Nişanyan yanlışı yanlış yerde arıyor


Nişanyan'ın, kendisine yolladığım "Senin Atan bir Oryantalist idi yavrum" başlıklı yazıma verdiği "Gazi'den Gezi'ye mi dönsek" yazısına cevabım. (Ayrıca kendisine zaman ayırıp cevap verdiği için çok teşekkür ederim.)

***

Nişanyan yazısının sonunda sormuş: “Düşün: Batılılığın bu ülkedeki ışıldağı olan yabancı okullara Cumhuriyet rejiminin gösterdiği düşmanlık, Abdülhamit'inkinden bir zerre eksik değildi. Tek başına bu yetmez mi bütün tezi çökertmeye?”

Yetmez.

Sonuna bir “... ama evet” eklerdim, yaşananlar “hakikat”e karşı sergilediğimiz, sergilemek zorunda olduğumuz tutumu değiştirmeseydi.

Yetmez; çünkü Batılılığın ışıldağı olan yabancı okullara düşmanlık gösteren cumhuriyet rejimi, medeni kanunu olduğu gibi İsviçre’den alırken aynı düşmanlığı göstermedi. Yetmez; çünkü aynı Cumhuriyet, alfabesini “Latin” alfabesine çevirirken aynı Batı düşmanlığını göstermedi. Ben de şunu sorayım, o halde, tek başına bu yetmez mi Cumhuriyet rejiminin banal bir Batı düşmanlığından çok daha farklı bir dinamik üzerine kurulduğunu açığa vurmaya. Ya da, daha açıklayıcı olması adına, şöyle yeniden formüle edeyim: madem Cumhuriyet rejiminin Batı’ya karşı olan tavrı Yeni Şafak ile aynı (Nişanyan bunu iddia ediyor), o halde, bu varsayımdan hareketle, Erdoğan ve şürekasının Atatürk ile aynı şartlara sahip olsalardı, aynı şekilde Medeni Kanunu İsviçre’den alıp, alfabeyi Latin alfabesine çevirip, tekke ve zaviyeleri kapatıp, saltanatı kaldıracağını iddia etmemiz gerekirdi ki, böyle bir şeyin gerçekliği yansıtmadığını sanırım EN BAŞTA İslamcılar olmak üzere, Türkiye’de hemen hemen herkes kabul edecektir. 


Sorun şu. Nişanyan, Cumhuriyet ile Yeni Şafak’ı birbirine eşitlerken (Cumhuriyet ile kastım kesinlikle Cumhuriyet gazetesi değil), birbirine düşman bu iki zihnin formal yapısından bahsediyor belli ki. Eğer eleştiri bu ise, kabul edilebilir duruyor. Ne var ki, sanıyorum formu içeriğe indirgeyen Nişanyan, eğer mevzu hakikat ise, hakikate tarafsız bir şekilde bakamıyor, zira atladığı şu: Şu an kendine İslamcı diyenler, kendilerini tanımlayacak güçten yoksunlar. İslam, tüm Ortadoğu’da tamamiyle Batı’ya karşı bir tepki paradigmasına dönüştü. Yani aslında İslam diye bir din yok. Yüzyıllar süren Orient – Occident kavgasında, al-Azm Sadiq Jalal’in “Orientalism in Reverse” kavramıyla mükemmel bir şekilde açıkladığı gibi, Orientallerin zihni, (ben ontolojisi demeyi tercih ediyorum) tamamiyle modern Batı’nın ucuz bir nüshası haline geldi. Yani, eğer formal yapı olarak Cumhuriyet ile Yeni Şafak aynı ise, bunun nedenini, Cumhuriyet rejiminde değil, çok daha büyük bir resmin (Cosmos’un?) içinde, İslam'ın Allah anlayışında, Foucault’nun Discourse’unda, Napolyon’un Mısır’ı işgalinde, Marx’ın Hindistan’ın sömürgüleştirilmesini devrim için ileri bir adım olarak görmesinde; yani, en nihayetinde, yüzyıllar süren bu karşılıklı “ilişki”de, kaybeden tarafın, mağlubiyetin reddiyle, galibin zihinselliğine yoğrulması ve özünü orada tekrardan keşfetmesinde aramak gerekir. Bu geniş diyalektik içinde, Atatürk ve Cumhuriyet yalnızca bir surettir.

