Paradigma değişimi 3: Hayat aşkı


Bir şey anlatayım. Geçen ya da bir önceki haftaydı sanırım, sıcak, zaman algımı genleştirdiği için emin olamıyorum. Yakın bir arkadaşla, sabaha doğru, "olaylı" bir barbekü partisinden çıkmış Leuven'in sarı sarı parlayan sokaklarını arşınlayarak eve doğru ilerliyorduk. Sokaklar hemen hemen boştu. Havada aloe vera aromalı bir rüzgar vardı, bir de ufak ufak sinekler. Gökyüzü, henüz aydınlanıyordu; ama kafanı dik açıyla yukarı kaldırıp, kendisine dikkatle bakarsan, sanki bu sefer aydınlanmayabilirmiş gibi kapris seziyordun. Bizi karanlıkta bırakmak için değil de, bir imkan olarak gökyüzü de şımarlıklık etmek istiyor gibiydi. Öyle yürüyorduk. Olaylı bir akşamdı. Arkadaş, tam karşımızdaki sokaktan hızla geçen bir bisikletin üzerinde parlayan genç bir kıza bakarak, "ich liebe das leben," dedi. Öyle sevmiş ki adam hayatı, çevirmeye tenezzül etmeden, doğrudan anadilinde söyledi.

Felsefeye başladığımdan beri öğrendiğim en temel şey, paradigmamı yerle bir eden o doğal afet nedir derseniz, bir cümlede şöyle özetleyebilirim: Hayatı sevmek, hayatı sevmemekten çok ama çok daha zor. Hayatın insanı şaşkına çeviren, boğan, hırpalayan zenginliğiyle yaşayabilmek, hayattan soyutlanarak, hayattan nefret ederek yaşamaktan fersahlarca zor. Hayat, akıl almaz, insanı delirtecek derece zengin, harikulade bir "şey." Hayat, öyle şatafatlı, öyle debdebeli ki, insanı karşısında çaresiz, güçsüz ve yalnız bırakıyor. İnsanı, korkutuyor. Elin ayağına dolaşıyor. Nevrin dönüyor. Baş edemiyorsun. Baş edemediğin için de sığınaklar arıyorsun: din, millet, eş, sevgili... Hayat bunların hepsinin ötesinde.. Hayat sonsuz bir imkanlar denizi; ve insanı yerle bir eden gerçek de, sen bu engin denizde bir "hiç" değilsin. Bilakis, sen "hep"sin: "senin için" değil belki ama sen varsın diye var tüm bu imkanlar.. Zira, Heidegger'in dediği gibi, sen zaten kendin bir imkansın - koskoca bir imkan - imkan üzerine imkan, imkanların önüne savrulmuş bir imkansın, bir gezginsin, göçebesin.. Sen bir hiçsin, hiç olduğun için de her şeysin.. Hayat senin "ile" var, sen yoksan hayat da yok. Sen "orada" hayatın zenginliğini "ortaya" çıkaran, o "orta"sın.. Şu sıralar farkına varıyorum ki, ben yıllarca, hayatın zenginliği ile yaşamadığı için, hayattan nefret etmişim. Hayat benden çok daha güçlü olduğu için, sanki hayat çok adaletsizmiş, çok gaddarmış, çok anlamsızmış gibi, onunla aslında hiç alakası olmayan nedenlerle, kendime sığınaklar yaratmışım... Hayatın baş döndüren zenginliği ile yaşamayacak kadar güçsüz olduğumdan, hayatsız yaşamayı erdem bellemişim, bir de üstüne hayatsız ütopyalar yaratarak, fantazi alemimde kendimi hayattan üstün sanmışım, hayattan böyle intikam almışım (ki bu Türkiye solcusunun hatta genel olarak Ortadogu insaninin tanımıdır).


Hayat akıllara durgunluk verecek derece güzel bir "şey." Ne var ki, Köle ahlakının dibinden gelen bir milletin mensubu olduğumdan, hayatım boyunca etrafımda hep, hayat karşısında tutunamayacak kadar güçsüz olan ve bu güçsüzlüğünün intikamını da yine hayattan almak için kendine kendilerinin de inanmadığı "saf ahlaklar" yaratan, hayat-düşmanı insanlar oldu. Gücünü ezilmiş (daha doğrusu kendini ezmiş) egoların bitmek tükenmek bilmez (çünkü ezilmek keyif verir insana - o da bir imkandır en nihayetinde) karanlığından alan bir girdap içinde yıllarca birbirimizi tükettik - tükettik ama asimptot yaptık hiç sıfıra ulaşamadık.

Şimdi dönüp bakıyorum da, sorun aslında hiçbir zaman sorun edilmedi. Bizimki hayatın karşısında verilen, kaybetmeye mahkum bir savaştı. Bizimki iktidar o, bu değildi; bizim ki, var olmanın dayanılmaz zenginliğinden, o en kutsal kutsalsızlıktan kurtulabilmenin, evsizliğimize ev bulabilmenin bir arayışı idi....

