginlik demek maalesef ki hiçbir sorunu çözmemekte olduğu gibi, bilhassa bu ikiyüzlü bu tavır İslamcıları daha da kızdırmaktadır. Avrupa ötekine saygı, İslamofobi, şeklinde üstün, nasıl diyeyim "babacan" bir tavır gösterdikçe bu adamlar daha da çok kuduruyor. Zira, İslamcı'nın ilk beklediği Batı'nın recognition'ıdır. Yani İslamcı, her şeyden önce Batı karşısında kendini kanıtlama arayışı içerisindedir: sapkın bir sahip-köle diyalektiği. İslamcı, Batı'dan merhamet beklemiyor, Levinas'ın infinite rupture'ını, büyük harfle başlayan Öteki'sini beklemiyor. Derrida'nın difference qua difference'ını da beklemiyor. Bunlar Batı'nın hayal dünyasıdır. Eğer İslamcı'yı anlamak istiyorsanız, 20. yüzyıla gelmeyeceksiniz, Hegel'de duracaksınız; zira İslamcı, Batı'nın "Dünya Tarihi" içerisinde ontolojik olarak aştığı bir fenomenolojik devreyi simgeler. İslamcı da bunun gayet farkında olduğu içindir bütün, bu öfkesi. Farklı olamamanın, Batı'nın aştığı bir varoluş olmanın endişesidir içindeki. Yani İslamcı, Batı'ya yabancı değildir; İslamcı gayet Batılıdır; ve bundan ölesiye nefret eden: Yani, İslamcı, kendinden nefret eder; ve kendinden nefret ettiği kadar vahşileşir, çirkinleşir. Zira, nefret - hangi discourse'da olursa olsun - insanı çirkinleştirir.

Bu kötülüğün asıl suçluları!


Tüm bunlar nasıl oldu, nasıl böyle sefil, kötü, herkesin ibretle izlediği insanlara dönüştük? IŞİD değil, Erdoğan değil, İslamcılar değil; iki tip insan bizi bu hale getirdi. Bu yazıda onları "hedef göstereceğim".

 - I -


Aklı ve vicdanı olan bir insan sorar. Onlarca dinin, inancın içinde neden yalnızca İslam'ın "fobi"si var. Bu nasıl mümkündür? Bu sahiden yalnız ve yalnızca Batı'nın bir oyunu, melek kalpli İslamcıları adaletsizlikle, zulümle bugün olduğu gibi birer canavara dönüştürmesinin bir sonucu mudur? 


Bugün dünyada iki çeşit Müslüman kaldı. (1) Modern yaşamla barışık, 'Gerçek İslam'dır, odur, budur diyerek.. türlü İslamlar yaratan ve böylece hakikati inkar ederek, Müslüman doğmuş olmasından kaynaklı Müslüman olma zorunluluğunu yerine getirenler. Bu insanlar varoluşsal bir trajedi içerisindedir. Ne var ki bu insanların içinde küçük bir grup var, bu elemanlar yeteri kadar Batı literatürüne - ve yeterli maddi koşullara - hakim ve sahip olduğu için elbette farkındalar kimse Müslüman doğdu diye Müslüman olmak zorunda değil. Bu patolojik vakıaların Müslüman olmalarının ardında İslam ile ilgili hiçbir şey yok; neden, tamamen ergensel "bir aykırı olma isteği"; bu ekseriyetle hali vakti yerinde, Batı'da ve Batılı bir şekilde okumuş burjuva Müslimler aykırı olacak diye Ortadoğu'da milyonlar acı çekiyor olabilir, bu onları ırgalamaz; zira onlar için temel nokta "aykırı" olmaktır; zaten onlar hiçbir zaman İslam'ın sokaktaki gerçeği ile yüzyüze kalmayacaklardır. Dikkat edin zaten muhatapları da genellikle Batılılardır. Kendi dünyalarında Müslümanlara yeni bir kimlik sunmak için bunları yaptıklarını savunurlar; halbuki kendilerinin de kabul edeceği gibi, aslında tüm yaptıkları her Müslümanın "sokaktaki Müslüman" gibi olmadığını kanıtlamaktır; yani sokaktaki Müslümanlar yalnızca onların, onlardan ne kadar da üstün olduğunu kanıtlayabilmesi için vardır. Ortadoğu'nun insan gibi yaşamasını arzulamazlar; aksine bu aykırılıklarının sonu olacağından, bu olasılıktan ölesiye korkarlar. Tüm Müslüman çeşitleri içinde benim kişisel olarak en tiksindiğim bu ikiyüzlülüğün bilinçli tarihini yazan yaşam formlarıdır. (2) Diğer tip Müslüman ise bugün IŞİD ile Boku Haram vs. ile yükselmekte olan, Batı'yı ve dolayısıyla modernizmi tamamen dışlayan, İslam'a gönülden bağlı olduğunu savunan cihadistler, onların değişiyle "Gerçek Müslümanlar." 


Dünyada bu iki çeşit dışında bir Müslüman kalmadı. Ve maalesef ikinci çeşit Müslümanlar - yani cihadistler - birinci çeşitleri günbegün sindiriyor ve kendi saflarına katıyor. Katabiliyor çünkü, "ılımlı Müslüman"lar modernizm ile birlikte yaşarken "bir yanlış" yaptıklarının farkındalar. Her Müslümanın içinde yeteri kadar öfkelendirilmemiş bir IŞİD militanı vardır derken, anlatmak istediğim bu. Eğer bir Müslüman, illaki Müslüman olarak kalacaksa, er ya da geç, cihadist olacaktır. Zira eğer iş siyah veya beyaza gelirse - ki gelmiştir, öbür türlüsü tüm Müslümanların da içten içe farkında olduğu gibi, bir çeşit ikiyüzlülüktür. Bu ikiyüzlülük Türkiye'nin ulusal kimliğidir - bugün ayyuka çıkmaktadır. Yani birilerinin yıllar önce dediği gibi, "ya Müslüman olacaksın ya laik." Vizyonu genişlet, laik'i çıkart, modern'i koy; Müslüman'ın bilinçaltına ulaşırsın. 


Bu mücadele "Gerçek İslam" denir, ne değildir... bunun inanın hiçbir ama hiçbir önemi yok; zira "Gerçek İslam" diye bir şey yok. "Gerçek," güç sahipleri ne yaratırsa odur. Sorulması gereken ise bugün IŞİD güçleniyorsa, milyonları peşinde sürükleten bir "Gerçek" yaratabiliyorsa, bunun nasıl mümkün olduğudur? Bu mümkündür çünkü IŞİD, gerçeği yaratacak "latent" ve "bilinçaltısal" şartlara sahiptir. İslam iyidir, İslam kötüdür; bunu sonsuza kadar tartışabilirsiniz; ama verilen, elde olan, sokakta yaşanan Gerçek birdir ve bunun da herkes farkındadır. 