İşte benim Nişanyan’a olan eleştirim de tam olarak bu: Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet ile öylesine meşgul ki, Yanlış Medeniyet’i göremiyor. Yani, Nişanyan etrafındaki ağaçlarla o kadar meşgul ki, içinde yaşadığı ekosistemi atlıyor. Şunu iddia edebilirim: Yanlış Cumhuriyet yok; eğer bir yanlış varsa, (1) İslam medeniyetinin zihnen ve ahlaken cılız bıraktığı Ortadoğu’nun özünde (2) Kültürel çeşitliliğin (relativity) önemine ancak dünyayı mekanikleştirip kolonize ettikten sonra farkına varan Batı’da var (Heidegger’in "seinsvergessenheit" atfen).

Nişanyan bunu göremiyor, görse şu satırların nedenini Cumhuriyet’te değil, yukarıda saydıklarımda, büyük resimde arardı: “1930'ların Çankaya'sından etrafa saçılan ve bugünkünden zerrece eksik olmayan biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürüne bir şeyler borçluysan bilemem, ama kastettiğin şey sorgulayıcılıksa, cılız da olsa bir hakikat aşkıysa, bin yıllık hurafelere kulak asmama cesaretiyse, o dediklerin buraya Cumhuriyet'le gelmedi.”

Benim bu satırlardan anladığım, “biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürünün” Cumhuriyet ile Ortadoğu’ya geldiği, zamanla da hiç değişmeden bugünlere ulaştığı. Burada sorulması gereken şu: Tüm bu azgelişmişlik, ahlaksızlık “kültürü” Cumhuriyet’in mi eseridir, yoksa Cumhuriyet bu kültür üzerine kurulmuş, kurulmak zorunda kalmış, başka çaresi bulunmayan “yapay” bir oluşum mudur? Yüzlerce yıl padişahlıkla yönetilmiş, kefşetmek nedir bilememiş, ancak fethemiş, adalet, hak-hukuk olmayan, Hegel’in son derece haklı bir şekilde gözlemlediği gibi, özgürlüğün bilincinin dahi gelişmediği bu coğrafyada, tüm bu sefaletin suçunu Cumhuriyet’te aramak ne kadar doğrudur? Dahası, bu milletin özü olarak pazarlanan bu sefil ahlak sistemini değiştirememenin suçunu Atatürk’te aramak ne kadar doğrudur? Atatürk, Allah mıdır? Nişanyan, Cumhuriyet rejiminden ne beklemektedir, içten içe, Batılı olmayan herkesi kırıp geçirmesini mi? O halde, aynı Nişanyan’ın, kılık-kıyafet inkılabını takip eden dar ağaçlarını desteklemesi gerekmez mi? Yoksa kılık-kıyafet “şov” amaçlı olduğundan (“Vitrin yap, ama özünü kaybetme”) bunu “yetersiz” mi bulmaktadır? Peki buradan hareketle, Nişanyan’ın yetersiz bulduğu bir zulmü, ahlaken kötülüyor olmasını bel altı oynamak olarak nitelendirebilir miyiz?


Varsayalım, Atatürk Diyarbakır mollasının emir eri olsaydı, olayı yalnızca vitrinde tutmak isteseydi, aynı Atatürk’ün İslam ve Araplarla olan saplantısı nasıl açıklanabilirdi? Eğer özüne dokunmayacaksan, ben en başta İslam’a dokunma derdim; ne var ki Atatürk’ün İslam’la ilişkisi malum. O halde, Atatürk’e olayı şov olarak tutmak istedi, eleştirisi ne kadar adildir?