Hayat, yarın her şeyi bırakıp Yeni Zelanda'ya gidebilmenin imkanı kadar zengin. Ama sen yarın her şeyi bırakıp Yeni Zelanda'ya gidebilecek kadar "zengin" misin? İstersen milyarder ol, imkanlarla yaşamak, öncelikle "yürek" ister. Hayatı, olduğu gibi, sevebilecek kadar gönlün geniş mi? Hadi geniş diyelim, peki tüm bu zenginliği, çeşitliliği kaldırabilecek kadar "aklın" geniş mi?

Bencil olmayan tek sevgi biçimidir, hayat aşkı. Bunun farkına vardığımız gün, yeniden başlayacağız.

Paradigma değişimi 2 : Onlar az, bizler çok


Klasik post-kolonyal, kaderin bir kahpeliği neticesinde Avrupa'nın dışına savrulmuş zihin şunu haykırıyor: "Avrupa'da hiçbir şey olmuyor, dümdüz, dalgasız, serüvensiz bir kıta burası; ama dön bir Türkiye'ye bak, Meksika'ya bak, Rusya'ya bak... Orada hayat var lan, hayat. İnsanlar soluk alıyor, mücadele var, dinamik var, kötü var, iyi var..." İlk bakışta sahiden de doğru gözüken bir argüman bu. Avrupa'da insanlar sahiden de dümdüz yaşıyor, konuşunca anlıyorsun ki aslında içleri bomboşmuş vs. vs. Avrupa'da yaşayan her Türk'ün hissedegeldiği; herhalde istisnasız her gün konuştuğu mevzular bunlar. Kendimi tabii ki ayrı tutmuyorum, ben de geceler boyu Avrupalıların aslında ne kadar da "boş" yaşadığından yakındım. Ama geçenlerde bahsettiğim paradigma değişimimden sonra, olması gereken oldu: tüm kabullerimi gözden geçirdim ve gördüm ki aslında, bu da altı tamamen boş bir post-kolonyal, ezilmiş egoların kendine batı dışında soluyabilecek bir yaşam alanı yaratma çabası.. Bir diğer deyişle, hayatta kalma çabası; tam olarak bu nedenle de, bu insanları suçlamak da doğru değil kanımca. Bir arzu ekonomisi bu, içinde herkes oradan oraya savruluyor. 

Argümanı açmak uzun sürer, kısfmet olursa bir gün kitabını yazmak gibbin hayallerim var, ama şimdilik kısaca şunu söylemek ile yetineyim: Eğer biz çok dolu yaşıyorken Avrupalı çok boş yaşıyorsa, bu demektir ki, Avrupalı bizim gibi yaşıyor olsaydı, o da çok dolu yaşıyor olacaktı. Yani onda eksik olup, bizde ise bolluk içinde olan o şey ne ise artık, eğer onu Avrupalıya verirsek, onun da bizim kadar dolu olması gerekiyor. Mantıken durum bu. 

Bu mantık yanlış. Bu yanlışın temeli ise tarih algısında yatıyor. Bizim gibi post-kolonyal egoların tarih ile inanılmaz derecede problemli bir ilişkisi var. Bu problemin kaynağı şu: Batı dışında bir tarihe sahip olamamak.. Misal yaşayan Müslümanın bir tarihi yoktur, yaşayan Japonun bir tarihi yoktur, yaşayan Çin'in bir tarihi yoktur, yaşayan Hintlinin bir tarihi yoktur. Bu insanlar tarihten yoksun insanlar ve insan tarihsel bir varlık, tekniğe girmeyelim ama, varoluş analizi göstermiştir ki, insan tarihle var olur. İnsanı insan yapan bir tarihe sahip olmasıdır. Yani kısaca, tarih (historicity) sandığınızdan çok daha önemli varoluşsal bir kavram ve Batı dışında milletin bir tarihi yok. Bu tartışılır tabii ama ben önkabul olarak alarak argümanı sunacağım, katılmıyorsan, gidip daha yararlı bişiler okuyabilirsin.

Söylemek istediğim şu: Eğer insan tarihsel bir varlıksa, bizi çok dolu kılan o şey Avrupa'nın tarihine ait. Yani kısaca diyorum ki, bizim çok dolu sandığımız şeyler, Avrupa tarihinde yaşanmış ve aşılmış - eğer bu kelimeyi sevmiyorsan, geride bırakılmış - şeyler. Okuyan adam tabii burada tamamen psikolojik nedenlerle itiraz edecektir: "Olur mu yaa öyle şey, biz burada yeni bir şeyin mücadelesini veriyoruz." Öyle ise, biri bana Türkiye'de veya Ortadoğu'da veya Latin Amerika'da veya Çin'de veya Hindistan'da veya Rusya'da verilen mücadeleki "yeni"yi bir zahmet gösteriversin. Nedir bu farklılık, eşi benzeri olmayan, bizi çok "dolu" kılan o indirgenemez bolluk? Biri bana Türkiye'deki mücadeledeki o yeniliği açıklasın lütfen? Nedir Tayyip'in yeniliği, nedir HDP'nin, CHP'nin ve bilimum "çok"luğun karşılığı? Nedir bizim bu eşsizliğimiz?

