Heidegger'den Atatürk'e: Yeni bir Başlangıç mümkün mü?


Sevan Nişanyan'ın zaman ayırıp hapishaneden Atatürk ve Oryantalizm konulu makaleme yazdığı cevaba, "Nişanyan yanlışı yanlış yerde arıyor" adlı bir cevap yazmıştım, akabinde Nişanyan yine sağolsun bir cevap daha yazdı; daha çok şahsıma yazılmış kişisel bir cevap olduğu için yayımlamadı. Ben de yine olan bitene cevaben kendimi son bir kez açıklama gereği duydum, hem Nişanyan'a karşı hem de internette Atatürk ve Oryantalizm makalemden Kemalizm özlemi çıkaran birtakım kalbi kırık, gözleri yaşlı, ne yapacağını bilemeyen, nasıl yaparım ne yaparım da hala kaale alınabilirim, bir orta yol bulabilirim diyen eski yetmez ama evetçi, Türkiye'nin sefil politik gündeminin dışında bir hiç olan, düşünmek için düşünmek nedir bilmeyen bir takım gazeteciler için vs vs.

***

[...]

Doğrudan mevzuya gireyim. Sanırım, aynı veya benzer şeyleri düşünmemize rağmen, size retorik olarak yansıyan benim konuyu farklı bir şekilde ele alışımın ardında (1) geleceğe ve bugüne dair politik beklentiler (2) geçmişi farklı şekillerde (farklı metafizik kabuller ile) değerlendiriyor olmamız yatıyor olabilir. Ben Atatürk’e fenomenolojik, metafiziksel ve tematik bakmaya çalışıyorum. Yani Atatürk’ü ilk olarak bir roman kahramanıymışçasına içinde bulunduğu roman kapsamında daha sonra ise romanın metafizik aleminde anlayama çalışıyorum. O nedenle sanıyorum, Atatürk’ün yaptığı birçok şey bana konjonktürel şartların ötesinde “varoluşsal” zorunluluktan yapılmış gibi geliyor. Bir çeşit Spinozism belki de. Başka bir deyişle, suçu Atatürk’te bulmakta zorlanıyorum, hatta genel olarak suçun sahibini bulmakta zorlanıyorum. Halbuki, Atatürk bizi bu halde getirdi, memleket ne güzel kendi halinde modernleşiyordu desem, diyebilsem, her ne kadar kendimle çelişecek olsam da böyle bir tavrın bugünün politik koşulları altında benim için çok daha hayırlı olacağı ortada; sonuçta, biz anlayan insanlar değiliz, Kant’tan buraya kadar ulaşabilenlerle kendi çapımızda yargılayan insanlarız. Sokaklar, Atatürk’ü yerli-yersiz eleştirerek kendine yeni bir kimlik yarattığını sanan ama günün gerçeklerine verecek hiçbir cevabı olmayan post-modern ergenlerle doldu; aynı, Atatürk’e taparak kendini herkesten üstün sanan ama yine günün gerçeklerine verecek hiçbir cevabı olmayan yaşlı Kemalistler gibi. Ben bu ikilemde, Atatürk’e büyük bir resmin içinde küçük bir detay olarak bakmaya çabalıyorum. Lucretius’un dünyasında, olsa olsa küçücük bir “swerving” olabilir Atatürk.

Bu nedenle sanıyorum ki anlaşamadığımız nokta şu. “1910’da Türkiye 1930’dan daha mı Batılıydı, daha mı az Batılıydı?” diye sormuşsunuz. Bu sorunun ardında yatanın “Atatürk olmasa daha Batılı olacaktık” olduğunu varsayarak cevap vereyim: Evet, daha az Batılıydı, ama bunun nedeni Atatürk değildi. 1930’da olması mümkün olan oydu ve oldu. Yani, ne olduysa o günün şartlarında olması gerektiği için oldu. Tüm o Türk Tarih Tez’i saçmalıkları vs. hepsi Batılılaşan bir toplumda, “varoluşsal” olarak olması gereken şeylerdi ve oldu. Varoluş mevzusunda ısrar ediyorum. Nedeni şu. Bu coğrafyada yaşanan ontolojik bir değişim idi. Daha doğrusu, Heidegger’i takip ederek, tüm bu kimliklerin, ırkların, sınırların, dinlerin vs. metafiziksel kavramlar olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda, Doğu’dan kopmuş, Batı’ya eklemlenen bir coğrafyada, metafiziksel yarılma/patlama, Geist’in ölümü, veya nasıl demeli, derin bir kimliksel bunalım yaşanıyordu; bu 1910’da da yaşanıyordu, 1930’da da, ve hala daha yaşanıyor. Atatürk’ün veya herhangi birinin bu halka bir kimlik vermesi gerekiyordu. 1910’ların liberal ortamı, kaosu, anarşiyi dindirecek güce sahip değildi. Bunu kimliği kutsamak için değil, varoluşsal olarak, o günün şartlarını da ele alaraktan, başka bir olasılık olmadığı için söylüyorum. Yani yaşananlar Atatürk’ün değil, Platonik/Aristotelian metafiziğin bir sonucu idi: “Identity (unity) precedes difference”. Heidegger bunu – yani tüm Batı metafiziğini – “metaphysics as nihilism” olarak tanımlar. Bu nedenle Atatürk, Batı metafiziği ne emrediyorsa onu yaptı, Batılı olmak neyi gerektiriyorsa onu yaptı: kimliksiz, unity’siz bir halka kimlik sundu. Sunmak zorundaydı ama en önemlisi de başarısız olmak zorundaydı. Ama yine de eğer bana soracak olursanız, bunu çok akıllıca ama başarısız olmaya mahkum bir metot ile yapmaya çalıştı: mitoloji. Bu noktada yine Heidegger’i takip ediyorum – Heidegger’in Hölderlin’in şiirleri üzerine olan çalışmalarını. Diğer tüm taklitten öteye gidemeyen saçmalıkların yanında sanıyorum Atatürk’ün tek dehası (swerving dediğim) budur: İnsanın mitolojik bir varlık olduğunun farkına varmak. Atatürk şunu çok iyi gördü, bir insanı değiştirmek, o insanın mitolojisini değiştirmektir. Heidegger başlangıçlardan söz eder (Der Anfang); başlangıçların nasıl başladığından (sonrasında Derrida bunun üzerine çok yazmış – özellikle şiddet üzerine): Heidegger için başlangıçlar tamamen sekülerdir. Şairlerden ve şiirlerden söz eder, mesela Antigone’u analiz eder; bu bağlamda Sophocles, Homer gibi şairler, yeryüzünü ve gökyüzünü, tanrıları ve insanları yaratmıştır der (Batı’nın unuttuğu başlangıcı da burasıdır der Heidegger hatta bu unutulmaz başlangıca Orient, takip eden karanlığa ise Occident – das Abendland, der). Ve her başlangıç, doğası gereği şiddet içerir diye ekler (die Gewalt – İngilizce’ye Violence olarak çeviriyorlar). Atatürk’ün bugün haklı bir şekilde saçmalık olarak bize yansıyan mitolojik çabalarının ardında, son derece Heideggerian bir fikir var yani. Gelgelelim Atatürk’ün anlayamadığı, yapay çabalarla insan/mitoloji yaratılamayacağı idi; ki aslında kanımca kendisi bunun farkındaydı ama elinden gelen başka ne vardı? İslam’dan başka ne şekilde silkelenmek, başka ne şekilde üzerimizdeki bu yüzyılların tortusunu biriktirmiş ölü toprağını atmak mümkündü ki?

Bunu anlattım çünkü eğer amaç Atatürk’ü anlamak ise Atatürk’e Batı’dan değil, Doğu’dan bakmaktan yanayım: Yani, Atatürk’ün Batılı olup olmamasını değil, Atatürk’ün İslam’dan farklı bir başlangıç arayıp aramadığını konuşmamız gerekiyor kanımca. Ve evet Atatürk bu coğrafya için bu insanlar için İslam’dan farklı bir başlangıç aradı; bu benim için açık konuşmak gerekirse yeterlidir. Bunun dışında, Atatürk’ü 21. Yüzyıl Batı değeri ile yargılamayı adil bulmuyorum. Kısaca, Atatürk, sorunu İslam’da gördüğü için haklıydı. Yeterince Batılı olmadığı için haksızdı, demek tartışmalı olur – ki zaten eğer mevzu Batılılık ise Atatürk günü şartlarında olması gerektiği kadar Batılıydı, bunu da bir önceki cevabımda paylaşmıştım: Sonuçta o günün Batı’sı soykırıma varacak bir Batı idi. Gelgelelim, bu yeterince Batılı olmak, gerçek Batılılık nedir.. bunlar da ayrı bir tartışma konusu olmalı.