Cevap vereyim, bugün Türkiye İslam ülkeleri arasında en “gelişmiş” olansa (ironik), adil değildir. Ne var ki, Nişanyan’ın en büyük isyanı da işte burada başlıyor: “Ve HAYIR, bin kere hayır,” diyor, "bir doğulu olarak benim şu an sahip olduğum ahlak ve etiği mümkün kıldığı için kendisine minnettar" değilsin, olmamalısın.” Sanıyorum, Nişanyan’ın asıl savuşturması, geçersiz kılması gereken argüman bu: Tüm modern/Batılı Türklerin içindeki, “Atatürk olmasaydı, alelade bir Arap ülkesi olmuştuk” varsayımı. Nişanyan belli ki, bu varsayımın, “şükran” duygusunun Türkiye’nin ilerlemesinin önündeki en büyük engel olduğuna inanıyor. Bu konuda, yıllar süren Kemalist rejime ve sonuçlarına bakarak pragmatik davranırsak, Nişanyan haklı diyebiliriz. Ne var ki, eğer hakikatin peşindeysek, o halde pragmatizmden fazlası gerekiyor. Nişanyan’ın ya (1) birtakım neo-Osmanlıcılar gibi Atatürk olmasaydı kendi modernizmimizi yaratarak çok daha otantik bir ülke olacağımızı; ya da (2) Atatürk’ün Türkiye’nin İslam ülkelerinde içindeki nevi şahsına münhasır durumunda hiçbir faydası dokunmadığını kanıtlaması gerekiyor. Birinci durum, tamamen masal ("fiction"), ancak hakikati kabullenemeyecek kadar aşağılık kompleksine saplanmış olanların ezilmiş ruhunu doyuran bir hayal olabilir. Bilimsel, tarihsel bir açıklaması yoktur, olamaz da. İsteyen istediğini öne sürebilir, çok konuşup hiç konuşmamış oluruz. O halde Nişanyan’ın ikinci durum ile biz kendini Atatürk’e öyle ya da böyle minnettar hisseden zavallı ruhların nerede yanlış yaptığını göstermesi gerekiyor.

Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet ile bunu yapmaya çalıştı; ne var ki, ironik bir şekilde, İslamcılar, onun Yanlış Cumhuriyet’inden de yanlış bir şeyin varlığını bize anlattı. Demem o ki, Post-Yetmez-ama-evet döneminde, maalesef ki, Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet’i, Atatürk’ten nefret eden Batı düşmanı İslamcılara argüman sağlamaktan başka kimseye ulaşamamaktır. Nişanyan bu bağlamda, yanlışı Cumhuriyet’te görerek bir kumar oynamış ve ne yazık ki, bir zamanlar özgürleşmeyi İslamcılarda görebilecek kadar saf olan hepimiz gibi kaybetmiştir. Bu bağlamda, Nişanyan’ın “Birikimsiz bir otodidaktın açlığıyla o devirde Türkiye'de çıkan her şeyi okumuş,” diyerek aşağıladığı Atatürk gibi, ileride bizleri de “Birikimsiz bir Batılının özgürlüğe olan açlığı ile Türkiye’de İslamcılara destek vermiş” şeklinde aşağılayacaklarından benim şahsen kuşkum yok. Başka bir deyişle, Nişanyan da kendini bu diyalektikte Atatürk kadar suçlu bulmalıdır; zira bu çıkmazda, hakikat adına doğru bir adım atmak mümkün değildir. Şunu demek istiyorum: Bu coğrafyada hiçbir bireyin üzerine yıkılamayacak kadar büyük bir yanlış var: tarih kimisine Avrupa Birliği’ni, kimisine ise Ortadoğu’yu bıraktı; bu durumun suçunu sende, bende, Atatürk’te aramak saçmalıktır; bu yanlış Cumhuriyet’ten çok daha derindir. Adorno’nun dediği gibi, yanlış hayat doğru yaşanmaz. Tarih bizimki kadar yanlış bir hayat görmediğinden, burada doğru bir şey yap mümkün değildir. Nişanyan eğer bir suçlu arıyorsa, o Atatürk veya cumhuriyet rejimi değil, bizzat Tarih’in kendisidir. Ama Nişanyan, Atatürk’ü yeteri kadar samimi bulmuyorsa, onun bu ülkenin, bu insanların 30 yılda ontolojisini değiştirebilecek kadar kudretli olmasına rağmen, yeteri kadar Batılı olmadığı için bunu yapmadığına inanıyorsa, kendisine katılmıyorum: (1) Atatürk, yaşadığı “şartlar altında olabileceği kadar” Batılı idi; (2) Atatürk, bir milletin ontolojisini (ontoloji derken "varlık mantıktır", diyen Hegel’i kastediyorum) değiştirebilecek kadar kudretli değildi.