Eğer buraya kadar anlaşıyorsak, takip eden şu: Biz çok, Avrupalı az değil. Biz onların tarihinde bir sahneyiz yalnızca, onlar ki, o sahneyi kendileri yaşarken bizim şu an kendimize atfettiğimiz "çok"luğun fersahlarca ötesinde çokturlar, biz yalnızca o sahneden geriye kalanlar, o sahneyi yeniden yaratmak için beyhude çabalayan taklitleriz. Acı ama gerçek - Tayyip kadar, IŞİD kadar, Putin kadar gerçek.. 
Cevaplar kadar, sorular da önemli. Hatta belki sorular daha da önemli. Soruyu doğru şekilde sormazsan, yani kendine doğru sorunlar sorun etmezsen, hiçbir şeye çözüm bulamazsın. Bana paradigma değişiminin getirdiği yegane yenilik bu oldu: doğru soruları sor. Çağın sorunu, 100 yıldır süregelen o soru(n)lar değil. Çağın sorunu, Avrupalı'nın çok düz, senin çok dolu yaşıyor olman değil. Eğer bu çok-az diyalektiğinde bir sorun varsa, onu bu tarihi devamlı geriye çekme, tekrarlara mahkum etme çabasında aramalı. İnsan kendine bunu sorun etmeli. 

"Avrupalı çok boş yaşıyor" cümlesi yanlış bir cümle, Avrupalı çok dolu yaşadığı için değil, "az" ve "çok" anlamsız kavramlar olduğu için. Çağın sorununun azgelişmiş milletlerin çok yaşayıp, Avrupalının az yaşıyor olması değil. Bu argümanlar, kolonize edilmiş, ezilmiş egoların dünyayı okuma şekli ve sorun kesinlikle ve kesinlikle okunan bu "ben çoğum sen azsın" saçmalığı değil. Sorun bilakis bu okuma şeklinin ta kendisi. Bu zihniyetten kurtulmadıkça, doğru sorunları kendimize sorun edinemediğimiz gibi, başkalarını da bu kolonize edilmiş diyalektiğe dahil ederek, tarihi bir tekrarlar dizisine mahkum ediyoruz. Sahiden yeni olan nedir göremiyoruz. Kendimize ettiğimiz yetmiyormuş gibi, bir de dünyaya ediyoruz. 
Avrupa'da sorunlar yok değil, ama hep dediğim gibi bu sorunların hiçbiri, bakın hiçbiri, bizim şu an bulunduğumuz kolonize edilmiş alandan bakıp da gördüğümüz sorunlar değil - bu ontolojik kolonize edilmişliğin doğası gereği olamaz da. Gerçek sorunlar nedir bilmem ama benim için asıl sorun, sorun sandıklarımızın sorun olmadığını anlayamamamız. Sonra da "sen azsın ben çoğum" şeklinde düşününce tamamen ilkokul seviyesinde ilerleyen bir diyalektikle ezilmiş egolarımızı teselli etmemiz. 

Demirel'in çok sevdiğim bir sözü vardır, "problemleri problem etmezseniz ortada problem kalmaz." Buna tek bir kelime edersek, şahane bir analiz ortaya çıkacaktır: "doğru problemleri problem etmezseniz ortada problem kalmaz." Bugün Batı ve Doğu'da problem edilenler gerçek problemler olmadığı için, ortada aslında bir problem yok; e durum bu olunca bekle ki çözüm bulasın.

Bir Foucault sınavı sonrası..