Gelelim Cumhuriyet gazetesinin Batı nefretine. Yaşadığımız facialar sonrasında bu durum üzerine tekrar düşündüm. Cumhuriyet’in Batı nefreti, yine Batı’dan alınan emperyalizm kavramı ile şekillenen bir nefret. Ahlaki olarak Cumhuriyet gazetesinin Alman Hıristiyan Demokratlardan pek farkı olduğunu sanmıyorum. Cumhuriyet’in Batı nefreti aslında daha çok Amerika’ya yönelmiş bir nefrettir; ya da daha doğrusu Anglo-Saxon’lara; öte yandan Continental Batı konusunda o kadar keskin bir tavır sergilemezler; hatta yer yer Alman ve Fransız hayranlığının utangaç izlerini bile görebilirsiniz. Şimdi bu bağlamda, evet, Cumhuriyet ile Yeni Şafak arasında Batı düşmanlığı olarak bir fark görüyorum. Fark şu: Yeni Şafak, Cumhuriyet Gazetesinin tersine, Başkanlık sistemini getirmek için çabalayan Amerikan hayranı ‘Ak Saray’cı liderleri gibi Anglo-Saxonlara (Amerika-İngiltere) Continent’e olduğundan daha yakındır. Yeni Şafak ahlaksızlıktan söz ederken Avrupa’ya vurgu yapar mesela. Halbuki Yeni Şafak’ın ahlaksızlık referanslarını takip edersek, asıl şeytanın Amerika olmasını bekler insan. Ama gel gör ki özendikleri, içten içe arzuladıkları yer de Amerika’dır. Freudian bir jargona sokarsak Amerika, İslamcıların ‘Baba’sıdır. İslamcıları anlamak için Deleuze’e gerek yok, Oedipus yeterli kanımca. (Bu arada Anglo-Saxon – Continent ayrımı elbette benim uydurmam değil: Habermas’ın Divided West’ini tavsiye ederim; aynı şekilde Heidegger de bu konuda çok daha net ve radikaldi, hatta Amerika’yı World Jewry olarak anar – gerisi malum. Sartre, Foucault, Bourdieu.. vs Fransızlara hiç girmiyorum bile). Söylemek istediğim şu eğer bu ülkede birileri Batılı mı diye tartışacak isek, öncelikle Habermas’ın sorusunu yanıtlamak gerekiyor: Hangi Batı?

Yine de gayet açık ki hangi Batı olursa olsun Türkiye Batılı olmamıştır. Bu ülkede kendine solcu diyen adamlar, entelektüel birikimlerinden Avrupa’yı silsen edecek tek laf bulamayacak olmalarına rağmen, kendilerini Avrupa’dan üstün görebilecek kadar akıllarını yitirebilmişleridir. Karakterimizin özü olan aşağılık kompleksinin bir başka sonucu bu. Sizin dikkat çektiğiniz Yeni Şafak, Cumhuriyet benzerliğine, eğer bu benzerliği şu şekilde açıklayacak olursak elbette katılıyorum: Bu ülkede İslamcısı, Solcusu, Komünisti vs. vs. hepsi Batı karşısında derin bir aşağılık kompleksinden muzdariptir. Ortak payda aşağılık kompleksi ise, evet Cumhuriyet ve Yeni Şafak aynıdır. Benim anlatmaya çalıştığım, aşağılık kompleksinin ötesinde, bu iki kesim arasında derin bir takım farklar olduğu ve daha önemlisi, bu kesimlerden biri iyileştirilebilir halde iken, ötekinin umutsuz bir vakıa olduğu. Tam bu noktada, maalesef işin içine, sanıyorum ki zorunlu olarak politika giriyor. Şunu demek istiyorum. İki kesim arasında farklar dedim, bu farklar üzerinde durulmaya değer farklar mıdır; bu farklar sahiden var mıdır, gerçek midir? İşte bunlar maalesef politik sorular. Gezi’nin anlamı, bu politik tercihimde bana yol gösterici olması idi. Bu bağlamda yazınızın başlığını anladığımdan emin olabilirsiniz. Gelgelim, eğer siz “o tren kaçtı, yeni bir başlangıç gerekiyor” derseniz, onu da anlarım. Ama başta dediğimiz gibi mevzu hakikat ise, bu zorunluluktan saptığımız politik patikayı bırakmak gerekiyor belki. Şahsen ben geçen gün politikadan daha çok iğreniyorum, hele ki o politika Ortadoğu’da yapılıyorsa... Bu nedenle bu birkaç adım gerileyip, bu patikadan çıkarak şunu sormak istiyorum: Özü İslam ile şekillenmiş, mitolojisi İslam olan bir halk Batılı kılınabilir mi? Hele ki olmak istediğin Batı, Continent ise, bu mümkün müdür? Sanıyorum Amerika’nın başarısı bu: Ne olursan ol Amerikalı olursun; zira o “Batı” ahlaki olarak “demanding” bir Batı değildir. Yani Amerika tüm başlangıçları kendine benzetip daha sonra farklılıklara yer verdiği illüzyonunu yaratabildiği ölçüde başarılıdır. Bir Ak Saray yaptırırsın, “Will zur Macht” seni Batılı kılar. İslamcıların yapmaya çalıştığı budur. Yaşayan İslamcı özünde gayet Batılıdır aslında (Heidegger’in öğrencisi Koreli ünlü bir filozof var, onun bir makalesi vardı, teknoloji zaten tüm dünyayı Batılı kıldı, argümanını savunan). Atatürk’e gelirsek, benim naçizane fikrim, önceki argümanlarımla ve bilhassa Atatürk’ün İslam öncesi bir mitoloji yaratma çabaları göz önüne alınınca, şudur. Atatürk, Batılı bir toplum istiyordu ama bunun Batı’nın taklidi olarak değil, Batı’dan öğrenmiş yeni bir başlangıç olarak istiyordu. “Yeni bir başlangıç.” Şimdi burada, yeni bir başlangıca gerek yoktu, Batı’ya tam olarak eklemlenebilirdik tarzı mandacı bir itiraz olabilir; ben de çoğu zaman bunu gayet mantıklı buluyorum – ne gerek var bu çileye; ama benim mantıklı buluyor olmam, yeni bir başlangıç yaratmak isteyenleri haksız kılmaya yetmiyor – hele ki o başlangıç İslam’ın dışında ise. Bir de şöyle bir durum var. Atatürk’e tematik yaklaşırsak, belki de “yeni bir başlangıç”tan başka çaresi yoktu? Aynı sizin, “Atatürk’ü boşver” diyerek bizim yeni bir başlangıca ihtiyaç duyduğumuzu savunduğunuz gibi, belki o da o şartlar altında başka bir çare görmedi. Zamanın ruhunu bilemiyor ki insan. Spekülatif bir senaryo.

Kısaca, Atatürk yeni bir başlangıç istedi ve beceremedi. Belki de bu kadar basit. Bir varoluşçu olarak bakınca, başarısız olmaktan başka çaresi olduğunu da görmüyorum. Zira teknoloji ile Heidegger’in “planetory machinization” dediği, global Batılılaşma altında idik. Yani bu bağlamda, zaten bu dünyada yaşayan herkes Batılı. Atatürk’ün isyanı biraz da bu unilateral hegemony’ye idi, denebilir mi, bilmiyorum (emperyalizm ile anlatmaya çalıştıkları). Diyebilsen de, gerek var mıydı boyun eğmemeye; o da ayrı bir konu.

Toparlarsak, Atatürk’ün bu coğrafya için İslam dışında bir başlangıç arama telaşı beni şahsen Atatürk’e manevi olarak eser miktarda da olsa bağlıyor. Bunun dışında tüm o yaşananlar, Atatürk’ten çok daha büyük bir istencin kendini ifade etme şekliydi. Eğer Atatürk’ün bu İslam’a olan antipatisinde anlaşıyorsak “sorgulayıcılık, hakikat aşkı ve İslami hurafeleri reddetme cüreti”ni, en azından sonuncusunu, Atatürk’ten soyutlamamızın mümkün olduğunu düşünmüyorum ve eğer en azından sonuncusu Atatürk’le ucundan da olsa bağdaştırabilirse, Marx’ın ünlü sözü “Din eleştirisi, tüm eleştirilerin öncülüdür”den yola çıkarak, diğerlerine varacak bir yolun kapısı açıldı diyebiliriz. Bu bağlamda evet, o “swerving” küçük de olsa bizi bir Mısır’dan farklı kılmaya yetti, belki de.

Bir de, sanıyorum burada şöyle bir karşı argüman gelebilir. Atatürk yeni bir başlangıç istedi ama bu başlangıçta aynen bir İslamcı gibi düşündü, yani düşünce sistemi (zihnin formal yapısı) aynıydı ama farklı bir başlangıç istedi. Bu Atatürk’ü de aslında bir İslamcı kılmaz mı? Eğer insanları zihinlerinin formal structure’ları ile yargılayacak isek, sanıyorum, ikinci dünya savaşı öncesi her Batılı – ve çökmüş bir dinin Batılılaşan Müslümanları (mesela Yeni Şafak takımı) - aynı zihniyete sahipti demek doğru olacaktır (aynı metafizik framework’e, kategoriler vs vs). Bu bağlamda, Atatürk’ü post-modern bir hakikat anlayışına (ki bu hakikat anlayışı da yine Heidegger’den çıkar) sahip olmadığı için yargılamak ne kadar doğrudur. Başka bir deyişle, Atatürk’ten Hegel’i aşmasını beklemek ne kadar doğrudur? İşte bu nedenle, formal yapı aynı olabilir ama content olarak Atatürk bir İslamcı’dan çok daha farklıdır – ki bu content formal yapıyı değiştirecek güce sahiptir ve Batı’da olduğu gibi değiştirmiştir. Kanıt olarak, Atatürk’ün sanat hakkında söylemleri yeterlidir sanıyorum.