Peki bu latent ve bilinçaltısal şartlar nasıl yaratılmıştır. Bunları yaratan Doğu ile Batı arasında yaşanan tarihsel olaylardır. Ne tek başına "Batı"dır; ne de yalnızca "Doğu"dur. Ve tarih, en nihayetinde Doğu'nun mağlubiyeti, Batı'nın ise galibiyeti ile sonuçlanmıştır. Bu sebeple, tarihi Batı yazar (ya da tarihi Batı yazdığı için, bu sonuç ortaya çıkmıştır). Batı kazanan taraf olduğu için bu denklemde yeri baskındır. İslam diye bir dinin olmamasının nedeni biraz da budur. Ama bu asla şu demek değildir: Batı olmasaydı, Ortadoğu şahane bir yer olacaktı. Batı'nın tarihi ne kadar kirliyse, İslam'ın ki de bir o kadar kirlidir ve kan ile lekelenmiştir. Yani Ortadoğu'da Batı ölçüsünde bir tarihsel kıyım yaşanmadıysa, bunun nedeni asla ve asla Ortadoğu insanı vicdanlı olması değil, bilhassa bilim ve teknoloji yapacak ve yaratacak kadar zeki ve tutarlı olamamasıdır. Unutulmamalıdır ki Ermeni Soykırımı'nı düzenleyenler her ne kadar Batılaşma çabasında olan bir grup Türk olsa da, yollarda on binlerce Ermeni'yi katledenler Ortadoğu'nun kendi özbeöz Müslüman insanlarıdır. Batı, kendi tarihiyle yüzleşip, kendi günahları üzerine binlerce kitap, onlarca film çektiği için Batı'nın hatalarını bugün yeryüzünde yaşayan herkes bilir; gelgelelim, İslam acizliği içerisinde kendi tarihini unutmuştur. Ya da daha doğrusu İslam'ın hatırlaması gereken bir tarihi hiç olmamıştır; zira bugün İslam diye bir medeniyet yoktur. Böyle bir medeniyet olmadığı için, Müslüman tutarlılıktan azat edilmiş bir "gerçeklik" kurarak orada kendine İslam'lar yaratır.


- II -


O nedenle aklı başında bir insan, tartışmaya başlayacaksa, öncelikle İslam diye bir dinin olmadığını kabul etmesi gerekir. Ve bunun suçunun yalnızca Batı'da değil (1) insanın varoluşunda, (2) Doğu ile Batı arasındaki yüzyıllar süren karşılıklı ilişkilerde, (3) KENDİNDE, olduğunu anlaması gerekir. Bu kabuller dışında başlayan her tartışma kanımca zaman kaybıdır, onlarca yıldır Türkiye'de ve dünyada yapılandır. Vardığı yer IŞİD'tır ve varacağı yer daha da vahimdir; ama en vahimi, er yada geç varacaktır. Varacaktır çünkü bugün okumuş kendini Hümanist, liberal, özgürlükçü, Marksist, solcu.. bok püsür şeklinde etiketleyen Ortadoğu doğumlular (akademisyenler, okumuş ve okuyan ve kendini Müslüman olarak tanımlamayan aydın kesim) hala "İslamofobi"den bahsedebilmektir. Tüm bunlar yaşanırken bu vitrin mankenleri, vicdan mastürbatürleri, neden dünyada hiçbir dinin inancın içinde yalnızca İslam'ın "fobi"si var; bu nasıl mümkündür?" diye sormaz da, "İSLAMOFOBİİ HORTLUYOR" diye ağlar. Bugün, evcilik oyununa dönmüş Avrupa solunun oradan oraya gezip yarattığı tek kişilik şovlarının peşine takılmış, "solcu" olarak anılabilmek için, İslamcı burjuvanın aynadaki aksine dönüşen bu arkadaşlar, sorumluluk almayı değil de, ağlamayı seçtiği için, bu olaylar çok daha vahim bir duruma gelecektir. Bu demek değildir ki, kendi halinde "zararsız" Müslümanlar savunulmamalıdır; benim söylediğim başka bir şey: bu insanları savunmak bir Müslümanın işi değildir, hele ki okumuş, kendini solcu, özgürlükçü vs. sananın hiç değil. Bunu Avrupalı tüm Müslümanlardan daha iyi yapar, yapacaktır, bu onun görevidir; Ortadoğu'dan gelmiş, o karanlığı tatmış, o karanlıkla lanetlenmiş birinin sorumluluğu "İSLAMOFOBİ GELİYOOOORR" diye ağlamak, savunmaya geçmek değildir. Böylesine zavallı bir "aydın" çeşidini dünya henüz görmemiştir. Bu sefalet aynı zamanda Avrupalı entelektüel ile Ortadoğulu arasındaki farktır. Avrupalı entelektüel asla kendi medeniyetine dalkavukluk yapmaz; aksine, aynı, oğlunun en iyi olmasını isteyen bir baba gibi, elinden geldiğince onu eleştirir, eksiklerini gediklerini yüzüne vurur. Ortadoğulu gibi, bugün Allah'ın adını duyunca bomba, silah sesinin beklendiği bir dünyada hala da çıkıp "İslamofobi oluyor" diye zırlamaz, zırlamamıştır, zırlamayacaktır da; tam da bu nedenle Batı, Batı'dır. 


Özetle, eğer bu sefalet içinde bir suçlu aranıyorsa; bu IŞİD değildir. IŞİD'ı yaratan ve besleyenler olarak "aykırı olma" telaşındaki o sefil İslami burjuva ve her türlü sorumluluktan arınıp kendini "İslamofobi"yi durdurmaya arıyan Avrupa solunun ego tabağına dekor ettiği Ortadoğulu entelektüellerdir.