Ne var ki, burada da Nişanyan, yine yanlışı yanlış yerde araması nedeniyle, denklemi doğru okuyamıyor. Şöyle. 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında Batılı olmaktan bahsediyoruz. Dünya'da Batılı olmak, her zaman şu an olduğu kadar olumlu bir anlama sahip değildi, hele hele Atatürk’ün yaşadığı dönemde, herkesin birbirini kestiği, soykırıma varacak olan dönemde hiç değildi – gelgelelim, zaten bunu dillendirecek, bu duruma karar verecek bir global bilinç/farkındalık da (eğer kolonileri saymaz isek) yoktu. Şunu söylemek istiyorum: eğer Atatürk, 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında “yeteri kadar Batılı” olsaydı, Enver Paşaların yaptığı gibi Türkiye’yi kan gölüne çevirirdi (Ermeni soykırımının ardındaki Alman işbirliği/hayranlığını kastediyorum). Burası çok ince bir nokta, bilhassa da Türkiyeli bir Ermeni için; öyle ki, mesela bu hassaslık Markar Esayan’ın Yeni Şafak, Etyen Mahçupyan’ın ise AKP tercihinin özünü oluşturuyor. Dahası, Nişanyan’ın tek başına tüm tezimi çürütebileceğini iddia ettiği, “Batılılığın bu ülkedeki ışıldağı olan yabancı okullara Cumhuriyet rejiminin gösterdiği düşmanlığı”nda nedenini de açıklıyor. Şöyle.

Batılı olmak 19. yüzyıl sonları 20. yüzyıl başlarında, pozitivist olmak, milliyetçi olmak, dahası faşist olmak anlamına geliyordu. Çağın parlayan değerleri arasında demokrasi, insan hakları, birlikte yaşama kültürü yoktu. Bu durumda o şartlar altında Batılı olmuş bir Atatürk’ün ulus devlet kurmasında şaşılacak bir durum olduğunu sanmıyorum. Zaten bu sıradanlık, Atatürk’ü, olağanüstü değil, çağının gereklerini yerine getirmiş alelade bir lider kılıyor. Bu şartlar altında, uluslaşan/Batılılaşan ve bunu yüzyıllarca “geri bırakılmış” olmanın hıncıyla yapan bir ülkede, Atatürk’ün yabancı okullara “siz yeterince Batılısınız, öylece kalın” demesinin gerçekçi olmadığı ortadadır. Atatürk, bir devrimcidir ama Atatürk’ten (1) İslam medeniyetine, Osmanlı’ya kendi özüne isyan etmesini; (2) bu isyanın ertesinde vardığı Batılılığa da daha Batılı olmak için isyan etmesini beklemek ne kadar gerçekçidir? Yine sormak gerekiyor: Atatürk, Allah mıdır? Başka bir deyişle, Nişanyan, Atatürk’ten ne bekliyor? Belli ki, Nişanyan için Atatürk’ün tarihin çöplüğüne ait, ne bilimde, ne sanatta, ne felsefede - kısacası hayatın hemen hemen hiçbir alanında hiçbir şey üretememiş bir medeniyetten, Batılı bir medeniyet yaratmak için çabalaması, bükemediği bileği öpecek kadar tevazu gösteriyor olması yetmiyor. Nişanyan, Atatürk’ü, yaşadığı dönem itibariyle Batılılardan daha Batılı olmadığı için suçluyor. Nişanyan, Atatürk’ten bir Hannah Arendt olmasını mı bekliyor? Atatürk bir Batılı ise, şunu kabul etmek gerekiyor ki, Atatürk Cumhuriyet’in başlarında, o “Geist” içinde Batılılık neyi gerektiriyorsa onu yapmıştır. Hatta şunu iddia edebilirim ki, Nişanyan'ın dediği gibi, Atatürk, Batı’nın orijinaline değil de, cafe kültürüne aşina olduğu için, çok daha vicdanlı bir insandı. Belki de bu “yeterince Batılı olamama” hali nedeniyle, Ermeni soykırımında aktif bir rol almadı. Atatürk, tüm şartlara sahip olmasına rağmen, çözümü her seferinde Dersim’de olduğu gibi, silahla, şiddetle, katliamla değil de içtiği alkolde aradıysa bu Atatürk’ün yeterince (günün şartlarında) Batılı olamamış olmasının nedenidir. Zira bugünkü anlamda Batılı olmak, ikinci dünya savaşı ertesinde oluşan bir zihinselliktir. Ve eğer Atatürk’ü bu post-ikinci-dünya-savaşı zihinselliğine ulaşamadığı için yargılayacaksak, adil olmak adına, kendisinin, bu mahkemede Batı’dan etkilenmiş tüm liderlerden daha Batılı olduğunu ilan edebiliriz. Zira bana Atatürk’ün bir Stalin gibi, Mao gibi, Hitler gibi milyonlarca insanı öldürmemesi için günün şartlarında ihtiyaç duyduğu tek bir neden söyleyin? Söylemezsiniz.