Dün Foucault reisin sözlü sınavı vardı. Hoca, pammık gibi bir insan olduğu için sınav esnasında sorular sınav sorularından, günlük hayata kaydı. Mevzu, "governmentality" ve "avowal." Şimdi bunları çevir dersen, bir makale yazmam gerekir ama durum basitçe şu: avowal, sanıyorum Türkçe'si "itiraf", ama "itiraf" diye çevirmek çok yetersiz (evet ben de o çeviri beğenmeyen feylesoflardan oldum :D). Foucault reisin kendi verdiği örnek "Seni seviyorum." Eğer birine seni seviyorum dersen, bunu "itiraf" edersen, bu itirafla birlikte(1) bir hakikati açığa vurmuş olursun; (2) aynı zamanda, açığa vurduğun bu hakikate de kendini bağlamış olursun. Yani şöyle: ben, burada, seni sevdiğimi itiraf ediyorum (seni seven benim, ve bunu açıkça söylüyor olmanın tüm risklerini kabul ederek, sana bunu söylüyorum). Foucault'un dikkat çektiği şey, insanlar avowal ile bir subjectivity (özne) yaratıyor. Yani eğer ben seni sevdiğimi söylersem, o saatten sonra seninle olan ilişkim eskisi gibi olamaz. Yani, itiraf ederek kendime yeni bir özne yaratıyor; varolma kalıbımı değiştiriyorum. Yani itiraf yalnızca basit bir itiraf değil, itirafı aynı zamanda içselleştiriyorum. Benim itirafım. Sınavda da verdiğim bir örnek, Ermeni soykırımını düşünün. Mesela "Özür diliyorum" demek, kendi başına bir "avowal" değil. Neden değil, çünkü özür dileme eyleminin senin varoluşun ile pek bir alakası olmayabilir. Yani sırf özür dilemek için, sırf Amerika'dan, ekonomiden vs. vs. korktuğun için özür diliyor olabilirsin. Bu avowal değil. "Özür diliyorum"un avowal olması için, buna sahiden inanman, yaşananlardan pişmanlık duyman, yani açığa vurduğun hakikate varoluşsal olarak bağlanman gerekir. Özür diliyorsan, o saaten sonra aynı şekilde devam edemezsin.. vs. vs. 

Sınav esnasında hocayla muhabbet ederken, malum hoca ilk olarak nereli olduğumu sordu. Sonra müslüman olup olmadığımı ve Foucault'nun bu Hıristiyanlığı (yani Batı'yı - bu ikisini birbirinden ayıramazsın) dekonstruk etmesinin bana tanıdık gelip gelmediğini sordu. Şimcik bu konular benim sık sık arkadaşlarla tartıştığım konular: ben neyim, biz neyiz - biz nasıl bir subjectivity'yiz. Hocaya şöyle dedim: valla hoca, ben kendimi müslüman olarak görmüyorum; hayatımda hiç gerçek bir müslüman arkadaşım dahi olmadı, Türkiye'de yaşarken de, müslümanlık arka plandı ama kendim hiçbir zaman müslüman bir ahlakla yaşamadım. Sorarsan, müslüman mıyım, Hıristiyan mıyım, hayatı boyunca Batı eğitimi almış, Batı kitapları okumuş, genç yaşta solcu olmuş, Kantçı bir ahlakla yetişmiş bir şehir insanı olarak, evet, Hıristiyanlığa, müslümanlığa olduğundan fersahlarca daha yakınım. O nedenle elbette, Foucault reisin geneology'si bana çok tanıdık geliyor, çok rahat anlayabiliyorum. Ha, müslüman özneye gelirsek, böyle bir öznenin artık var olduğunu düşünmüyorum. Batılılaşan bir dünyada, artık öyle saf bir müslüman özne kalmadı. İslam dünyası diye bir dünya yok. Ama farazi konuşursak, elbette İslami özne, Hıristiyan özneden çok daha farklı olacaktır. Bunları deyince, hoca onayladı. Sonra avowal üzerinden devam ettim. Malum, İslam'da avowal (günah çıkarma) müessesi yok. Hatta geçen günlerde bir makalede denk geldim, İslam etiğinde ayıp bir şey yapıyorsan, söylememen (avow etmemen) tembihleniyor (bu Baykal kasedine nazaran). Yani, halihazırda zaten bi bok yedin, bi de bunu açıkça söyleyip daha da dibe batma.. Şeklinde.. Diğer yandan, İslam'da peder" de yok. Yani Allah ile kul arasında bir üçünkü Öteki yok... Bunlar sahiden büyük farklar, ve dolayısıyla farklı özneler oluşturuyor. Sonra hoca, bu konular hakkında çalışan biri biliyor musun dedi. Bildiğim bir tek müslüman Fransız yazar, düşünür Fethi Benslama var. "Psychoanalysis and the Challenge of Islam" diye şahane bir kitabı yazmış, İslam mitolojisinin öznesel sonuçlarını araştırıyor. 


Hasılı böyle güzel bir sınavdı. I love filozofi.

Bilim Batı'nın mıdır?