Avrupa Solunun ikiyüzlülüğü ve Paris


Avrupa solunun ikiyüzlülüğü ve onun peşine takılmış Türk akademisyenlere dair biraz karalamak istiyorum. Az önce Avrupa solundan olan Prof. Dr. Foucault uzmanı tez danışmanımla Paris olayına dair biraz konuştuk. Mesele elbette göründüğün daha karmaşık ama bu demek değil ki görünen de göründüğü gibi değil. Batılının bitmek tükenmek bilmez Platonik arzuları, yeni evrenler yaratarak, çözümü oralarda arıyor; bazen bu durum öyle bu hal alıyor ki - özellikle solda - kişinin amacı, olanı anlamaktan çıkıp, eklektik bilgisini ne kadar da iyi kullandığını göstermek için çabaladığı bir tek kişilik şov'a dönüşebiliyor. Zizek denilen "flamboyant" karakter bunun en büyük örneğidir. Postmodern dünyada "show business"a dönüşmüş bu oto-kritik ("self-critisim") Avrupa'nın motorudur. Ontolojik bir dil kullanırsak buna "arzu" da diyebiliriz. Avrupa, tarih boyunca her zaman kendini eleştirmiştir ve bu şekilde ilerlemiştir; zira, Avrupa çok basit bir gerçeğin farkına varabilmiştir: Eğer kendini eleştiremezsen, seni eleştirenin kölesi olursun. Orient'e (Doğu'ya) olan tam anlamıyla budur. Şimdi bunları anlattım, çünkü danışmanım bana Avrupa solunda (bilhassa Lacanian solda çok baskın) olan bir argümanı dillendirdi: "Tüm bunlar oluyor, neden çünkü Batı her yerde. Batı olmaması gerektiği kadar yayıldı." Bu varsayım ("premise") şu an Batı'da solcuysan ilk amin demen gereken. Hatta solcu olmana da gerek yok, Levinascı, Arendtçi de olsan; yani, hümanist de olsan bunu kabul etmen gerekiyor. Bu kararın temeli Heidegger'de olsa da, Heidegger malum nedenlerden ötürü pek ağıza alınmıyor. Ne var ki, sormak gerekiyor, sahiden de durum bu kadar basit mi? Ben tezimi bunun üzerine yazıyorum, okuduğum kadarıyla diyebilirim ki, kesinlikle değil. Ne var ki o kadar okumaya da gerek yok bunun için, çok basit bir şekilde aslında Avrupa solunun bu argüman ile çözüm aradığını değil, güç istencini açığa vurduğunu tartışabiliriz. Durum şu: Avrupalı, self-criticism'in patolojik bir örneğidir. Yani Avrupalı kendini eleştirmezse rahat edemez; zira farkında olmaksızın latent bir düzeyde farkındadır ki, Avrupa'yı var eden kendini eleştirenin yine kendisi olmasıdır. Gelelim mevzuya, danışmanım fark ettiyseniz yine tüm suçu Batı'da buldu. Yine ve yeniden, bu denklemde biz yokuz. Öldüren biziz, ana kahraman biziz ama sorun yine Batı. Çelişki ise şurada: Avrupalı bunu yaparken - bu da bizim suçumuz derken, tüm sorumluluğu üzerine alırken, aynı zamanda, Batı dünyanın her yerinde olmasın, elini ayağını oradan buradan çeksin, Öteki'ne saygı duysun diye yapıyor. Özetle, resimden bizi siliyor ki, resimde bize de yer olsun. Ve bunu Avrupa solu istemsiz bir şekilde yapıyor. Yine bu konuda en iyi örnek Zizek'tir. Zizek'i izleyin, adam susmasını bilmiyor, konuşması gerekiyor, durmadan, durmaksızın hep konuşan o olmalı; en çok bilen, en çok anlatan, herkesi şaşırtan, hep o olmalı. Zizek, Avrupa solunun bugün geldiği noktayı anlatması bakımından patolojik bir örnektir. Ve bu sol, Öteki'ni konuşmuyor, Öteki için konuşuyor her zaman, her daim, ve sonsuza dek, kendisi konuşuyor. Böyle bir sol ancak kendi güç istencini tatmin eder, Zizek gibi oradan buraya gezerek bir şeyler anlatır, mankenlerle çıkar; Marksist solun kutsal saydığı ne varsa hepsinden kendine tek kişilik bir şov yaratır; ve aferdersiniz ama hiçbir boka merhem olamaz. Açın birkaç Lacan vidyosu izleyin; o Avrupalı "Occidental" egoyu bir görün. Bu adamlar konuşmak için konuşur, değiştirmek için değil. İyi konuşurlar, kafa açarlar ama bunun dışında dünya için herhangi bir planları yoktur. Hındistan'da Batı'nın hegemonyası altında ölen yüzlerce insan, Avrupa solu için prestij kaynağından öteye gidemez. Bu durum Marx oryantalist ilan edildiğinden beri böyledir. Gelelim, asıl noktaya: Batılının kendini eleştirme sevdasından, saplantısından, biz kendimizi eleştiremiyoruz. Kendi medeniyetimize, kimliğimize ne zaman ağzımızı açsak hep birlikte bağırıyorlar "İslamofobik, faşist, oriyantalist." Zira Avrupa solunun İslamcılarla buluştuğu bir nokta var: ikisi de tek konuşanın kendisi olmasını istiyor. Spivak'in argümanı hala geçerli: herkes sözde bizim için uğraşıyor ama biz aslında yokuz.

Sadiq Jalal al-Azm'ın klasik olmuş çok sade bir Said eleştirisi var. Her ne kadar Said'i Batı paradigması içinde - genel olarak - haklı bulsam da, işin bir de Ortadoğu paradigması var ki, orada çok daha farklı bir dünya yaşanıyor. Bu iki paradigma/(adeta) dünya arasındaki farkı sanırım en iyi, bundan birkaç yıl önceye kadar kendini 21. yüzyıl Batı'sında yaşıyor sanıp "yetmez ama evet" diyen bizler, mevcut rejimle farkına vardık. Varmayanlar hala var ama onlar zaten hiçbir zaman Türkiye'ye dönmeyecek olan, Türkiye'yi ancak TV'de national geopgraphic izler gibi izleyen, bizlerle akademik bir hobi olarak ilgilinen, Anglo-Saxon dünyadan Türk profesörler ve burjuva şımarıklıkları.

Uzatmadan, küçücük bir alıntı yapayım al-Azm'dan.

Önce Al-Azm, Said'in Orientalist diskurun "özcü" paradigmasını eleştirirken paylaştığı bu diskur tarafından kullanılan bir takım genellemeleri paylaşıyor.

1. 'It is plain, I think, and admitted that the conception of the Unseen is much more immediate and real to the Oriental than to the Western peoples.'
 2. 'The essential difference in the Oriental mind is not credulity as to unseen things, but inability to construe a system as to seen things.'
3. 'The difference in the Oriental is not essentially religiosity, but the lack of the sense of law.[19]For him, there is no immovable order of nature.'
4. 'It is evident that anything is possible to the Oriental. The supernatural is so near that it may touch him at any moment.'
 5. 'Until recently, the ordinary Muslim citizen and cultivator had no political interests or functions, and no literature of easy access except religious literature, had no festivals and no communal life except in connection with religion, saw little or nothing of the outside world except through religious glasses. To him, in consequence, religion meant everything.'

Daha sonra Al-Azm cevap veriyor.

1. it is true that in general the Unseen is much more immediate and real to the common citizens of Cairo and Damascus than it is to the present inhabitants of New York and Paris;
2. it is true that religion 'means everything' to the life of Moroccan peasants in a way which must remain incomprehensible to present day American farmers;
3. it is true that the idea of an independent inviolable lawful order of nature is in many respects much more real, concrete and firmly established to the minds of the students of Moscow University than it is to the minds of the students of al-Azhar University (or any other university in the Muslim world for that matter).

Yani eğer soruna yalnızca Batı'dan değil de, Doğu'dan da bakıyorsan, karşında verilmesi gereken başka mücadeleler de var. Ama kendini Batı diskurana ait sanan okumuş post-modern kesime bunları söyleyince "İslamofobik" "modası geçmiş", "özcü" neyin oluyorsun. Zira sahiden de bu adamlar için "Orient" diye bir şey yok. Bizim Türkiye'de yaşadıklarımız gerçek değil onlar için. Niye olsun ki? Onlar zaten Avrupa'da Amerika'da hayatını yaşıyor; olan Türkiye'de İslam ile asıl özcü olmak neymiş onunla yaşamak zorunda olana oluyor. Kötü olan da gene biz oluyoruz.

İslam diye bir din hala var mı?


Son günlerde yazdığım yazılardan bir derleme.