Amacım rejimi aklamak, Atatürk’ü savunmak değil. Eğer mesela hakikatse, bunlar aklıma takılan sorular. Gelgelelim, bir nokta daha var. Nişanyan diyor ki:

“[…] ama kastettiğin şey sorgulayıcılıksa, cılız da olsa bir hakikat aşkıysa, bin yıllık hurafelere kulak asmama cesaretiyse, o dediklerin buraya Cumhuriyet'le gelmedi. Şayet birilerinin eliyle geldiyse, bir avuç cesur ve idealist insanın binbir zorluğa göğüs gererek kurdukları yabancı okullarla geldi. Okul yoksa kim nereden duyacak Sokrates'i, Rousseau'yu, Galile'yi? Modernize edilen yerli okullarda sana öğretilenler, o okullarda tedrisat görmüş insanların suyunun suyudur.”

Burada, Nişanyan’ın argümanı, iyiyle, güzelle, doğruyla ilgili olan ne varsa Cumhuriyet'ten soyutlayıp,  tüm mükâfatı yabancı okullara yüklemek. O halde yine sormak, zemini yoklamak gerekiyor: Eğer Cumhuriyet’in bu süreçte hiçbir payı yoksa, o halde ben de şunu iddia ederim, eğer, yine, Atatürk yerine Cumhuriyet’i kuran Erdoğan ve şürekası olsaydı, o okullar, o Batılı eğitim, o Sokrates, Rousseau ve Galile yine de bir avuç cesur ve idealist insanla bu kültürde yer edinebilir miydi? “Çok okuyanlar şimdi sefilleri oynuyor” diyen bir zihniyet ile Cumhuriyet zihniyeti arasında bir fark yok, diyen Nişanyan’a göre, olmaması lazım. Gelgelelim, ben bilimi de felsefeyi de yabancı okullarda okumadım, gayet ülkenin en düz lisesinde de vardı Sokrates, Rousseau ve Galile. Şimdi Nişanyan’ın dediği Yeni Şafak sistemi, bunu değiştiriyor, o ayrı bir mesela.