Özetle, Atatürk’ün tarihteki önemi – eğer varsa – kanımca ufacık bir ‘swerving’tir. Daha sonra yine hayat, bu ağır telaş içinde, Amerika’nın da yardımıyla eski düzenine dönmüştür, dönmektedir, dönecektir. Kaba bir tabirle, Batı, farklı başlangıçları kimseye yedirmez (Heidegger ve takip eden tüm büyük filozoflar içinde bu farklılığa olan vurgu görülebilir: Habermas (kısmen), Foucault, Deleuze, Badiou…) Bu bağlamda, Atatürk yeterince Batılı olmayabilir, şöyle olabilir, böyle olabilir ama en azından yanlışın medeniyette olduğunu görebilecek kadar haklıdır. Bu kadar haklılık da bana yetiyor şahsen. Daha iyisini yaratamayacak kadar güçsüz, eğitimsiz, cahil veya “vicdanlı” olabilir (Bu bağlamda Mao’yu öne sürmüştüm – kendisi milyonlarca insanı öldürerek yeniden başlamıştır mesela). Ama en azından denemiştir. Bazen denemek de yeterlidir.

Atatürk konusundaki görüşlerim bunlar. Bu bayrağın herhangi bir sıkleti taşıyıp taşıyamaması politik bir durumdur. Eğer İslam’ın dışında yeniden bir başlangıç yapabilmek mümkün ise, politik doğruculuk yapar Atatürk baştan sonra yanlış bir insandı diyebilirim. Eğer insan gibi yaşamanın bedeli bu ise, Atatürk harcanabilir (mi?) (Biraz da Ermeni Soykırımı’nı andırıyor mevzu). Ama hakikat demiştik, en başta. Benim için hakikat bu. O nedenle söyleme gereği duydum. Son tahlilde, tam da bu nedenle, Atatürk’ü harcayarak yapılacak yeni bir başlangıcın da İslami bir başlangıçtan başka bir şey olabileceğini düşünmüyorum. Zira hakikati söylemezsek yalnızca başka bir yanlışa başlarız.

Atatürk’ün aşılması gerektiği elbette doğrudur; ama bu Atatürk harcanmalıdır anlamına mı gelir, yoksa bir “Aufhebung” anlamına mı? Her ne kadar Hegel’den hazzetmesem de, 14. Yüzyılarda yaşayan bu ülke için ikinciden yanayım. Sizin yapmaya çalıştığınızın da Atatürk’ü aşmak olduğuna inanıyorum ama dediğim gibi bakış açılarımız farklı. Eski bir kelimebaz yazınızda söylemiştiniz, önce dil üzerine sonrasında ise genelleyerek: kimisi muhafazakârdır, kimisi ise yenilikçi, denge için ikisi de lazımdır. Ben bu denklemde hangimiz yenilikçi, hangimiz muhafazakar karar veremiyorum.  


***

Bu cevabı yazdıktan sonra şimdi tekrar düşününce, sorunun özünü İslam'da aramak ve bulmak, bu cümlenin mantıksal yapısı dolayısıyla yanlış bir algıya yol açabilir. İslam diye izole bir sistem yok, her şey bir dinamik içinde analiz edilmeli; o nedenle İslam zaten kendi başına bir "set of relations" denilen, ilişkiler bütünü; ve tam olarak bu bağlamda, İslam Batı'dan soyutlanarak düşünelemez. Bunu tartışmasız bir biçimde ortaya koyan Edward Said'dir. O nedenle, sorunu İslam'da aramak demek, sorunu aynı zamanda Batı'da aramak demek. Ne var ki bu kendine acıma, kendini mağdur görme, her bir şeyin suçunu Batı'da aramaya yol açacak, bir konformizm de yaratmamalı. Zaten asıl anlaşmazlık da, iki radikal kuvvet arasında hangi sorunun Batı'dan hangisinin İslam'dan kaynaklandığının ayırdına varabilmekte yatıyor.

Asıl mücadelede İslam'ın yeri ve önemi


Çokkültürlülük mümkün değilse, bu her şeyden önce, dünyada birden çok kültürün olmamasından kaynaklanıyor. Bugün dünyada yalnızca bir kültür var o da Batı kültürü. Zira kendini korumak için faşistleşen, yasaklara sarılan coğrafyalarda kültür yoktur; iflas etmiş bir değerler sistemi vardır. Ne var ki, teknoloji ve medya ile bu şekilde tekleştirilmiş, dümdüz edilmiş bir dünyanın yalnızca bize değil, herkese zararı vardır - bu durumdan kazanç sağlayan global şirket CEO'lara vs. hariç tabii. Peki ama neden, diye sorabilir insan. Almanya'dayken tanıştığım Türk bir kız vardı; o derece yabancılaşmıştı ki her şeye, "Ya herkes aynı olsun, herkes Amerikan olsun bence en güzeli" diyebiliyordu. İslam'ın zincirinden kurtulup Avrupa ile yeni tanışmış bir "kadın" olduğundan insan yargılamak değil de anlamak için bakınca, o nihilizmi rahatça görebiliyor bu boş vermişliğinin ardındaki. Üzücü. Bu kıza ne cevap verebilir insan, bir Ortadoğulu olarak, İslam'in içinden konuşarak. Hiçbir şey. Özgür olmak isteyen bir insana İslam'ın verebileceği hiçbir cevap yok; bu tabii İslam'a özgü değil, Batı dışında hiçbir değerler sisteminin özgürlük, insan olmak gibi temel sorulara verebildiği tatmin edici cevaplar yok. Dünyanın ve bilhassa cehennemin yani Ortadoğu'nun bıkkınlığı içinde insan, bu kız kadar yabancılaşabiliyor ve sorunu yanlış yerde görebiliyor. Bu demek değil ki, sorun İslam'da değil; sorun İslam'da ama bu sorun İslam'a özel bir sorun değil. İslam yalnızca asıl sorunun tezahür etmiş bir başka biçimi. Ben şahsen, yok olmuş medeniyetlerin diriltilebileceğine inanmıyorum, tarih boyunca da yoktur bunun örneği; bu nedenle, İslam hakkında konuşmak, aslında zaman kaybıdır. Zamanı gelince, yeni bir başlangıç yaşanacaktır elbet. İşte benim amacım, bu yeni başlangıcı mümkün kılabildiği ölçüde İslam'ın yanlışlarına işaret edebilmek. Yoksa İslam düşmanlığı filan bunlar kahve muhabbeti. Peki neden yeni bir başlangıç? Neden hepimiz Amerikalı olmuyoruz? Metafiziksel bir sorun bu ve dolayısıyla politik/etik bir kabul. İnsanı, özgürlüğü, hakikati nasıl tanımladığın ile ilgili ve dahası nasıl bir gelecek, nasıl bir dünya istediğin ile. İlk taşı Heidegger attı. Üşendim şimdi açıklayamayacağım. Durum şu, dünyaya farklı başlangıçlar lazım; dünyaya sahiden çokkültürlülük lazım, dünyaya Batı'dan başka da yaşam tarzları lazım, ya da başka gezegenlerde hayat bulmamız lazım. Çünkü bize farklılık lazım. Iphone 6'dan bahsetmiyorum; insanoğluna gerçek, kökten farklılıklar lazım. Zira, insanoğlunun başına gelebilecek en kötü şey, her şeyin bir olmasıdır. İnsanın evi evsizliktir. Bunu anlatabilmek lazım. Batı-dışı tahakküm sistemlerinin içinde hayattan bıkıp en yakınında ne varsa düşünmeden sarıldığı, ve bu nedenle Continent'in her geçen gün eriyip yok olduğu bir dünyada, "herkesin Amerikanlaştığı bir dünya neden yaşanabilir bir dünya değildir" bunu anlatabilmek lazım. İslam, Tayyip, Saraylar, Haremler fasa fiso... Mücadele çok daha derinde. Bunun farkına varabilmek lazım.

Nişanyan yanlışı yanlış yerde arıyor


Nişanyan'ın, kendisine yolladığım "Senin Atan bir Oryantalist idi yavrum" başlıklı yazıma verdiği "Gazi'den Gezi'ye mi dönsek" yazısına cevabım. (Ayrıca kendisine zaman ayırıp cevap verdiği için çok teşekkür ederim.)

***

Nişanyan yazısının sonunda sormuş: “Düşün: Batılılığın bu ülkedeki ışıldağı olan yabancı okullara Cumhuriyet rejiminin gösterdiği düşmanlık, Abdülhamit'inkinden bir zerre eksik değildi. Tek başına bu yetmez mi bütün tezi çökertmeye?”