Benim gördüğüm şu ki, bir Müslüman hayatı boyun ergen olarak kalıyor. 60 yaşına da gelse, hala milletin ne giydiği ile, ne yediği ile, ne içtiği ile, ne izlediği ile uğraşıyor. Hatta bu bağlamda IŞİD'a bir ergen isyanı olarak bakmak da mümkün. Zaten dünyanın olabildiğince bizlerle muhatap olmak istememesinin ardında yatan da bu uçurum. Neden böyle, neden bu sefillik... bunlar cevaplaması zor bir sorular değil. Elin Avrupalısının 18 yaşında yaşayıp geride bırakabildiği şeyleri, bir Müslüman hayatı boyunca yaşayamıyor; ve yine hayatı boyunca bunun eksikliği ile bunları yaşamaya "cüret edebilenlere" hayatı dar etmek için elinden geleni yapıyor. Tabi gücü Avrupa'ya yetmiyor, o da tüm hasetini yakınında Avrupa'ya en çok benzeyen kim varsa ondan çıkarıyor. Mesela bu bağlamda, dikkat edin İslamcıların asıl düşmanı Amerika değil de Avrupa'dır. Zira Amerika idealist bir toplum değildir, gelişmiş bir toplum ise hiç değildir. Bu bağlamda, İslamcı için Amerika büyük bir tehdit teşkil etmez, hatta kendisi tüm İslamcıların Freudian babasıdır. Bizim Ak Saray'cılar gibi hepsi alttan ata Amerika'ya özenir. Din neyin kisvesi altında güce tapan bu arkadaşların hepsi özünde Amerikalıdır. Öte yandan Avrupa bu adamlara huzursuzluk verir; zira Avrupa, onların hiçbir zaman ulaşamayacaklarını bildiği bir yerdedir; hayallerinin ötesinde, olmaz dediği yerdedir. Bu durum gerçekte böyle midir, pek de mühim bir soru değil. Doğulunun zihninde yaratılmış Avrupa gerçekliği budur (Orientalism'in aynadaki aksi olarak). Hasılı, Müslüman tükenmiş bir ahlak sistemi içinde kendini hapsolmuş bulur. Hayatın hiçbir alanına verebileceği bir cevap yoktur. Osmanlı neyin diyerek bir cevap vermeye çalışır ama mantığı Aristotle'dan alıp Avrupa'ya bıraktığından beri düşünmediği için, çözümü onu bu hale düşüren yetersizliğe dönmekte arar. Bu tam anlamıyla bir inkardır, korkaklıktır. Zamanı gelince sona erecektir, elbet. Ama o zamana kadar, milyonlarca insanı hayatı internetten izlemeye mahkum etmektir, Müslüman olmak. Zira yaşayabilecek bir "sokağı" olmayanlar, özgürlüğü de, huzuru da, tatmini de internette arar. Aynı bizler gibi, Ortadoğu gibi.

***

Çok kısa bir şey daha demek istiyorum. Yıllardır bunları yazdığımdan, yıllardır "sen İslam düşman mısın," şeklinde sorularla karşılaşıyorum. Bir de "İslamcılara öz biçme" diyen Avrupalı okumuş post-modern kesimin Saidian eleştirileri var, ona girmeyeceğim ama ilkine bir cevap vereyim. Ben İslam karşıtı değilim; zira 21. yüzyılda İslam diye bir dinin var olduğuna inanmıyorum. Karşı olduğum, tükenmiş bir ahlak sisteminin kuyruğuna milyonları takıp güce olan açlığını ve banka hesabını doyuranlar. Yok Batı hayranlığıymış, yok İslamofobiklikmiş bunlar hep düşünme eylemini ancak binary olarak gerçekleştirebilen Ortadoğulunun düşünme eylemini beceremeyişlerinin bir sonucu kanımca. Ben de zaman zaman kendime engel olamayıp trollük ile bu algıya katkı sağlasam da, trollüğüm nedeni zaten pek pek bir umut beslememem anlaşılmak adına. Konuya dönersek, bugün İslam diye bir din yok. Yaşayan İslam'dan bahsediyorum. Platonik alemlerinizde çok güzel İslam'larınız olabilir. Biz ona ütopya diyoruz. Yeryüzündeki hakikat ise şu: Bugün İslamcıların Amerikalılardan tek farkı, onlar kadar zeki olamamalarıdır; bunun ötesinde ikisi de özünde güce tapar. İslamcıların Amerika'ya olan hayranlığının aksine, Avrupa'ya olan düşmanlığı da işte tam bu anlamda bir ciğer - kedi ilişkisidir. Yeni Şafak ve benzerlerine bakın, Amerika ile daime flört ederken, ulaşamayacakları bir ahlak seviyesinde olan Avrupa'yı hep aşağılar. Neden? Çünkü İslam diye bir yok, İslam adına küçük Amerikacılık oynayan, güce, paraya, silaha tapan, Amerika'nın zamanı gelince ezdiği minik minik Amerika'dan aldığı uçaklarla, arabalarla oradan oraya gezen zavallı egolar var. Ortadoğu'da denklem hiç değişmez; Oriental Baba Amerika kendine hayran ergen egolar üretir, son kullanma tarihi gelince de tüketir. Hani 100 yıldır bu denklemi görememek için yemin ediyorum ya aşırı derecede gerizekalı olmak ya da da aşırı derecede güce susamak vardır - ki zaten bu ikisini birbirinden ayırt etmek de zordur (Amerika'nın başarısını da Avrupa'dan aldığı gelenek içinde bu ikisini kendi küçük bir zümresinin materyal kazancı içinden birbirinden ayrı tutabilmesidir). Biz de bu acınası İslamcı minik egoların babaları Amerika'ya kendini kanıtlama çabaları içinde harcanır gideriz. Böyle bir trajedir, tarih yazar. Zamanı gelince de, biter. Nasip.

***

İslam, tam anlamıyla ne zaman bitti derseniz; ironik bir şekilde, Oryantalizmi eleştirmeyi de Batı'ya bıraktığı gün derim. Said, her ne kadar Filistin doğumlu olsa da, baştan sona Batılı - Batı'nın ürünü - bir Hristiyan olarak, kurtarmak istediği İslam'ın üzerine son toprağı da attı. Zaten zamanında Said'in tüm emeği, Arap coğrafyasında çok "Eurocentric" bulunduğu için genel olarak kaale alınmamıştı, hatta Said de bu duruma çok üzülmüştü.. Hasılı Said'den sonra İslam'ın bu sefaletten, bu tükenmişlikten çıkabileceği hiçbir şey yol kalmadı. Tüm yolları Batı sahiplendi. Tüm yollar Batılı oldu. Bir Müslümanın, iyilik, doğruluk, insanlık adına Batılı olmadan söyleyebileceği hiçbir şey kalmadı. Derin bir aşağılık kompleksi ile Müslüman, Batılı olacağına vahşi, acımasız, cahil ve mantıksız olmayı seçtiği için IŞİD'a kadar ulaştık. Bu bağlamda IŞİD'a her yolu Batı tarafından kapanmış Müslümanların çaresizliği olarak bakabilirsiniz. Zamanında Said değil de, ne bileyim bir al-Hassan neyin birileri çıksa "hacı biz bu Oryantalistlerin anlattığı gibi insanlar mıyız, biz bu muyuz" diye sorabilseydi ve bir kamuoyu yaratilseydi, olaylar çok farklı olurdu. Ama olmadı. Müslüman aleminin kendini eleştirme geleneği, "self-consciousness"ı hiçbir zaman olmadığı için, en nihayetinde Ortadoğu'ya döndük. Zira çok basit bir kural vardır, kendini eleştiremezsen, seni eleştirenin kölesi olursun.