Yani, anlatmaya çalıştığım özetle şu: Cumhuriyet rejimi yanlıştı, çünkü yanlış olmak zorundaydı, başka çaresi yoktu. Çünkü, üzerine kurulduğu iki atar damar, İslam ve Batı, yanlıştı. Cumhuriyet, diye bir şey yok. Kaybetmiş ve Kazanmış iki medeniyet arasında boğulan bir suret var. İslam medeniyetinin yüzlerce yıl cahil bıraktığı bir halkı, peygamber olsan kurtaramazsın; bu coğrafyada engizisyona gerek yok, halk radikal olanın linç ederek icabına bakar zaten. Bu bağlamda doğrudur, “sorgulayıcılık”, “cılız da olsa bir hakikat aşkı” bu coğrafyaya gelmedi. Gelemezdi de, çünkü bunlar geleneğimizde, özümüzde yoktu. Gazali ile geride bırakılmış, Batı’ya devredilmiş şeylerdi. Atatürk geldi, suret üzerinde oynamalar yaptı; ama o öz hiç değişmedi, Atatürk bunun farkında değil miydi, “yeterince” Batılı "olAmadığı" için farkındaydı, bunu unutmak için her gün içiyordu; ve yine bunun için, “Çankaya'sından etrafa saçılan ve bugünkünden zerrece eksik olmayan biat, dalkavukluk, çanak yalayıcılık, zorbalık, ırkçılık ve hırsızlık kültürü” hiç değişmeden bu güne kadar geldi. Bu yanlışı Atatürk’te arayamazsın, şunu sorabilirsin, “Atatürk neden bu yanlışı değiştiremedi?” Bunu sorarsan da, ben de şunu sorarım, “Atatürk, Allah mıdır?” En nihayetinde durum şu, bu “yanlış” tarihin bize mirasıdır, zamanı gelince tarih bu ayıbını düzeltecektir kimsenin kuşkusu olmasın; ama bunun suçunu Atatürk’te aramak haksızlıktır, gerçekçi değildir, temelsiz düşmanlıktır, ve çelişkili bir şekilde Atatürk’e aşırı değer vermektir. Dünyada kimse, peygamber bile, koskoca bir milleti 30 yılda Doğu’dan Batı’ya geçiremez. Buna ne Marksist teori olur verir, ne varoluşçular, ne de herhangi bir sosyolojik/materyalist teori. Başka bir yol daha vardı o da Mao olmaktı diyebilirsin. Ama benim ne vicdanım ne de aklım elveriyor, Atatürk’ün tüm şartlara sahip olmasına rağmen milyonları öldürüp bu ülkeyi Batılılaştıramadığı (kendi deyimi ile Türkleştirmediği) için suçlamaya. Ha, başka bir olasılık daha var: belki de Atatürk buna vicdanlı olduğu için değil, mümkün olmadığı için kalkışmadı. En nihayetinde elindeki malzeme buydu ve öldürerek değiştirilemeyecek kadar kalabalıktı. Eğer kötü niyetliysen, buna inanabilirsin. Ben inanmıyorum. Ama en nihayetinde hakikat ortada Atatürk vicdanından veya başka bir nedenden dolayı bir Stalin, bir Mao, bir Hitler olmayı seçmedi. Seçemez miydi? Çok rahat seçerdi. Ama seçmedi.

Son olarak o fotoğraftan bahsederek bitirmek istiyorum, zira o fotoğraf, Nişanyan’ın gayet açık bir şekilde gördüğü gibi bizim trajedimizi yansıtıyor. Nişanyan diyor ki:





“O fotoğrafta ben "benzerlerine ancak Paris'te rastlayabileceğiniz şıklıkta kadınlar" görmüyorum. ‘Vitrin yap, ama özünü kaybetme’ diyen Diyarbakır mollası Ziya Gökalp'in ruhunu görüyorum. Yeşilçam filmlerinde pavyona düşen fakir kızlar gibi giydirilmiş dört tane manken görüyorum. Önemsiz bir detay değil bu, her şey o fotoğrafta gizli. (1932-35 olmalı. O yılların Paris modası öyle miydi?)”