Yetmez.

Sonuna bir “... ama evet” eklerdim, yaşananlar “hakikat”e karşı sergilediğimiz, sergilemek zorunda olduğumuz tutumu değiştirmeseydi.

Yetmez; çünkü Batılılığın ışıldağı olan yabancı okullara düşmanlık gösteren cumhuriyet rejimi, medeni kanunu olduğu gibi İsviçre’den alırken aynı düşmanlığı göstermedi. Yetmez; çünkü aynı Cumhuriyet, alfabesini “Latin” alfabesine çevirirken aynı Batı düşmanlığını göstermedi. Ben de şunu sorayım, o halde, tek başına bu yetmez mi Cumhuriyet rejiminin banal bir Batı düşmanlığından çok daha farklı bir dinamik üzerine kurulduğunu açığa vurmaya. Ya da, daha açıklayıcı olması adına, şöyle yeniden formüle edeyim: madem Cumhuriyet rejiminin Batı’ya karşı olan tavrı Yeni Şafak ile aynı (Nişanyan bunu iddia ediyor), o halde, bu varsayımdan hareketle, Erdoğan ve şürekasının Atatürk ile aynı şartlara sahip olsalardı, aynı şekilde Medeni Kanunu İsviçre’den alıp, alfabeyi Latin alfabesine çevirip, tekke ve zaviyeleri kapatıp, saltanatı kaldıracağını iddia etmemiz gerekirdi ki, böyle bir şeyin gerçekliği yansıtmadığını sanırım EN BAŞTA İslamcılar olmak üzere, Türkiye’de hemen hemen herkes kabul edecektir. 


Sorun şu. Nişanyan, Cumhuriyet ile Yeni Şafak’ı birbirine eşitlerken (Cumhuriyet ile kastım kesinlikle Cumhuriyet gazetesi değil), birbirine düşman bu iki zihnin formal yapısından bahsediyor belli ki. Eğer eleştiri bu ise, kabul edilebilir duruyor. Ne var ki, sanıyorum formu içeriğe indirgeyen Nişanyan, eğer mevzu hakikat ise, hakikate tarafsız bir şekilde bakamıyor, zira atladığı şu: Şu an kendine İslamcı diyenler, kendilerini tanımlayacak güçten yoksunlar. İslam, tüm Ortadoğu’da tamamiyle Batı’ya karşı bir tepki paradigmasına dönüştü. Yani aslında İslam diye bir din yok. Yüzyıllar süren Orient – Occident kavgasında, al-Azm Sadiq Jalal’in “Orientalism in Reverse” kavramıyla mükemmel bir şekilde açıkladığı gibi, Orientallerin zihni, (ben ontolojisi demeyi tercih ediyorum) tamamiyle modern Batı’nın ucuz bir nüshası haline geldi. Yani, eğer formal yapı olarak Cumhuriyet ile Yeni Şafak aynı ise, bunun nedenini, Cumhuriyet rejiminde değil, çok daha büyük bir resmin (Cosmos’un?) içinde, İslam'ın Allah anlayışında, Foucault’nun Discourse’unda, Napolyon’un Mısır’ı işgalinde, Marx’ın Hindistan’ın sömürgüleştirilmesini devrim için ileri bir adım olarak görmesinde; yani, en nihayetinde, yüzyıllar süren bu karşılıklı “ilişki”de, kaybeden tarafın, mağlubiyetin reddiyle, galibin zihinselliğine yoğrulması ve özünü orada tekrardan keşfetmesinde aramak gerekir. Bu geniş diyalektik içinde, Atatürk ve Cumhuriyet yalnızca bir surettir.

İşte benim Nişanyan’a olan eleştirim de tam olarak bu: Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet ile öylesine meşgul ki, Yanlış Medeniyet’i göremiyor. Yani, Nişanyan etrafındaki ağaçlarla o kadar meşgul ki, içinde yaşadığı ekosistemi atlıyor. Şunu iddia edebilirim: Yanlış Cumhuriyet yok; eğer bir yanlış varsa, (1) İslam medeniyetinin zihnen ve ahlaken cılız bıraktığı Ortadoğu’nun özünde (2) Kültürel çeşitliliğin (relativity) önemine ancak dünyayı mekanikleştirip kolonize ettikten sonra farkına varan Batı’da var (Heidegger’in "seinsvergessenheit" atfen).

Nişanyan bunu göremiyor, görse şu satırların nedenini Cumhuriyet’te değil, yukarıda saydıklarımda, büyük resimde arardı: “1930'ların Çankaya'sından etrafa saçılan ve bugünkünden zerrece eksik olmayan biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürüne bir şeyler borçluysan bilemem, ama kastettiğin şey sorgulayıcılıksa, cılız da olsa bir hakikat aşkıysa, bin yıllık hurafelere kulak asmama cesaretiyse, o dediklerin buraya Cumhuriyet'le gelmedi.”

Benim bu satırlardan anladığım, “biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürünün” Cumhuriyet ile Ortadoğu’ya geldiği, zamanla da hiç değişmeden bugünlere ulaştığı. Burada sorulması gereken şu: Tüm bu azgelişmişlik, ahlaksızlık “kültürü” Cumhuriyet’in mi eseridir, yoksa Cumhuriyet bu kültür üzerine kurulmuş, kurulmak zorunda kalmış, başka çaresi bulunmayan “yapay” bir oluşum mudur? Yüzlerce yıl padişahlıkla yönetilmiş, kefşetmek nedir bilememiş, ancak fethemiş, adalet, hak-hukuk olmayan, Hegel’in son derece haklı bir şekilde gözlemlediği gibi, özgürlüğün bilincinin dahi gelişmediği bu coğrafyada, tüm bu sefaletin suçunu Cumhuriyet’te aramak ne kadar doğrudur? Dahası, bu milletin özü olarak pazarlanan bu sefil ahlak sistemini değiştirememenin suçunu Atatürk’te aramak ne kadar doğrudur? Atatürk, Allah mıdır? Nişanyan, Cumhuriyet rejiminden ne beklemektedir, içten içe, Batılı olmayan herkesi kırıp geçirmesini mi? O halde, aynı Nişanyan’ın, kılık-kıyafet inkılabını takip eden dar ağaçlarını desteklemesi gerekmez mi? Yoksa kılık-kıyafet “şov” amaçlı olduğundan (“Vitrin yap, ama özünü kaybetme”) bunu “yetersiz” mi bulmaktadır? Peki buradan hareketle, Nişanyan’ın yetersiz bulduğu bir zulmü, ahlaken kötülüyor olmasını bel altı oynamak olarak nitelendirebilir miyiz?


Varsayalım, Atatürk Diyarbakır mollasının emir eri olsaydı, olayı yalnızca vitrinde tutmak isteseydi, aynı Atatürk’ün İslam ve Araplarla olan saplantısı nasıl açıklanabilirdi? Eğer özüne dokunmayacaksan, ben en başta İslam’a dokunma derdim; ne var ki Atatürk’ün İslam’la ilişkisi malum. O halde, Atatürk’e olayı şov olarak tutmak istedi, eleştirisi ne kadar adildir?

Cevap vereyim, bugün Türkiye İslam ülkeleri arasında en “gelişmiş” olansa (ironik), adil değildir. Ne var ki, Nişanyan’ın en büyük isyanı da işte burada başlıyor: “Ve HAYIR, bin kere hayır,” diyor, "bir doğulu olarak benim şu an sahip olduğum ahlak ve etiği mümkün kıldığı için kendisine minnettar" değilsin, olmamalısın.” Sanıyorum, Nişanyan’ın asıl savuşturması, geçersiz kılması gereken argüman bu: Tüm modern/Batılı Türklerin içindeki, “Atatürk olmasaydı, alelade bir Arap ülkesi olmuştuk” varsayımı. Nişanyan belli ki, bu varsayımın, “şükran” duygusunun Türkiye’nin ilerlemesinin önündeki en büyük engel olduğuna inanıyor. Bu konuda, yıllar süren Kemalist rejime ve sonuçlarına bakarak pragmatik davranırsak, Nişanyan haklı diyebiliriz. Ne var ki, eğer hakikatin peşindeysek, o halde pragmatizmden fazlası gerekiyor. Nişanyan’ın ya (1) birtakım neo-Osmanlıcılar gibi Atatürk olmasaydı kendi modernizmimizi yaratarak çok daha otantik bir ülke olacağımızı; ya da (2) Atatürk’ün Türkiye’nin İslam ülkelerinde içindeki nevi şahsına münhasır durumunda hiçbir faydası dokunmadığını kanıtlaması gerekiyor. Birinci durum, tamamen masal ("fiction"), ancak hakikati kabullenemeyecek kadar aşağılık kompleksine saplanmış olanların ezilmiş ruhunu doyuran bir hayal olabilir. Bilimsel, tarihsel bir açıklaması yoktur, olamaz da. İsteyen istediğini öne sürebilir, çok konuşup hiç konuşmamış oluruz. O halde Nişanyan’ın ikinci durum ile biz kendini Atatürk’e öyle ya da böyle minnettar hisseden zavallı ruhların nerede yanlış yaptığını göstermesi gerekiyor.

Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet ile bunu yapmaya çalıştı; ne var ki, ironik bir şekilde, İslamcılar, onun Yanlış Cumhuriyet’inden de yanlış bir şeyin varlığını bize anlattı. Demem o ki, Post-Yetmez-ama-evet döneminde, maalesef ki, Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet’i, Atatürk’ten nefret eden Batı düşmanı İslamcılara argüman sağlamaktan başka kimseye ulaşamamaktır. Nişanyan bu bağlamda, yanlışı Cumhuriyet’te görerek bir kumar oynamış ve ne yazık ki, bir zamanlar özgürleşmeyi İslamcılarda görebilecek kadar saf olan hepimiz gibi kaybetmiştir. Bu bağlamda, Nişanyan’ın “Birikimsiz bir otodidaktın açlığıyla o devirde Türkiye'de çıkan her şeyi okumuş,” diyerek aşağıladığı Atatürk gibi, ileride bizleri de “Birikimsiz bir Batılının özgürlüğe olan açlığı ile Türkiye’de İslamcılara destek vermiş” şeklinde aşağılayacaklarından benim şahsen kuşkum yok. Başka bir deyişle, Nişanyan da kendini bu diyalektikte Atatürk kadar suçlu bulmalıdır; zira bu çıkmazda, hakikat adına doğru bir adım atmak mümkün değildir. Şunu demek istiyorum: Bu coğrafyada hiçbir bireyin üzerine yıkılamayacak kadar büyük bir yanlış var: tarih kimisine Avrupa Birliği’ni, kimisine ise Ortadoğu’yu bıraktı; bu durumun suçunu sende, bende, Atatürk’te aramak saçmalıktır; bu yanlış Cumhuriyet’ten çok daha derindir. Adorno’nun dediği gibi, yanlış hayat doğru yaşanmaz. Tarih bizimki kadar yanlış bir hayat görmediğinden, burada doğru bir şey yap mümkün değildir. Nişanyan eğer bir suçlu arıyorsa, o Atatürk veya cumhuriyet rejimi değil, bizzat Tarih’in kendisidir. Ama Nişanyan, Atatürk’ü yeteri kadar samimi bulmuyorsa, onun bu ülkenin, bu insanların 30 yılda ontolojisini değiştirebilecek kadar kudretli olmasına rağmen, yeteri kadar Batılı olmadığı için bunu yapmadığına inanıyorsa, kendisine katılmıyorum: (1) Atatürk, yaşadığı “şartlar altında olabileceği kadar” Batılı idi; (2) Atatürk, bir milletin ontolojisini (ontoloji derken "varlık mantıktır", diyen Hegel’i kastediyorum) değiştirebilecek kadar kudretli değildi.

Ne var ki, burada da Nişanyan, yine yanlışı yanlış yerde araması nedeniyle, denklemi doğru okuyamıyor. Şöyle. 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında Batılı olmaktan bahsediyoruz. Dünya'da Batılı olmak, her zaman şu an olduğu kadar olumlu bir anlama sahip değildi, hele hele Atatürk’ün yaşadığı dönemde, herkesin birbirini kestiği, soykırıma varacak olan dönemde hiç değildi – gelgelelim, zaten bunu dillendirecek, bu duruma karar verecek bir global bilinç/farkındalık da (eğer kolonileri saymaz isek) yoktu. Şunu söylemek istiyorum: eğer Atatürk, 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında “yeteri kadar Batılı” olsaydı, Enver Paşaların yaptığı gibi Türkiye’yi kan gölüne çevirirdi (Ermeni soykırımının ardındaki Alman işbirliği/hayranlığını kastediyorum). Burası çok ince bir nokta, bilhassa da Türkiyeli bir Ermeni için; öyle ki, mesela bu hassaslık Markar Esayan’ın Yeni Şafak, Etyen Mahçupyan’ın ise AKP tercihinin özünü oluşturuyor. Dahası, Nişanyan’ın tek başına tüm tezimi çürütebileceğini iddia ettiği, “Batılılığın bu ülkedeki ışıldağı olan yabancı okullara Cumhuriyet rejiminin gösterdiği düşmanlığı”nda nedenini de açıklıyor. Şöyle.

Batılı olmak 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında, pozitivist olmak, milliyetçi olmak, dahası faşist olmak anlamına geliyordu. Çağın parlayan değerleri arasında demokrasi, insan hakları, birlikte yaşama kültürü yoktu. Bu durumda o şartlar altında Batılı olmuş bir Atatürk’ün ulus devlet kurmasında şaşılacak bir durum olduğunu sanmıyorum. Zaten bu sıradanlık, Atatürk’ü, olağanüstü değil, çağının gereklerini yerine getirmiş alelade bir lider kılıyor. Bu şartlar altında, uluslaşan/Batılılaşan ve bunu yüzyıllarca “geri bırakılmış” olmanın hıncıyla yapan bir ülkede, Atatürk’ün yabancı okullara “siz yeterince Batılısınız, öylece kalın” demesinin gerçekçi olmadığı ortadadır. Atatürk, bir devrimcidir ama Atatürk’ten (1) İslam medeniyetine, Osmanlı’ya kendi özüne isyan etmesini; (2) bu isyanın ertesinde vardığı Batılılığa da daha Batılı olmak için isyan etmesini beklemek ne kadar gerçekçidir? Yine sormak gerekiyor: Atatürk, Allah mıdır? Başka bir deyişle, Nişanyan, Atatürk’ten ne bekliyor? Belli ki, Nişanyan için Atatürk’ün tarihin çöplüğüne ait, ne bilimde, ne sanatta, ne felsefede - kısacası hayatın hemen hemen hiçbir alanında hiçbir şey üretememiş bir medeniyetten, Batılı bir medeniyet yaratmak için çabalaması, bükemediği bileği öpecek kadar tevazu gösteriyor olması yetmiyor. Nişanyan, Atatürk’ü, yaşadığı dönem itibariyle Batılılardan daha Batılı olmadığı için suçluyor. Nişanyan, Atatürk’ten bir Hannah Arendt olmasını mı bekliyor? Atatürk bir Batılı ise, şunu kabul etmek gerekiyor ki, Atatürk Cumhuriyet’in başlarında, o “Geist” içinde Batılılık neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Hatta şunu iddia edebilirim ki, Nişanyan'ın dediği gibi, Atatürk, Batı’nın orijinaline değil de, cafe kültürüne aşina olduğu için, çok daha vicdanlı bir insandı. Belki de bu “yeterince Batılı olamama” hali nedeniyle, Ermeni soykırımında aktif bir rol almadı. Atatürk, tüm şartlara sahip olmasına rağmen, çözümü her seferinde Dersim’de olduğu gibi, silahla, şiddetle, katliamla değil de içtiği alkolde aradıysa bu Atatürk’ün yeterince (günün şartlarında) Batılı olamamış olmasının nedenidir. Zira bugünkü anlamda Batılı olmak, ikinci dünya savaşı ertesinde oluşan bir zihinselliktir. Ve eğer Atatürk’ü bu post-ikinci-dünya-savaşı zihinselliğine ulaşamadığı için yargılayacaksak, adil olmak adına, kendisinin, bu mahkemede Batı’dan etkilenmiş tüm liderlerden daha Batılı olduğunu ilan edebiliriz. Zira bana Atatürk’ün bir Stalin gibi, Mao gibi, Hitler gibi milyonlarca insanı öldürmemesi için günün şartlarında ihtiyaç duyduğu tek bir neden söyleyin? Söylemezsiniz.

Amacım rejimi aklamak, Atatürk’ü savunmak değil. Eğer mesela hakikatse, bunlar aklıma takılan sorular. Gelgelelim, bir nokta daha var. Nişanyan diyor ki:

“[…] ama kastettiğin şey sorgulayıcılıksa, cılız da olsa bir hakikat aşkıysa, bin yıllık hurafelere kulak asmama cesaretiyse, o dediklerin buraya Cumhuriyet'le gelmedi. Şayet birilerinin eliyle geldiyse, bir avuç cesur ve idealist insanın binbir zorluğa göğüs gererek kurdukları yabancı okullarla geldi. Okul yoksa kim nereden duyacak Sokrates'i, Rousseau'yu, Galile'yi? Modernize edilen yerli okullarda sana öğretilenler, o okullarda tedrisat görmüş insanların suyunun suyudur.”