***

Bu ülkede kim Batılı, kim değil ayırt etmek gerekiyor. Eğer Batılı olmak güce, silaha tapmaksa, en güçlü, en büyük olmak için dinmek bilmez bir arzu duymaksa ve bu yolda önüne ne gelirse yok etmekten zerre gocunmamak ise, vallahi bu bataklıkta, İslamcılardan büyük Batılı yoktur. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ha, eğer Batılı olmak, insan gibi yaşamak, "eşitlik, özgürlük, dayanışma/beraberlik" için bitmek bilmez bir mücadele ise, o zaman iş değişir. Bu şartlar altında bu ülkede Batılı yoktur, diyebiliriz. Neden, yoktur; daha doğrusu neden böyle bir Batı bu ülkede oluşamamıştır, bunun da elbette çeşitli nedenleri vardır; ama en temelleri (1) bu ülkenin mitolojisinde bu kavramların olmaması ("ama ya Ali Şeriiaatiii" bu adam da olmayaydı ne yapacaktınız); (2) modern Türkiye'nin bu kavramları oluşturabilecek bir altyapıya sahip olmamasıdır. Yani kısaca bunlar çökmüş bir medeniyete sahip olmanın, yani mağlubiyetin bedelidir. Öyle ülke değiştirerek, bayrak değiştirerek, kefaretten kurtulamazsın. Hasılı, Habermas'ın da dediği gibi tek bir Batı yok, "bölünmüş bir Batı" var. Ve sanıyorum bugün dünyada Batılı olmayan tek ülke varsa, o da Kuzey Koredir. Bunun dışında kalanlar, yani bizler, hangi Batı'danız bunun ayırdına varmamız gerekiyor ki, yok İslamcıymış, yok Müslümanmış.. bunun gibi var olmayan, tükenmiş kalıplar üzerinden konuşup, sabahtan akşama kadar konuşup, bir adım ilerleyememeyi bırakalım.  

Heidegger'den Atatürk'e: Yeni bir Başlangıç mümkün mü?


Sevan Nişanyan'ın zaman ayırıp hapishaneden Atatürk ve Oryantalizm konulu makaleme yazdığı cevaba, "Nişanyan yanlışı yanlış yerde arıyor" adlı bir cevap yazmıştım, akabinde Nişanyan yine sağolsun bir cevap daha yazdı; daha çok şahsıma yazılmış kişisel bir cevap olduğu için yayımlamadı. Ben de yine olan bitene cevaben kendimi son bir kez açıklama gereği duydum, hem Nişanyan'a karşı hem de internette Atatürk ve Oryantalizm makalemden Kemalizm özlemi çıkaran birtakım kalbi kırık, gözleri yaşlı, ne yapacağını bilemeyen, nasıl yaparım ne yaparım da hala kaale alınabilirim, bir orta yol bulabilirim diyen eski yetmez ama evetçi, Türkiye'nin sefil politik gündeminin dışında bir hiç olan, düşünmek için düşünmek nedir bilmeyen bir takım gazeteciler için vs vs.

***

[...]

Doğrudan mevzuya gireyim. Sanırım, aynı veya benzer şeyleri düşünmemize rağmen, size retorik olarak yansıyan benim konuyu farklı bir şekilde ele alışımın ardında (1) geleceğe ve bugüne dair politik beklentiler (2) geçmişi farklı şekillerde (farklı metafizik kabuller ile) değerlendiriyor olmamız yatıyor olabilir. Ben Atatürk’e fenomenolojik, metafiziksel ve tematik bakmaya çalışıyorum. Yani Atatürk’ü ilk olarak bir roman kahramanıymışçasına içinde bulunduğu roman kapsamında daha sonra ise romanın metafizik aleminde anlayama çalışıyorum. O nedenle sanıyorum, Atatürk’ün yaptığı birçok şey bana konjonktürel şartların ötesinde “varoluşsal” zorunluluktan yapılmış gibi geliyor. Bir çeşit Spinozism belki de. Başka bir deyişle, suçu Atatürk’te bulmakta zorlanıyorum, hatta genel olarak suçun sahibini bulmakta zorlanıyorum. Halbuki, Atatürk bizi bu halde getirdi, memleket ne güzel kendi halinde modernleşiyordu desem, diyebilsem, her ne kadar kendimle çelişecek olsam da böyle bir tavrın bugünün politik koşulları altında benim için çok daha hayırlı olacağı ortada; sonuçta, biz anlayan insanlar değiliz, Kant’tan buraya kadar ulaşabilenlerle kendi çapımızda yargılayan insanlarız. Sokaklar, Atatürk’ü yerli-yersiz eleştirerek kendine yeni bir kimlik yarattığını sanan ama günün gerçeklerine verecek hiçbir cevabı olmayan post-modern ergenlerle doldu; aynı, Atatürk’e taparak kendini herkesten üstün sanan ama yine günün gerçeklerine verecek hiçbir cevabı olmayan yaşlı Kemalistler gibi. Ben bu ikilemde, Atatürk’e büyük bir resmin içinde küçük bir detay olarak bakmaya çabalıyorum. Lucretius’un dünyasında, olsa olsa küçücük bir “swerving” olabilir Atatürk.