Şimdi Emin Çapa'nın "Türk Hamamlarında Suyun Kaldırma Kuvveti Neden Yok?" vidyosunu izledim. Hoş vidyo; ne mal olduğumuzu sansürsüzce suratımıza vurması bakımından başarılı. Neyse sonra twitter'dan Çapa'ya, tebrikler yazdım, bir de birkaç bir yorumda bulundum, kendisi şöyle bir cevap verdi: "Bilim, Batı'nın değildir." Şimdi bu çok büyük iddia ve kanımca kaale alınmalı, zira "modern Türk"ün kafasında sahiden de böyle bir algı var: "Bilim Batı'nın değildir." Kısa ve net bir şekilde, hiçbir tereddüte mahal vermeden söyleyeyim: Bilim, Batı'nındır; ve eğer bilimin evrenselliği konusunda ısrar ediyorsan, dediğin şudur: Batı evrenseldir. Eğer bunu demek istemiyorsan o zaman kendine evrensel başka bir şey bulacaksın, sana Heidegger'i tavsiye ederim. Ama eğer bilimde ısrar ediyorsan, her şey çok ama çok net: Husserl'in dediğin gibi Avrupa bir bilim projesidir. Yani Avrupa ile Bilim, Batı ile Bilim eş anlamlıdır. Kusura bakmayın ama gerçek budur. Bir ömrü köy kahvesinde okey atarak geçir, sonra bir gün şehire gel ve "bu şehri ben yarattım" diye gönen. Pardon ama azıcık emeğe saygı ya.. Ne demek yani, "bilim Batı'nını değildir." Kimin Sultan Süleyman'nın mı? Emevilerin mi? IŞİD'in mi? Kim bu bilimi geliştirdi, bugün bu hale getirdi? Çin mi, Japon mu? Kore mi? Bacon, Araptı de biz mi bilemedik, Newton, Hintliydi de curry'den mi feragat etti, Einstein Çinliydi de makyajla mı insan içine çıkıyordu? Kim bu uyduları uzaya yolladı ya? Kim bu diferansiyali, integrali, quantumu geliştirdi? Kim şu an bunları okuduğun bu ekranı sana verdi? Kim o elinden düşmeyen telefonun sahibi? Sen mi, ben mi? Kimse mi? Emin Çapa çıkmış, "hakikatle yüzleşelim, biz bilim üretemiyoruz" diyor, buna cesareti var; ama bu ülkenin modern insanlarının alametifarikası olarak, asıl hakikatle yüzleşemiyor, hala "Bilim Batı'nın değildir" şeklinde, eminim kendisinin de aslında inanmadığı bir iddiayı savunabiliyor. Bilim, elbette "insan" olan herkese açıktır. Ama bu demek değildir ki, tüm insanlık bilime katkı verdi, bilim tüm insanlığın eseridir vs. vs.. Böyle bir bakış açısı, son derece humanisttir ve Husserl'in de yapmaya çalıştığı bu. Ama teletabiliği bırakıp, bir kendi tarihine bakarsan görürsün ki, seni başta kendi tarihin yalanlıyor? Bilimin temeli Antik Mısır'da atıldı; Çin, şunu buldu bunu buldu, Algebra Arapça'dır vs. vs. .. Benim dediğim Bilim yalnızca Batı'nın icadıdır değil. Zamanında adına bilim dahi koymadıkları bir şeyler oldu, bir yenilikti, bunu tamamen rastlantısal bir nedenle Batı sahiplendi, o aldı, büyüttü, geliştirdi, sahip çıktı... Bir çocuğa sahip olmak için onu doğurmak yetmiyor. Bilimi doğduğu günden bu yana yetiştiren, ona analık da babalık da yapan Batı'dır. Tüm bunlara rağmen çıkıp da bu çocukta hak talep etmek, bu çocuk hepimizin eseridir, demek; dahası Batı'ya dönüp BU ÇOCUK SENİN DEĞİLDİR diye pervasızca haykırabilmek.. Bunlar ne kadar doğrudur, buna da siz karar verin artık.. 

Bakın, benim bunları söyleyerek amaçladığım şu: Bu lanetli coğrafyadaki bir gıdım modern insan olarak, en azından İslamcılar kadar hakikatin farkında olmalıyız. Bakın, "Boku Haram"ın anlamı şudur: "Batı eğitimi yasaktır." Yani, Ortadoğu'da İslamcılar bir şeyin çok iyi farkında: Batı = Bilim. Ama nedense bunun bir biz farkında değiliz. Hala hakikat ile yüzleşmemek için, ne olduğumuzdan, kim olduğumuzdan korktuğumuz için, "Bilim Batı'nın değildir", şeklinde hiçbir felsefi ve tarihi temeli olmayan iddialar peşindeyiz. Hakikat ile yüzleşebilmek lazım. Bilim, Batı'nındır ve bilime değer veren bizler de, evet, Batılıyız. Bu kadar kısa ve net.


(Not: Bu arada post-colonial literatür'de Alan J. Bishop'un klasik bir makalesi vardır, matematiğin Batı'nın en büyük imperyal silahı olduğunu savunan. Bir göz atın derim. Hayat sizin bildiğiniz gibi değil.)

Kara çarşaf ve insan onuru


Kobane'de "kara çarşaf yasaklanmış" diye haber çıktıydı sabah, şimdi yalan diyorlar - bilmiyorum belki de Kürtlerin tabanını korkutmamak için inkar edildi ama her halükarda şahsen beni çok sevindiren bir haberdi. 