Burada, Nişanyan’ın argümanı, iyiyle, güzelle, doğruyla ilgili olan ne varsa Cumhuriyet'ten soyutlayıp,  tüm mükâfatı yabancı okullara yüklemek. O halde yine sormak, zemini yoklamak gerekiyor: Eğer Cumhuriyet’in bu süreçte hiçbir payı yoksa, o halde ben de şunu iddia ederim, eğer, yine, Atatürk yerine Cumhuriyet’i kuran Erdoğan ve şürekası olsaydı, o okullar, o Batılı eğitim, o Sokrates, Rousseau ve Galile yine de bir avuç cesur ve idealist insanla bu kültürde yer edinebilir miydi? “Çok okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor” diyen bir zihniyet ile Cumhuriyet zihniyeti arasında bir fark yok, diyen Nişanyan’a göre, olmaması lazım. Gelgelelim, ben bilimi de felsefeyi de yabancı okullarda okumadım, gayet ülkenin en düz lisesinde de vardı Sokrates, Rousseau ve Galile. Şimdi Nişanyan’ın dediği Yeni Şafak sistemi, bunu değiştiriyor, o ayrı bir mesela.

Yani, anlatmaya çalıştığım özetle şu: Cumhuriyet rejimi yanlıştı, çünkü yanlış olmak zorundaydı, başka çaresi yoktu. Çünkü, üzerine kurulduğu iki atar damar, İslam ve Batı, yanlıştı. Cumhuriyet, diye bir şey yok. Kaybetmiş ve Kazanmış iki medeniyet arasında boğulan bir suret var. İslam medeniyetinin yüzlerce yıl cahil bıraktığı bir halkı, peygamber olsan kurtaramazsın; bu coğrafyada engizisyona gerek yok, halk radikal olanın linç ederek icabına bakar zaten. Bu bağlamda doğrudur, “sorgulayıcılık”, “cılız da olsa bir hakikat aşkı” bu coğrafyaya gelmedi. Gelemezdi de, çünkü bunlar geleneğimizde, özümüzde yoktu. Gazali ile geride bırakılmış, Batı’ya devredilmiş şeylerdi. Atatürk geldi, suret üzerinde oynamalar yaptı; ama o öz hiç değişmedi, Atatürk bunun farkında değil miydi, “yeterince” Batılı "olAmadığı" için farkındaydı, bunu unutmak için her gün içiyordu; ve yine bunun için, “Çankaya'sından etrafa saçılan ve bugünkünden zerrece eksik olmayan biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürü” hiç değişmeden bu güne kadar geldi. Bu yanlışı Atatürk’te arayamazsın, şunu sorabilirsin, “Atatürk neden bu yanlışı değiştiremedi?” Bunu sorarsan da, ben de şunu sorarım, “Atatürk, Allah mıdır?” En nihayetinde durum şu, bu “yanlış” tarihin bize mirasıdır, zamanı gelince tarih bu ayıbını düzeltecektir kimsenin kuşkusu olmasın; ama bunun suçunu Atatürk’te aramak haksızlıktır, gerçekçi değildir, temelsiz düşmanlıktır, ve çelişkili bir şekilde Atatürk’e aşırı değer vermektir. Dünyada kimse, peygamber bile, koskoca bir milleti 30 yılda Doğu’dan Batı’ya geçiremez. Buna ne Marksist teori olur verir, ne varoluşçular, ne de herhangi bir sosyolojik/materyalist teori. Başka bir yol daha vardı o da Mao olmaktı diyebilirsin. Ama benim ne vicdanım ne de aklım elveriyor, Atatürk’ün tüm şartlara sahip olmasına rağmen milyonları öldürüp bu ülkeyi Batılılaştıramadığı (kendi deyimi ile Türkleştirmediği) için suçlamaya. Ha, başka bir olasılık daha var: belki de Atatürk buna vicdanlı olduğu için değil, mümkün olmadığı için kalkışmadı. En nihayetinde elindeki malzeme buydu ve öldürerek değiştirilemeyecek kadar kalabalıktı. Eğer kötü niyetliysen, buna inanabilirsin. Ben inanmıyorum. Ama en nihayetinde hakikat ortada Atatürk vicdanından veya başka bir nedenden dolayı bir Stalin, bir Mao, bir Hitler olmayı seçmedi. Seçemez miydi? Çok rahat seçerdi. Ama seçmedi.

Son olarak o fotoğraftan bahsederek bitirmek istiyorum, zira o fotoğraf, Nişanyan’ın gayet açık bir şekilde gördüğü gibi bizim trajedimizi yansıtıyor. Nişanyan diyor ki:





“O fotoğrafta ben "benzerlerine ancak Paris'te rastlayabileceğiniz şıklıkta kadınlar" görmüyorum. ‘Vitrin yap, ama özünü kaybetme’ diyen Diyarbakır mollası Ziya Gökalp'in ruhunu görüyorum. Yeşilçam filmlerinde pavyona düşen fakir kızlar gibi giydirilmiş dört tane manken görüyorum. Önemsiz bir detay değil bu, her şey o fotoğrafta gizli. (1932-35 olmalı. O yılların Paris modası öyle miydi?)”

Benim “benzerlerine ancak Paris'te rastlayabileceğiniz şıklıkta kadınlar" gördüğüm yerde, Nişanyan, taklitler görüyor. Neden? Çünkü algımız farklı. Ama en nihayetinde, evet, Nişanyan haklı: “Yeşilçam filmlerinde pavyona düşen fakir kızlar gibi giydirilmiş dört tane manken.” Daha fazlası değil. Ben algımı, o günün gerçeklerine göre biçtiğim için, bu fotoğrafa bakarken ki ölçütlerim, ben farkına dahi varmadan, şekillenmiş: Ben bu fotoğrafta, Ortadoğu’dan, İslam’dan koparılmış (koparılmaktan başka çaresi kalmamış) bir ülkenin, yüzyıllardır savaştığı düşmanına benzeme çabasının dramını görüyorum. Şöyle söyleyeyim: bu kültürden elbette bir Paris kadını yaratmazsın. Bu Cumhuriyet’in yanlışı değildir; bu yine, gene, yeniden, bize tarihin, geleneğimizin armağanıdır. Maalesef ki, o şartlar altında “Batılılaştırılan” bir kadın, el mahkum, “pavyona düşen fakir kızlar” gibi olacaktır. Nişanyan’ın bu yorumu, sanıyorum hayatımda duyduğum en Orientalist yorum. Bunu Orientalism’i hakaret olarak kullanarak söylemiyorum. Maalesef ki bir acımasız gerçeğe işaret bakımında söylüyorum. Kısaca açıklamam gerekirse: Nişanyan, bir Ortadoğu kadınını ne kadar giydirip, süslesen de beğenmeyecektir; zira bu kültürün özünde “güzellik, estetik” yoktur ve ben şahsen güzelliğin kültürel bir olgu olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda, geleneğinde kadın ile güzelliği bağdaştıramamış bir toplum, Platonik bir anlamda güzellikten yoksundur. Bu nedenledir ki, o şartlar altında hangi kadını giydirirsen giydir, “pavyona düşen fakir kızlar” gibi olacaktır, eyreti duracaktır, olmayacaktır.

Hasılı, tüm bu yazılanların özeti şudur: Nişanyan, yanlışı yanlış yerde arıyor. O nedenle tüm bu yanlışların özünü bulduğunu sandığı yer, yalnızca bir başka yanlışı, İslamcıları, beslemeye yarıyor.

Senkron bozukluğu


Bloch'un "non-simultaneity" diye bir kavramı var. Kısaca, farklı zamanları aynı anda yaşamak, durumunu sosyolojik olarak açıklayan bir kavram. Sanıyorum ki, dünyadaki en büyük sorun bu. Şöyle açıklayım. Şimdi bu "Avustralya'da kıyafetlerinden dolayı Müslümanlara kötü davranan birine halkın tepkisi!" adlı vidyoyu izledim. Sonra bu vidyodan, "İran'da etekle gezen Batılı bir kadına kötü davranan bir Müslümana halkın tepkisi" şeklinde kafamda orijine göre tersi alınmış bir senaryo  kurdum. Daha doğrusu kuramadım bile, zira şartlar el vermedi: sokağa çıkmadan kadını yakaladılar, linç ettiler, tecavüz ettiler, taciz ettiler, nezarete attılar vs. Herkes aslında ne bok olduğumuzu iyi biliyor girmeyelim bu sulara yine. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Dünyanın bir yarısı insana öz biçen mantığa meydan okuyup, evrensellerin ilerisinde tikel, kişisel, "singular" bir yaşam, bir dünya için çabalarken, dünyanın öteki yarası, insana öz biçmek, tikel ve kişisel olan ne varsa dünyadan silmek için çabalıyor. Bir taraf birey diyor, öteki taraf cemaat. Bir taraf beni anla diyor, öteki taraf tanımıma bak. Basitçe: Bir Batılı olarak ben de isterim şunları söyleyebilmeyi: "Müslüman diye genel bir kavram yoktur, her Müslüman, kendine Müslümandır. Ne giymiş, ne giymemiş umurumda değildir. Ben Müslüman mı değil önce insan mı ona bakarım. vs. vs. " Ne var ki, Ortadoğulu tarafım çok iyi biliyor: Müslümanların mantığı böyle işlemiyor. Müslümana Batı'dan yaklaşmak demek, intihar etmek demektir, saflık demektir, naiflik demektir. Yetmez ama Evet denilen olay buydu, sonucunu hepimiz yaşadık, yaşıyoruz. İşte bu nedenledir ki, Bir Ortadoğulu, dünyaya ancak Ortadoğu cehenneminden çıkış yolu bulabilince hümanist, ilerici - veya hepsi bir yana insan gibi bakabilir. Benim Avrupa'da Müslüman ile hiçbir sorunum yok. Banane. Avrupa'da yaşayan bir Türk olarak, bu millete öz biçen mantığın en büyük kurbanların biriyim zaten. Ama bir de öte tarafta, Ortadoğu gerçeği var. Biliyorum ki, Müslümanlar politik olarak, özleştirici bir tahakküm sistemi altında yaşıyor. Parası olan ekseriyetle Batı'da ikamet eden Ortadoğu-sevici Postmodern Müslümanlar yok mu, elbette var. Ama onların göremediği zaten postmodern olarak Batılılaştıkları. Aşağılık kompleksleri meta-bakıştan yoksun kılıyor onları ki zaten Said'in "Beni herkes anladı ama bir Araplar anlamadı" serzenişinin altında da bu yatıyor. Durum bu: Bir yan pre-modern, öteki yan post-modern. Bu ikilemde Batılı bir Ortadoğulu, kendini pre-modern bir postmodern arasında mantıksız bir yerde bulur: bu boşlukta iki şey olabilirsin ya neocon ya da naif. İşte bu nedenle, bu "non-simultaneity" lanetinden kurtulmanın tek yolu sınırları açmaktır, isteyen pre-modern, isteyen post-modern yaşasın. Yoksa benim gibi işte böyle hayallerde yaşarsınız. Üzücü bir durum.