Bu nedenle sanıyorum ki anlaşamadığımız nokta şu. “1910’da Türkiye 1930’dan daha mı Batılıydı, daha mı az Batılıydı?” diye sormuşsunuz. Bu sorunun ardında yatanın “Atatürk olmasa daha Batılı olacaktık” olduğunu varsayarak cevap vereyim: Evet, daha az Batılıydı, ama bunun nedeni Atatürk değildi. 1930’da olması mümkün olan oydu ve oldu. Yani, ne olduysa o günün şartlarında olması gerektiği için oldu. Tüm o Türk Tarih Tez’i saçmalıkları vs. hepsi Batılılaşan bir toplumda, “varoluşsal” olarak olması gereken şeylerdi ve oldu. Varoluş mevzusunda ısrar ediyorum. Nedeni şu. Bu coğrafyada yaşanan ontolojik bir değişim idi. Daha doğrusu, Heidegger’i takip ederek, tüm bu kimliklerin, ırkların, sınırların, dinlerin vs. metafiziksel kavramlar olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda, Doğu’dan kopmuş, Batı’ya eklemlenen bir coğrafyada, metafiziksel yarılma/patlama, Geist’in ölümü, veya nasıl demeli, derin bir kimliksel bunalım yaşanıyordu; bu 1910’da da yaşanıyordu, 1930’da da, ve hala daha yaşanıyor. Atatürk’ün veya herhangi birinin bu halka bir kimlik vermesi gerekiyordu. 1910’ların liberal ortamı, kaosu, anarşiyi dindirecek güce sahip değildi. Bunu kimliği kutsamak için değil, varoluşsal olarak, o günün şartlarını da ele alaraktan, başka bir olasılık olmadığı için söylüyorum. Yani yaşananlar Atatürk’ün değil, Platonik/Aristotelian metafiziğin bir sonucu idi: “Identity (unity) precedes difference”. Heidegger bunu – yani tüm Batı metafiziğini – “metaphysics as nihilism” olarak tanımlar. Bu nedenle Atatürk, Batı metafiziği ne emrediyorsa onu yaptı, Batılı olmak neyi gerektiriyorsa onu yaptı: kimliksiz, unity’siz bir halka kimlik sundu. Sunmak zorundaydı ama en önemlisi de başarısız olmak zorundaydı. Ama yine de eğer bana soracak olursanız, bunu çok akıllıca ama başarısız olmaya mahkum bir metot ile yapmaya çalıştı: mitoloji. Bu noktada yine Heidegger’i takip ediyorum – Heidegger’in Hölderlin’in şiirleri üzerine olan çalışmalarını. Diğer tüm taklitten öteye gidemeyen saçmalıkların yanında sanıyorum Atatürk’ün tek dehası (swerving dediğim) budur: İnsanın mitolojik bir varlık olduğunun farkına varmak. Atatürk şunu çok iyi gördü, bir insanı değiştirmek, o insanın mitolojisini değiştirmektir. Heidegger başlangıçlardan söz eder (Der Anfang); başlangıçların nasıl başladığından (sonrasında Derrida bunun üzerine çok yazmış – özellikle şiddet üzerine): Heidegger için başlangıçlar tamamen sekülerdir. Şairlerden ve şiirlerden söz eder, mesela Antigone’u analiz eder; bu bağlamda Sophocles, Homer gibi şairler, yeryüzünü ve gökyüzünü, tanrıları ve insanları yaratmıştır der (Batı’nın unuttuğu başlangıcı da burasıdır der Heidegger hatta bu unutulmaz başlangıca Orient, takip eden karanlığa ise Occident – das Abendland, der). Ve her başlangıç, doğası gereği şiddet içerir diye ekler (die Gewalt – İngilizce’ye Violence olarak çeviriyorlar). Atatürk’ün bugün haklı bir şekilde saçmalık olarak bize yansıyan mitolojik çabalarının ardında, son derece Heideggerian bir fikir var yani. Gelgelelim Atatürk’ün anlayamadığı, yapay çabalarla insan/mitoloji yaratılamayacağı idi; ki aslında kanımca kendisi bunun farkındaydı ama elinden gelen başka ne vardı? İslam’dan başka ne şekilde silkelenmek, başka ne şekilde üzerimizdeki bu yüzyılların tortusunu biriktirmiş ölü toprağını atmak mümkündü ki?

Bunu anlattım çünkü eğer amaç Atatürk’ü anlamak ise Atatürk’e Batı’dan değil, Doğu’dan bakmaktan yanayım: Yani, Atatürk’ün Batılı olup olmamasını değil, Atatürk’ün İslam’dan farklı bir başlangıç arayıp aramadığını konuşmamız gerekiyor kanımca. Ve evet Atatürk bu coğrafya için bu insanlar için İslam’dan farklı bir başlangıç aradı; bu benim için açık konuşmak gerekirse yeterlidir. Bunun dışında, Atatürk’ü 21. Yüzyıl Batı değeri ile yargılamayı adil bulmuyorum. Kısaca, Atatürk, sorunu İslam’da gördüğü için haklıydı. Yeterince Batılı olmadığı için haksızdı, demek tartışmalı olur – ki zaten eğer mevzu Batılılık ise Atatürk günü şartlarında olması gerektiği kadar Batılıydı, bunu da bir önceki cevabımda paylaşmıştım: Sonuçta o günün Batı’sı soykırıma varacak bir Batı idi. Gelgelelim, bu yeterince Batılı olmak, gerçek Batılılık nedir.. bunlar da ayrı bir tartışma konusu olmalı.

Gelelim Cumhuriyet gazetesinin Batı nefretine. Yaşadığımız facialar sonrasında bu durum üzerine tekrar düşündüm. Cumhuriyet’in Batı nefreti, yine Batı’dan alınan emperyalizm kavramı ile şekillenen bir nefret. Ahlaki olarak Cumhuriyet gazetesinin Alman Hıristiyan Demokratlardan pek farkı olduğunu sanmıyorum. Cumhuriyet’in Batı nefreti aslında daha çok Amerika’ya yönelmiş bir nefrettir; ya da daha doğrusu Anglo-Saxon’lara; öte yandan Continental Batı konusunda o kadar keskin bir tavır sergilemezler; hatta yer yer Alman ve Fransız hayranlığının utangaç izlerini bile görebilirsiniz. Şimdi bu bağlamda, evet, Cumhuriyet ile Yeni Şafak arasında Batı düşmanlığı olarak bir fark görüyorum. Fark şu: Yeni Şafak, Cumhuriyet Gazetesinin tersine, Başkanlık sistemini getirmek için çabalayan Amerikan hayranı ‘Ak Saray’cı liderleri gibi Anglo-Saxonlara (Amerika-İngiltere) Continent’e olduğundan daha yakındır. Yeni Şafak ahlaksızlıktan söz ederken Avrupa’ya vurgu yapar mesela. Halbuki Yeni Şafak’ın ahlaksızlık referanslarını takip edersek, asıl şeytanın Amerika olmasını bekler insan. Ama gel gör ki özendikleri, içten içe arzuladıkları yer de Amerika’dır. Freudian bir jargona sokarsak Amerika, İslamcıların ‘Baba’sıdır. İslamcıları anlamak için Deleuze’e gerek yok, Oedipus yeterli kanımca. (Bu arada Anglo-Saxon – Continent ayrımı elbette benim uydurmam değil: Habermas’ın Divided West’ini tavsiye ederim; aynı şekilde Heidegger de bu konuda çok daha net ve radikaldi, hatta Amerika’yı World Jewry olarak anar – gerisi malum. Sartre, Foucault, Bourdieu.. vs Fransızlara hiç girmiyorum bile). Söylemek istediğim şu eğer bu ülkede birileri Batılı mı diye tartışacak isek, öncelikle Habermas’ın sorusunu yanıtlamak gerekiyor: Hangi Batı?