Neden mi? 

Çok basit bir nedeni var. Çünkü bugün size kara çarşafın bir özgürlük olduğunu savunanlarla bundan 100 sene önce Amerika'da köleliğin "özgürlük" (kültür, gelenek vs. vs.) olduğunu savunanlar aynı. Hiç öyle relativizm, bunu dillendiren muhafazakar liberal oksi'moron'ların bile inanmadığı bir farklı kültürlere saygı yavşaklığına girmeden, açıkça belirtmek lazım: kara çarşaf özgürlük değildir. Nokta. Kara çarşaf bir kölelik biçimidir. Nokta. Kara çarşaf bir hapishane, bir aşağılama, bir ötekileştirme aracıdır. Nokta. Nokta ve de nokta. Evet,tabii, elbette "özgür" iradeleri ile kara çarşaf giymek isteyen kadınlar var. (1) "Kara çarşaf giyen özgür iradeli kadın" diye bir şey yoktur. O özgür iradeyi birileri dikkate alır, zaman ayırır ve yapısökümüne uğratırsa elinizde kara çarşaflı bir kadın öznesi kalmaz. Yani, o "özgür irade" diye yavşaklanan argümanları hafif bir kazırsanız görürsünüz ki orada ölümüne içselleştirilmiş bir ataerki vardır. Eğer hala tartışmak istiyorsanız, o zaman "ataerki özgürlüktür" şeklinde argümanınızı yeniden kurmanız gerekir ki, böyle bir argümanı "mantıklı" bir şekilde ancak bir Ortadoğulu ile tartışabilirsiniz. (2) Siyah tenli insanların özgürleşmesi esnasında da elbette birtakım Afrikan Amerikalılar aynen şunları söylemişti "ben böyle mutluyum." O zamanlar henüz bu kültürel relativite yavşaklığı olmadığından "ben böyle özgürüm" diyemediler tabii ama, korkaklıkları veyahut "özgür iradeleri" ile köleliliğin devamını arzulayan çok siyah tenli insan olmuştu. Bunlar hep vardır. Gelgelelim ben şahsen hiçbir kara çarşaflı kadını da "bu benim özgürlüğüm" derken duymadım, elbette videoları filan vardır, çıkarıp koymayın, gerek yok. Söylemek istediğim, ekseriyetle sakallı sakallı tipleri, bir de post-liberal, yurtdışında yaşayıp yurt içinde adalet, humanizm, özgürlük yavşaklığı yapan garip gurup post-modern tipleri görüyorsunuz kadınların "kara çarşaf" özgürlüğünü savunan. Bu bile yeter ya aslında olayın kölelikten azı değil, çoğu olduğuna ikna etmeye. 

Son olarak, elbette farklılığa, kültürel çeşitliliğe karşı filan değilim, benim karşı olduğum, farklılık kisvesi altına pazarlanan azgelişmişlikler - senin benim hayatımızı mahvetmiş bu aşağılık kompleksli lise kabadayıları. Yahu Allah'ınızı seversiniz, kara çarşaf'ın nesi farklılık, nesi kültürel zenginliktir ya. Şuna inanan bir "insan" var mı şu dünyada. İnsan dedim bakın, birlikte yaşamak isteyeceğiniz, bir insanoğlu sahiden var mı. Bir de, elbette yasak hoş bir şey değil ama bu çakma kültürel relativizm yavşaklığı nedeniyle bu duruma "köleliğin kültürel bir çeşitlilik olduğu Amerika'da, köleliliğin yasaklanmasını savunmak" şeklinde bakmak kanımca mevcut yaklaşımıma açıklık getirecektir.
Not: Türban, başörtüsü filan ayrı mesela de, kara çarşaf nedir ya.. İçinde birazcık insan onuru olan bir kadın başörtülü veya örtüsüz, kara çarşafa karşı olmalıdır.

Kürt İllüzyonu


HDP'nin seçmeni ile HDP kadrosu arasındaki farkı nasıl açıklamalı? Çok basit aslında; cumhuriyeti kuran kadro ile o günkü halk arasındaki farkı nasıl açıklıyorsan, bu farkı da bu şekilde açıklayabilirsin. E tabi diyeceksin, "yahu o günden bugüne hiçbir şey mi değişmedi?" Vallahi kusura bakmayın ama HDP'nin oy aldığı bölgeler bazında, ben o günden bu güne, bir kopuş veya açıklanamaz bir değişim görmüyorum. İnsan, aynı insan: burası Ortadoğu, maalesef. Olaya bu çerçeve içerisinden bakarsak, HDP'nin "Eski Türkler" ile paylaştığı, Erdoğan ile oluşan "Yeni Türkler"den farkı şu: "Kürt halkının aydınlanma isteği." Şimdi bir önceki cümleyi tekrar okuyalım ve kendisi ne kadar doğru sorgulayalım.