Arabesk yavşaklıkları


Said"27 yıllık Ortadoğuluyum, Doğu, Batı ayırt etmeksizin, her yerde, her şart altında, türlü türlü azgelişmişliklere tanık oldum; olmaz denilenleri gördüm; imkansız denilenleri duydum, ibret ala ala müdavim sanarak neredeyse bedava verir oldular. En nihayetinde vardığım karar şu oldu: UZAK DURACAKSIN; acıdan beslenen, acı çeken ve çektiren ve bundan durmadan şikayet etmesine rağmen manyakça bir keyif alan insanlardan uzak duracaksın. Ayıp olmazsa selam bile vermeyeceksin. Arkanı döneceksin, çaktırmadan kaçacaksın. Zira girdaptır bu insanlar. Nereden biliyorsun dersen, en başta tabii ki kendimden. Bir boka yaramaz bu adamlar, kendini bitirdiği gibi seni de bitirir; kara delik gibidir: çektikçe çeker; doymak nedir bilmez. Nekrofilidir bu herifler, ölsen kurtulamazsın ellerinden. Ortadoğu'da - maalesef ki - genel insan profili budur - ha bu bize özgü mü, orjinallik nedir bilmez bu coğrafyada bu da tabii ki üç yüzyıl önce Avrupa'da yaşanmış bir durum. Çok vardı bu ölü-sevicilerden Avrupa'da, ama noldu; önce Schopenhauer, sonrasında ise Nietzsche ne bok olduklarını ortaya koyunca (will-to-nothingness) çil yavrusu (kullanıyorum ama çil yavrusu ne demek bir fikrim yok) gibi dağıldılar. Jesus'mış, kiliseymiş, tanrıymış... Tutunacak dalları kalmadı. 2014 Türkiye'den çok var; dal dolu buralar; sen tutunmasan da kalabalıktan dibe erişemezsin zaten. Fazıl Say bu din temelli tavıra çok güzel bir isim koymuştu: "arabesk yavşaklığı." Bu insanlardan uzak durmak en hayırlısıdır. Aksi takdirde, tükenmeyen bir yörüngede tükene tükene bitemezsin. Orhan Pamuk da bir röportajında bu duruma dikkat çekmiş idi. Farkına varmadan kaçamazsın çünkü bu delilikten. Ama en kötüsü bazen farkına varsan da kaçamazsın, işte o zaman farkındalık intiharın olur. Cahil olaydım, AKP'li olaydım, diye kendini oyalarsın. O nedenle en güzeli arabesk yavşaklarından uzak durmak. Şikayet eden değil, üreten insanlarla birlikte var olmaya çalışmak. Ben şahsen deniyorum; ha sıkıntı şurada, üreten insan bulmak kolay değil. Sosyal ortam çok mühim. Kendini değiştirmek istiyorsan önce sosyal ortamını değiştireceksin. Sosyal ortam konusunda da sıkıntılar var. Bu yavşaklıktan kaçayım diyorsun, nereye kaçacaksın? Tek bir yer var: karı-kız muhabbeti. Bu sefer de "ulan karı kızdan başka konuşacak konu kalmadı" diyerekten gene geldiğin yere dönüyorsun. Karı-kız mevzuları güzel tabii ama ayarında kalınca. Bir de boşluğa kaçmak mümkün, orası da yalnızlık. Benim naçizane fikrim, azıcık karı-kız çokça yalnızlık arabesk yavşaklığının ilacı. Yoksa ben de isterdim Mayıs '68'de öğrenci olsaydım, hem karı-kız hem felsefe hem politika hem psychoanalysis hem edebiyat hem devrim.. hepsini birlikte yaşayayım ama olmadı. Benim de durumum bu. Yok yani, ne yapabilirim. Evet. Kısacası, bu acı çekmekten zevk alan ruh hastalarından uzak duracaksın. Bu adamların, ne sana, ne bana, ne dünyaya, ne de kendine bir hayrı vardır; bunu da çok iyi bilirler ve bundan keyif alırlar.

Batı'nın "Gerçek İslam"ı


Said'in Orientalism kitabı sahiden de ufuk açıcı bir eser. Ben olsam düşünmeden müfredata koyardım ki herkes görsün nasıl bir hayal gücünün ürünü içerisinde yaşıyoruz. Söyleyecek çok şey var ama beni en çok etkileyen şu oldu. Hani bir grup peydah oldu "Gerçek İslam bu değil" diyen. Said'in kitabının - bana göre - en büyük yararı, "Gerçek İslam" denilen olgunun, müslümanların düşünerek, okuyarak vardığı bir sonuç değil (böyle bir sonuca vardıkları görülmemiştir zaten), bilakis, Avrupa'nın kendi nostaljik iyi niyetleriyle yarattığı, "modern Ortadoğu'yu" görünce onlarda da derin bir hayal kırıklığı yaratan, bir hayal olduğu. Yani, "Gerçek İslam"ı müslümana öğreten Avrupa'dır. Said, Dante'den şahane bir örnek veriyor. Dante'nin cehenneminde Muhammed ile İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina vs. farklı derinliklerde karşımıza çıkıyor (Yanılmıyorsam Muhammed en derindeydi). İbn-i Rüşd/Sina vs. ise, Plato, Aristotle gibi figürlerle cehennemde formalite icabı kalmakta zira Dante bu figürlerin İsa'dan önce geldiğine dikkat çekiyor, ne var ki, çok garip bir şekilde, İbn-i Rüşd/Sina vs. bırak İsa'yı, Muhammed'ten dahi sonra yaşamış olmasına rağmen, yine de Dante bu insanları Plato ve Aristotle aynı şekilde yargılıyor. İşte bu, "Gerçek İslam" olgusu nedir, nasıl başlamıştır çok güzel bir şekilde anlatıyor kanımca. Hatta ve hatta, yine Said'in paylaştığı gibi, Napoleon Mısır'ı işgal ettiğinde amacı, yüzyıllarca medeniyetin beşiği olmuş Mısır'a "Gerçek İslam"ı geri getirmek. Yani Napoleon diyor ki "Gerçek Mısır bu değil." Adam bu amaçla, dünyanın gördüğü en büyük ansiklopedilerden birini yazdıyor, "la enciclopedia egypte" idi sanırsam adı. Öyle işte. Buradan çıkan sonuç şu ki, ne dediğini bilmemeyi erdem sanan müslüman "Gerçek İslam" bu değil diyerek Batı'ya meydan okuduğunu sanırken dahi Batı'nın ağzıyla konuşuyor. Yazık. Ne diyeyim başka.

Açıkça haykırabilmek: "Biz Müslüman değiliz."


Türkiye'nin İslamcıların kuyruğunda girdiği sonu IŞİD'e varan bu yoldan tek bir çıkış var. Öyle kolay değil tabii. Batı özgürleşince biz de özgürleşmiş sayılmıyoruz. Onlar nasıl bedelini ödediyse, biz de ödemeliyiz. Nasıl mı? Şöyle: çıkıp açıkça utanmadan, kimseden korkmadan, inadına, pervasızca haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz." Bunda yanlış olan hiçbir şey yok. Yanlış nerede biliyor musunuz? Yanlış, IŞİD'in, Ortadoğu'nun olduğu bir dünyada utanmadan ben Müslümanım diyebilmekte. Yanlış, bu vahşiliğe, bu barbarlığa, bu zalimliğe, bu sefalete utanmadan, vicdansızca ortak olabilmekte. Kolay değil, biliyorum. İslam öyle bir tahakküm sistemi ki, İslam ile uzaktan yakında alakası olmayanlar dahi Müslüman değilim demeye korkuyor. Ne var ki bu zorluk kültürel değil, tamamen psikolojik.