Yine de gayet açık ki hangi Batı olursa olsun Türkiye Batılı olmamıştır. Bu ülkede kendine solcu diyen adamlar, entelektüel birikimlerinden Avrupa’yı silsen edecek tek laf bulamayacak olmalarına rağmen, kendilerini Avrupa’dan üstün görebilecek kadar akıllarını yitirebilmişleridir. Karakterimizin özü olan aşağılık kompleksinin bir başka sonucu bu. Sizin dikkat çektiğiniz Yeni Şafak, Cumhuriyet benzerliğine, eğer bu benzerliği şu şekilde açıklayacak olursak elbette katılıyorum: Bu ülkede İslamcısı, Solcusu, Komünisti vs. vs. hepsi Batı karşısında derin bir aşağılık kompleksinden muzdariptir. Ortak payda aşağılık kompleksi ise, evet Cumhuriyet ve Yeni Şafak aynıdır. Benim anlatmaya çalıştığım, aşağılık kompleksinin ötesinde, bu iki kesim arasında derin bir takım farklar olduğu ve daha önemlisi, bu kesimlerden biri iyileştirilebilir halde iken, ötekinin umutsuz bir vakıa olduğu. Tam bu noktada, maalesef işin içine, sanıyorum ki zorunlu olarak politika giriyor. Şunu demek istiyorum. İki kesim arasında farklar dedim, bu farklar üzerinde durulmaya değer farklar mıdır; bu farklar sahiden var mıdır, gerçek midir? İşte bunlar maalesef politik sorular. Gezi’nin anlamı, bu politik tercihimde bana yol gösterici olması idi. Bu bağlamda yazınızın başlığını anladığımdan emin olabilirsiniz. Gelgelim, eğer siz “o tren kaçtı, yeni bir başlangıç gerekiyor” derseniz, onu da anlarım. Ama başta dediğimiz gibi mevzu hakikat ise, bu zorunluluktan saptığımız politik patikayı bırakmak gerekiyor belki. Şahsen ben geçen gün politikadan daha çok iğreniyorum, hele ki o politika Ortadoğu’da yapılıyorsa... Bu nedenle bu birkaç adım gerileyip, bu patikadan çıkarak şunu sormak istiyorum: Özü İslam ile şekillenmiş, mitolojisi İslam olan bir halk Batılı kılınabilir mi? Hele ki olmak istediğin Batı, Continent ise, bu mümkün müdür? Sanıyorum Amerika’nın başarısı bu: Ne olursan ol Amerikalı olursun; zira o “Batı” ahlaki olarak “demanding” bir Batı değildir. Yani Amerika tüm başlangıçları kendine benzetip daha sonra farklılıklara yer verdiği illüzyonunu yaratabildiği ölçüde başarılıdır. Bir Ak Saray yaptırırsın, “Will zur Macht” seni Batılı kılar. İslamcıların yapmaya çalıştığı budur. Yaşayan İslamcı özünde gayet Batılıdır aslında (Heidegger’in öğrencisi Koreli ünlü bir filozof var, onun bir makalesi vardı, teknoloji zaten tüm dünyayı Batılı kıldı, argümanını savunan). Atatürk’e gelirsek, benim naçizane fikrim, önceki argümanlarımla ve bilhassa Atatürk’ün İslam öncesi bir mitoloji yaratma çabaları göz önüne alınınca, şudur. Atatürk, Batılı bir toplum istiyordu ama bunun Batı’nın taklidi olarak değil, Batı’dan öğrenmiş yeni bir başlangıç olarak istiyordu. “Yeni bir başlangıç.” Şimdi burada, yeni bir başlangıca gerek yoktu, Batı’ya tam olarak eklemlenebilirdik tarzı mandacı bir itiraz olabilir; ben de çoğu zaman bunu gayet mantıklı buluyorum – ne gerek var bu çileye; ama benim mantıklı buluyor olmam, yeni bir başlangıç yaratmak isteyenleri haksız kılmaya yetmiyor – hele ki o başlangıç İslam’ın dışında ise. Bir de şöyle bir durum var. Atatürk’e tematik yaklaşırsak, belki de “yeni bir başlangıç”tan başka çaresi yoktu? Aynı sizin, “Atatürk’ü boşver” diyerek bizim yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğumuzu savunduğunuz gibi, belki o da o şartlar altında başka bir çare görmedi. Zamanın ruhunu bilemiyor ki insan. Spekülatif bir senaryo.

Kısaca, Atatürk yeni bir başlangıç istedi ve beceremedi. Belki de bu kadar basit. Bir varoluşçu olarak bakınca, başarısız olmaktan başka çaresi olduğunu da görmüyorum. Zira teknoloji ile Heidegger’in “planetory machinization” dediği, global Batılılaşma altında idik. Yani bu bağlamda, zaten bu dünyada yaşayan herkes Batılı. Atatürk’ün isyanı biraz da bu unilateral hegemony’ye idi, denebilir mi, bilmiyorum (emperyalizm ile anlatmaya çalıştıkları). Diyebilsen de, gerek var mıydı boyun eğmemeye; o da ayrı bir konu.

Toparlarsak, Atatürk’ün bu coğrafya için İslam dışında bir başlangıç arama telaşı beni şahsen Atatürk’e manevi olarak eser miktarda da olsa bağlıyor. Bunun dışında tüm o yaşananlar, Atatürk’ten çok daha büyük bir istencin kendini ifade etme şekliydi. Eğer Atatürk’ün bu İslam’a olan antipatisinde anlaşıyorsak “sorgulayıcılık, hakikat aşkı ve İslami hurafeleri reddetme cüreti”ni, en azından sonuncusunu, Atatürk’ten soyutlamamızın mümkün olduğunu düşünmüyorum ve eğer en azından sonuncusu Atatürk’le ucundan da olsa bağdaştırabilirse, Marx’ın ünlü sözü “Din eleştirisi, tüm eleştirilerin öncülüdür”den yola çıkarak, diğerlerine varacak bir yolun kapısı açıldı diyebiliriz. Bu bağlamda evet, o “swerving” küçük de olsa bizi bir Mısır’dan farklı kılmaya yetti, belki de.

Bir de, sanıyorum burada şöyle bir karşı argüman gelebilir. Atatürk yeni bir başlangıç istedi ama bu başlangıçta aynen bir İslamcı gibi düşündü, yani düşünce sistemi (zihnin formal yapısı) aynıydı ama farklı bir başlangıç istedi. Bu Atatürk’ü de aslında bir İslamcı kılmaz mı? Eğer insanları zihinlerinin formal structure’ları ile yargılayacak isek, sanıyorum, ikinci dünya savaşı öncesi her Batılı – ve çökmüş bir dinin Batılılaşan Müslümanları (mesela Yeni Şafak takımı) - aynı zihniyete sahipti demek doğru olacaktır (aynı metafizik framework’e, kategoriler vs vs). Bu bağlamda, Atatürk’ü post-modern bir hakikat anlayışına (ki bu hakikat anlayışı da yine Heidegger’den çıkar) sahip olmadığı için yargılamak ne kadar doğrudur. Başka bir deyişle, Atatürk’ten Hegel’i aşmasını beklemek ne kadar doğrudur? İşte bu nedenle, formal yapı aynı olabilir ama content olarak Atatürk bir İslamcı’dan çok daha farklıdır – ki bu content formal yapıyı değiştirecek güce sahiptir ve Batı’da olduğu gibi değiştirmiştir. Kanıt olarak, Atatürk’ün sanat hakkında söylemleri yeterlidir sanıyorum.

Özetle, Atatürk’ün tarihteki önemi – eğer varsa – kanımca ufacık bir ‘swerving’tir. Daha sonra yine hayat, bu ağır telaş içinde, Amerika’nın da yardımıyla eski düzenine dönmüştür, dönmektedir, dönecektir. Kaba bir tabirle, Batı, farklı başlangıçları kimseye yedirmez (Heidegger ve takip eden tüm büyük filozoflar içinde bu farklılığa olan vurgu görülebilir: Habermas (kısmen), Foucault, Deleuze, Badiou…) Bu bağlamda, Atatürk yeterince Batılı olmayabilir, şöyle olabilir, böyle olabilir ama en azından yanlışın medeniyette olduğunu görebilecek kadar haklıdır. Bu kadar haklılık da bana yetiyor şahsen. Daha iyisini yaratamayacak kadar güçsüz, eğitimsiz, cahil veya “vicdanlı” olabilir (Bu bağlamda Mao’yu öne sürmüştüm – kendisi milyonlarca insanı öldürerek yeniden başlamıştır mesela). Ama en azından denemiştir. Bazen denemek de yeterlidir.