(1) "Eski Türkler" ne kadar aydınlanmak istemişti? Yoksa Atatürk ve kadrosuna olan destek, bir özgürleşme, bağımsızlık savaşı esnasında gösterilen, "aydınlanma arzusu" ile alakası olmayan bir çeşit milliyetçilik/vatanseverlik miydi? Türk halkı sahiden de "özlerinden" kopup "muasır medeniyete" bağlanmak istemiş miydi? 


Her ne kadar doğrudan hayır, deyip reddedilemeyecek bir soru olsa da bu, en nihayetinde, Erdoğan ile gördüğümüz üzere, doğrudan evet diye yanıtlanması da çok güç. Hatta ve hatta, şahsen her ne kadar her insanın aydınlanma arzusu taşıdığına inansam da, son tahlilde bu arzunun, diğerleri yanında ihmal edilebilir kaldığını Ortadoğu, bilhassa da Anadolu tarihi insana gösteriyor. Yani, kısaca, Anadolu hiçbir zaman aydınlanmayı arzulamadı: "ay biz Batılı olalım, modern olalım, çağdaş olalım, millet almış başını gitmiş, biz ne yapıyoruz, bu halimiz ne," diye dert edinip, sorgulamadı. Aydınlanmak, hiçbir zaman Türk insanının sorunu olmadı. 


(2) Gelelim Kürtlere.. Peki Kürtlerin halkı "aydınlanmak" istiyor mu? Benim cevabım kısa ve net: Hayır. Atatürk'ün kurduğu cumhuriyette, Türkler aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı ne kadar arzuladıysa, HDP'nin %13 aldığı bir Türkiye'de, bu partiye oy veren Kürtler de, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı o kadar arzuluyor.


(3) Peki o zaman bu oyu nasıl açıklıyorsun? Kürt halkı, neden arzu duymadığı bir duruşa oy versin? İlk olarak, arzu duymuyorlar demiyorum (bu arzunun doğasına aykırı); arzu duyuluyor ama o arzu hiçbir zaman birincil önemde değil, "kültür, gelenek" her zaman bu coğrafyada "aydınlanma arzusunun" fersahlarca ilerisindedir ve onu domine etmesini çok iyi başarmıştır. Bugün HDP bu oyu alıyor çünkü, yine Cumhuriyet ile benzer bir şekilde, öncelikler farklı. Henüz HDP'nin içsel çeşitliliği kaldıracak bir zemini yok. O nedenle, "özgürlük/bağımsızlaşma" adı altında bir parti altında, o partinin ne olup, ne olmadığını pek de sorgulamadan birleşebiliyorlar. 


[Kısa bir parantez açıp: Peki neden bu değişim vaat eden özgürlük hareketleri hep "aydınlanmacı" oluyor, diye sorabiliriz. Neden bu kültürün içinden bir özgürleşme hareketi çıkmıyor? Çıkmıyor çünkü, kısaca, kadının kapanmasını (kapanma tercihinden bahsetmiyorum) özgürlük olarak gören, özgürlük algısı bu kadar zayıf, bu kadar temelsiz olan bir kültür herhangi bir köklü "özgürleşme" veya "değişim" hareketi yaratamaz, yaratamamıştır, yaratamayacaktır da (Bkz. AKP, IŞİD vs. vs.)]


(4) Vardığımız yer şu: Ne Türk halkı ne de Kürt halkının aydınlanma gibi birincil önemde bir derdi yok. Kültür, İslam, gelenek her zaman çok daha karar verici.


(5) O halde, Kürt hareketini nasıl bir gelecek bekliyor? Vallahi bunu görmek de basit. Bize ne olduysa onlara da o olacak. Nasıl ki Türk tarafından bir Tayyip çıkarak, Cumhuriyet kadrosunun yaptıklarına bu coğrafyada koyulabilecek en kötü ismi koyarak, "halkın sevgilisi" olduysa, gün gelecek Kürtlerden de bir "Tayyip" çıkarak, aslında bu HDP'nin "ne mal" olduğunu gözler önüne sererek, yalnız ve yalnızca insanların aşağılık kompleksleriyle, içlerinde karanlıkla, eziklikleriyle oynayarak halkın sevgilisi olacak. Yani gün gelecek, aydınlanmanın bir Batı icadı ve "oyunu" olduğu, ve bu coğrafyanın, İslam'ın aslında ne kadar süper olduğunu savunan popülist bir Kürt gelerek, Demirtaş ve kadrosunu sindirecek. Sindirecek çünkü halkı sahiden de en iyi o temsil ediyor olacak vs. vs.