Şunu demek istiyorum. Bir gün sorun kendinize, yaşamak istediğiniz, halihazırda yaşadığınız hayata, birlikte vakit geçirmek istediğiniz/geçirdiğiniz insanlara, okumak istediğiniz/okuduğunuz kitaplara, dinlediğiniz müziklere, uğraştığınız bilime, izlediğiniz filmlere, sevdiğiniz kadınlara/erkeklere bakın, düşünün ve sorun kendinize sizi tanımlayan, sizin istediğiniz hayatın içinde ne kadar İslam var, ne kadar Müslümanlık var. Korkmadan, utanmadan düşünün bunun üzerine. Sanki Müslüman olmamak bir ayıpmışcasına sinmiş, sindirilmiş bir ürkeklikle değil; kendinizi, kişisel kimliklerinizden soyutlayarak dünyaya dışarıdan bakıp, Ortadoğu'nun İslam aleminin halini görerek hakikatten aldığınız cesaretle cevap verin, siz ne kadar Müslümansınız? Ben kendi adıma söyleyeyim, ben Müslüman değilim. Bunu onlar gibi gurur meselesi de yapmıyorum; yalnızca beni tanımlayan değerler sisteminde İslam'a dair hiçbir şey yok, tek yaptığım bunu açıkça, son derece sade bir şekilde paylaşmak.

Ne var ki işte bu, "onlar" için en büyük tehlike. Kendini demokrat, özgürlükçü sanan, utanmadan hak-hukuktan bahseden, kendi inandığına kendi dahi inanmayan İslamcıları kastediyorum. Korkuyorlar; birilerinin çıkıp da "biz Müslüman değiliz" deme cüretine sahip olmasından korkuyorlar. Zira bu ülkede birileri bunu yaparsa, birileri buna cesaret ederse tüm yalanlarının ortaya çıkacağını biliyorlar. Kimsenin inanmadığı, çökmüş bir ahlak sistemine, birilerinin çıkıp da sesli bir şekilde itiraz edebilme olasılığı uykularını kaçırıyor. Öyle büyük bir yalan içinde yaşıyorlar ki, yasaklarla, tehditlerle, korkutarak, sindirerek insanların bırak bunu söyleyebilmesini, bunun olasılığını dahi akıllarına getirmesini engellemeye çalışıyorlar. Tek yapabildikleri bu: yaşadıkları çağdan habersiz, eğer herkes bir yalana inanırsa, ortada yalan kalmaz, sanıyorlar. İslamcıların peşinde egosunu ve cebini dolduran, yerine göre Müslüman olan o sefil kalem silahşörleri de bunu çok iyi biliyor. Kendilerinden iğrendikleri, kendilerine yabancılaştıkları kadar "biz Müslüman değiliz" deme ihtimalimizden korkuyorlar. İslamcılarla yaptıkları yalan paktı çökecek, başta kendileri olmak üzere, bu ülkede yaşayan herkesin ne denli kötü, sahte, zavallı yaratıklar olduğu ortaya çıkacak diye korkuyorlar. En nihayetinde, bu öyle bir korku ki, tıpki bir zamanlar Ermenilere yapılanlar gibi, hepimizi sürseler, öldüreseler; bu ülkede herkesi 'sözde' müslüman yapsalar da, korkmaya devam edecekler. Çünkü savaşları bizimle değil, hakikat ile.

İşte o hakikate gülümseyen tek bir cümle: "biz Müslüman değiliz."

Halihazırda bu ülkede bir büyük kitle, madde ve manevi olanaklara sahip olduğundan zaten Müslümanlık ile alakası olmayan bir hayat sürdürüyor. Bunu herkes biliyor. Kalanlar da fakirlikten ve şartların eksikliğinden sırf Müslüman olmak zorunda olduğu için Müslüman. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yeterince parası olan için Müslümanlık sadece bir makyajtır, halkın arasına inerken sürülen. Ne var ki bu çift taraflı ikiyüzlülüğün bedelini hepimiz ödüyoruz. Artık bir dur demeli, haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz."  Nevi şahsına münhasır tarihimiz nedeniyle Müslümanlık nedir bilmeden büyüyen Türkiye insanına, bu ülke daha fazla karartılmadan ufak da olsa bir ışık sunabilmeliyiz. Bunu da kim olduğundan habersiz Türkiyeli Müslümanları içlerindeki IŞİD ile yüzleştirerek yapmalıyız: Zira, her Müslümanın içinde yeterince öfkelenmemiş bir IŞİD militanı vardır. Sonrasını bilemem, belki bu kötülüğe boyun eğerler, belki isyan ederler. Belki kafası kesilen, idam edilen, hapislerde çürütülen, yakılan, linç edilenler biz oluruz. Yaşanmamış şeyler değil, hiçbiri. Ne var ki ilerlediğimiz yolda bunlar nasıl olsa olacak. Sanıyor musunuz ki Türkiye, kolayca bir Ortadoğu ülkesi olsun. Ama eğer bunu haykırmaya cesaret edebilirsek, en azından hiçbir şey yapmadan teslim olmamış oluruz. Belki bir umut olur. Hiçbiri olmazsa, bu sefil İslamcıların ve kuyruğunda sürüklediği kalem silahşörlerinin yalanları birbir ortaya çıkar.

Bu halk kim olduğuna karar vermeli: kadınlara zulmeden, sapık, sefil, vahşi, barbar Müslümanlar mı; yoksa, medeni, insan gibi yaşamak isteyen kim ne içmiş, ne giymiş, neye inanmış umursamayan yalnızca kendi inandığı gibi yaşamak isteyen iyi insanlar mı... İlkini reddetmenin ayıp olmadığını artık bu insanlara anlatabilmeliyiz. Türkiye bunu anlatamaz ise dünyada kimse anlatamaz. Birtakım sapıkların, aşağılık kompleksiyle yanan cahillerin peşinde haysiyetsiz bir hayat sürmek kader olamaz. Bu delilik bitmeli, bitecek de. İslam yeryüzünden silinecek, er yada geç bu olacak. Bunu keyif veren bir ideoloji ile söylemiyorum. Felsefe okuyan bir biliminsanı olarak söylüyorum. Benim istediğim nesillerce insan daha harcanıp, bu sefalete, bu kötülüğe kültürüm demesin. Biz de insanız yahu. Sırf bu coğrafyada doğduk diye sapıkların kültür dediği bu kötülüğe boyun eğmek zorunda mıyız? Ben açıkça diyorum, ben Müslüman değilim. Ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduğunu kanıtlamak için kafamı mı kesecekler, linç mi edecekler, etsinler. Ben Müslüman değilim. Dünyada kimse de Müslüman olmak zorunda değil. Olmayı seçen de gelip benim hayatıma karışmadıkça umurumda değil, isterse soğana tapsın.

2014 yılında el kadar çocukların başını örtüp örtmemesinin tartışıldığı ülkem için benim görebildiğim tek umut bu. Türkiye'de yaşayan zaten Müslüman olmayan ama aidiyetliktir, aşağılık kompleksleridir bir takım nedenlerle kim olduğunun adını koyamayan kitle bu yalana bir dur demeli artık, olmadığı gibi davranmayı kesmeli ve açıkça korkmadan, ülkesinin, çocuklarının, ana dilinin geleceği için sorumluluk alarak söyleyebilmeli: "biz Müslüman değiliz." Bu solcuymuş, sosyalistmiş, liberalmiş, liberteryenmi...ş bu gibi Müslümanlığın dışında gelişmiş, yıllarca bu coğrafyada evcilik oyunu gibi oynanan kimliklerinin hepsinin çok daha ötesinde, çok daha temel bir haykırış.

Ne yapacaklarsa yapsınlar. Çırpınsınlar. Onlar da çok iyi biliyor. Yaşayan İslam son evrelerini yaşıyor. Yok olup gidecek. Ben istiyorum, biz de onunla birlikte yok olmayalım. Sokakta birbirinin kafasını kesen, evde karısını döven insanlar olmayalım. Her Allah'ın günü 60 yaşına gelmiş eşek kadar adamların 18 yaşında ergenler gibi kadın teni ve bira ile imtihanını izlemek zorunda kalmayalım. Tarih bizi böyle anmasın.


Çıkıp açıkça kimseden utanmadan korkmadan kim olmadığımızı haykırabilelim artık: "Biz Müslüman değiliz."

(İstirham ediyorum, şunun altına gerçek İslam bu değil, bunlar gerçek Müslüman değil serzenişlerinizi paylaşmayın. Kimsenin aşağılık kompleksleriyle, kendine bir şeyler kanıtlama çabasıyla uğraşacak enerjim yok.)