Atatürk konusundaki görüşlerim bunlar. Bu bayrağın herhangi bir sıkleti taşıyıp taşıyamaması politik bir durumdur. Eğer İslam’ın dışında yeniden bir başlangıç yapabilmek mümkün ise, politik doğruculuk yapar Atatürk baştan sonra yanlış bir insandı diyebilirim. Eğer insan gibi yaşamanın bedeli bu ise, Atatürk harcanabilir (mi?) (Biraz da Ermeni Soykırımı’nı andırıyor mevzu). Ama hakikat demiştik, en başta. Benim için hakikat bu. O nedenle söyleme gereği duydum. Son tahlilde, tam da bu nedenle, Atatürk’ü harcayarak yapılacak yeni bir başlangıcın da İslami bir başlangıçtan başka bir şey olabileceğini düşünmüyorum. Zira hakikati söylemezsek yalnızca başka bir yanlışa başlarız.

Atatürk’ün aşılması gerektiği elbette doğrudur; ama bu Atatürk harcanmalıdır anlamına mı gelir, yoksa bir “Aufhebung” anlamına mı? Her ne kadar Hegel’den hazzetmesem de, 14. Yüzyılarda yaşayan bu ülke için ikinciden yanayım. Sizin yapmaya çalıştığınızın da Atatürk’ü aşmak olduğuna inanıyorum ama dediğim gibi bakış açılarımız farklı. Eski bir kelimebaz yazınızda söylemiştiniz, önce dil üzerine sonrasında ise genelleyerek: kimisi muhafazakârdır, kimisi ise yenilikçi, denge için ikisi de lazımdır. Ben bu denklemde hangimiz yenilikçi, hangimiz muhafazakar karar veremiyorum.  


***

Bu cevabı yazdıktan sonra şimdi tekrar düşününce, sorunun özünü İslam'da aramak ve bulmak, bu cümlenin mantıksal yapısı dolayısıyla yanlış bir algıya yol açabilir. İslam diye izole bir sistem yok, her şey bir dinamik içinde analiz edilmeli; o nedenle İslam zaten kendi başına bir "set of relations" denilen, ilişkiler bütünü; ve tam olarak bu bağlamda, İslam Batı'dan soyutlanarak düşünelemez. Bunu tartışmasız bir biçimde ortaya koyan Edward Said'dir. O nedenle, sorunu İslam'da aramak demek, sorunu aynı zamanda Batı'da aramak demek. Ne var ki bu kendine acıma, kendini mağdur görme, her bir şeyin suçunu Batı'da aramaya yol açacak, bir konformizm de yaratmamalı. Zaten asıl anlaşmazlık da, iki radikal kuvvet arasında hangi sorunun Batı'dan hangisinin İslam'dan kaynaklandığının ayırdına varabilmekte yatıyor.

Asıl mücadelede İslam'ın yeri ve önemi


Çokkültürlülük mümkün değilse, bu her şeyden önce, dünyada birden çok kültürün olmamasından kaynaklanıyor. Bugün dünyada yalnızca bir kültür var o da Batı kültürü. Zira kendini korumak için faşistleşen, yasaklara sarılan coğrafyalarda kültür yoktur; iflas etmiş bir değerler sistemi vardır. Ne var ki, teknoloji ve medya ile bu şekilde tekleştirilmiş, dümdüz edilmiş bir dünyanın yalnızca bize değil, herkese zararı vardır - bu durumdan kazanç sağlayan global şirket CEO'lara vs. hariç tabii. Peki ama neden, diye sorabilir insan. Almanya'dayken tanıştığım Türk bir kız vardı; o derece yabancılaşmıştı ki her şeye, "Ya herkes aynı olsun, herkes Amerikan olsun bence en güzeli" diyebiliyordu. İslam'ın zincirinden kurtulup Avrupa ile yeni tanışmış bir "kadın" olduğundan insan yargılamak değil de anlamak için bakınca, o nihilizmi rahatça görebiliyor bu boş vermişliğinin ardındaki. Üzücü. Bu kıza ne cevap verebilir insan, bir Ortadoğulu olarak, İslam'in içinden konuşarak. Hiçbir şey. Özgür olmak isteyen bir insana İslam'ın verebileceği hiçbir cevap yok; bu tabii İslam'a özgü değil, Batı dışında hiçbir değerler sisteminin özgürlük, insan olmak gibi temel sorulara verebildiği tatmin edici cevaplar yok. Dünyanın ve bilhassa cehennemin yani Ortadoğu'nun bıkkınlığı içinde insan, bu kız kadar yabancılaşabiliyor ve sorunu yanlış yerde görebiliyor. Bu demek değil ki, sorun İslam'da değil; sorun İslam'da ama bu sorun İslam'a özel bir sorun değil. İslam yalnızca asıl sorunun tezahür etmiş bir başka biçimi. Ben şahsen, yok olmuş medeniyetlerin diriltilebileceğine inanmıyorum, tarih boyunca da yoktur bunun örneği; bu nedenle, İslam hakkında konuşmak, aslında zaman kaybıdır. Zamanı gelince, yeni bir başlangıç yaşanacaktır elbet. İşte benim amacım, bu yeni başlangıcı mümkün kılabildiği ölçüde İslam'ın yanlışlarına işaret edebilmek. Yoksa İslam düşmanlığı filan bunlar kahve muhabbeti. Peki neden yeni bir başlangıç? Neden hepimiz Amerikalı olmuyoruz? Metafiziksel bir sorun bu ve dolayısıyla politik/etik bir kabul. İnsanı, özgürlüğü, hakikati nasıl tanımladığın ile ilgili ve dahası nasıl bir gelecek, nasıl bir dünya istediğin ile. İlk taşı Heidegger attı. Üşendim şimdi açıklayamayacağım. Durum şu, dünyaya farklı başlangıçlar lazım; dünyaya sahiden çokkültürlülük lazım, dünyaya Batı'dan başka da yaşam tarzları lazım, ya da başka gezegenlerde hayat bulmamız lazım. Çünkü bize farklılık lazım. Iphone 6'dan bahsetmiyorum; insanoğluna gerçek, kökten farklılıklar lazım. Zira, insanoğlunun başına gelebilecek en kötü şey, her şeyin bir olmasıdır. İnsanın evi evsizliktir. Bunu anlatabilmek lazım. Batı-dışı tahakküm sistemlerinin içinde hayattan bıkıp en yakınında ne varsa düşünmeden sarıldığı, ve bu nedenle Continent'in her geçen gün eriyip yok olduğu bir dünyada, "herkesin Amerikanlaştığı bir dünya neden yaşanabilir bir dünya değildir" bunu anlatabilmek lazım. İslam, Tayyip, Saraylar, Haremler fasa fiso... Mücadele çok daha derinde. Bunun farkına varabilmek lazım.