Bu coğrafyada "iyi" ile "kötü" arasında incecik bir çizgi vardır, biri çıkar da "iyi"nin adını koyarsa, kötü ne kadar kötü olursa olsun, Ortadoğu insanı kötüyü tercih eder. HDP'nin öncelikleri farklı olduğundan, Kürtler bugün HDP'ye dair "iyi" ve "güzel" olan ne varsa aslında bunun adının ne olduğundan habersiz ya da henüz bunu umursamıyor. Ama ne olacak; elbet gün gelecek bir Kürt Tayyip: "Yahu siz buna Kürt, Amed filan diyorsunuz ama bariz 'Batı bu'" diye haykıracak.. O gün her illüzyon gibi Kürt illüzyonu da yerle bir olacak. Sonra Ortadoğu olarak kaldığı yerden devam edeceğiz, kafa kesmeye filan..

Türkiye için umut: Türk ve Kürt elitler


Her işte bir hayır vardır, derler ya. AKP'nin de bu millete büyük bir hayrı dokundu aslında. Açayım. 7-8 yıl önce ooo vesayet çöküyor, Kemalizm bitiyor, diye gaza gelmiştik. Siz bilmem ama ben şahsen gelmiştim. Ve o sürecin sonunda sahiden de Kemalizm çöktü. Ve bu çöküşle birlikte, Ortadoğu'da umut besleyebilecek kadar saf olanlarımız, bir özgürleşme, devrim niteliğinde bir yenilik beklemişti. Peki ne oldu? Bilakis, Kemalizm'in çökmesi ile milletçe, asıl vesayet sistemi, vesayetin özüyle yüz yüze geldik; yani ilk defa Ortadoğu gerçeğini tanıdık, Müslüman olduğumuzu hatırladık. İslam'ı tanıdık. Şöyle düşünün, Kemalizm yalnızca tükenmiş küllerdi; üfledik ve kor kor yanmakta olan vesayetin özü ile yüz yüz geldik, yani İslam ile tanıştık. Bu kısa vadede sıkıntı verici olsa da, uzun vadede hayırlı sonuçlara varacak bir karşılaşmadır. Zira, hakikat bu idi. Vesayetin özü olan İslam'la hesaplaşmadan, herhangi bir özgürleşme veya devrim bu coğrafyada mümkün değildir, en azından bunu anladık. Tabii tüm bunlar olurken, çok mühim bir şey daha oldu: HDP. Tam, Badiou'nün "Event" diye adlandıracağı; normal şartlar altında yaşanması imkansız olan bir fenomen armağan etti bize bu dönüşüm. HDP, bu veyaset sisteminin özü olan İslam'ı çok iyi tanıyan ve elit kadrosuna bakınca, bu özle son derece pragmatik bir şekilde mücadele edebilecek bir oluşum. Neden? Çünkü Kemalizm kadar güçlü değil bu nedenle takiye yapmak zorunda kalıyor, aynı İslamcılar gibi ama tersine - içeriden oynamasını biliyor. Bu bağlamda, HDP nereden bakarsan bak Türkiye için büyük bir şanstır. Ama Türkiye için eeeen büyük şans, Türk elitleri ile Kürt elitlerinin birleşmesidir. Atatürkmüş, Kemalizmmiş... bunlar fasa fiso; bu coğrafyadaki asıl vesayet sistemi "Müslüman değiliz, bir sorun mu var?" diye haykırabildiğimiz gün sarsılacaktır. Bunu da kitlesel, tehdit edici bir düzeye çıkarabilecek olan zaten halihazırda Türk elitleri ve solcuları var; ve ne hikmet ve şans ise Kürt elitleri de var. Bu nereden baksan şahane, nadir bir imkan. Şimdilik zor gözüküyor ama "Türkiye değişiyor." Kemalizmin külleri savruldu, şimdi o kor kor yanan "fıtrat" var karşımızda; e elbette öncelikler de değişecek; ve fıtı fıtı geleceğiz o noktaya da; anlayacağız "özümüzde" aslında çok da farklı olmadığımızı. Böylece ilk defa Türkiye'de muhalefet açıkça, "utanmadan", "pervasızca": "Evet, Müslüman değiliz, ne olmuş?" diyebilecek. O günü bir düşünün, bir hayal edin. Ooooy. İşte o gün tüm bu illüzyonlar silinecek, tüm millet ne oluyor anlayacak. Dünya ilk defa ve hep birden "ulan Ortadoğu'da bir şeyler oluyor" diyecek. Tarihimiz boyunca ilk defa varolacağız lan, var. O artık inanmadığımız, sırf kendimizi kabul ettirebilmek için başvurmaktan başka çaremizin bırakılmadığı samimiyetsiz referanslar bir bir yok olacak. Şaşıracaklar. Gözlerine, kulaklarına inanmayacaklar. O şaşkınlıkla da yok olup gidecekler. Ben inanıyorum, zaman alacak ama olacak. Yeter ki Türk elitleri ile Kürt elitleri bir araya gelebilsin, birlikte varolabilecek kadar "gelişebilsin", gerisini globalizm çorap söküğü gibi tamamlayacaktır...