Benim “benzerlerine ancak Paris'te rastlayabileceğiniz şıklıkta kadınlar" gördüğüm yerde, Nişanyan, taklitler görüyor. Neden? Çünkü algımız farklı. Ama en nihayetinde, evet, Nişanyan haklı: “Yeşilçam filmlerinde pavyona düşen fakir kızlar gibi giydirilmiş dört tane manken.” Daha fazlası değil. Ben algımı, o günün gerçeklerine göre biçtiğim için, bu fotoğrafa bakarken ki ölçütlerim, ben farkına dahi varmadan, şekillenmiş: Ben bu fotoğrafta, Ortadoğu’dan, İslam’dan koparılmış (koparılmaktan başka çaresi kalmamış) bir ülkenin, yüzyıllardır savaştığı düşmanına benzeme çabasının dramını görüyorum. Şöyle söyleyeyim: bu kültürden elbette bir Paris kadını yaratmazsın. Bu Cumhuriyet’in yanlışı değildir; bu yine, gene, yeniden, bize tarihin, geleneğimizin armağanıdır. Maalesef ki, o şartlar altında “Batılılaştırılan” bir kadın, el mahkum, “pavyona düşen fakir kızlar” gibi olacaktır. Nişanyan’ın bu yorumu, sanıyorum hayatımda duyduğum en Orientalist yorum. Bunu Orientalism’i hakaret olarak kullanarak söylemiyorum. Maalesef ki bir acımasız gerçeğe işaret bakımında söylüyorum. Kısaca açıklamam gerekirse: Nişanyan, bir Ortadoğu kadınını ne kadar giydirip, süslesen de beğenmeyecektir; zira bu kültürün özünde “güzellik, estetik” yoktur ve ben şahsen güzelliğin kültürel bir olgu olduğuna inanıyorum. Bu bağlamda, geleneğinde kadın ile güzelliği bağdaştıramamış bir toplum, Platonik bir anlamda güzellikten yoksundur. Bu nedenledir ki, o şartlar altında hangi kadını giydirirsen giydir, “pavyona düşen fakir kızlar” gibi olacaktır, eyreti duracaktır, olmayacaktır.

Hasılı, tüm bu yazılanların özeti şudur: Nişanyan, yanlışı yanlış yerde arıyor. O nedenle tüm bu yanlışların özünü bulduğunu sandığı yer, yalnızca bir başka yanlışı, İslamcıları, beslemeye yarıyor.

Senkron bozukluğu


Bloch'un "non-simultaneity" diye bir kavramı var. Kısaca, farklı zamanları aynı anda yaşamak, durumunu sosyolojik olarak açıklayan bir kavram. Sanıyorum ki, dünyadaki en büyük sorun bu. Şöyle açıklayım. Şimdi bu "Avustralya'da kıyafetlerinden dolayı Müslümanlara kötü davranan birine halkın tepkisi!" adlı vidyoyu izledim. Sonra bu vidyodan, "İran'da etekle gezen Batılı bir kadına kötü davranan bir Müslümana halkın tepkisi" şeklinde kafamda orijine göre tersi alınmış bir senaryo  kurdum. Daha doğrusu kuramadım bile, zira şartlar el vermedi: sokağa çıkmadan kadını yakaladılar, linç ettiler, tecavüz ettiler, taciz ettiler, nezarete attılar vs. Herkes aslında ne bok olduğumuzu iyi biliyor girmeyelim bu sulara yine. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Dünyanın bir yarısı insana öz biçen mantığa meydan okuyup, evrensellerin ilerisinde tikel, kişisel, "singular" bir yaşam, bir dünya için çabalarken, dünyanın öteki yarası, insana öz biçmek, tikel ve kişisel olan ne varsa dünyadan silmek için çabalıyor. Bir taraf birey diyor, öteki taraf cemaat. Bir taraf beni anla diyor, öteki taraf tanımıma bak. Basitçe: Bir Batılı olarak ben de isterim şunları söyleyebilmeyi: "Müslüman diye genel bir kavram yoktur, her Müslüman, kendine Müslümandır. Ne giymiş, ne giymemiş umurumda değildir. Ben Müslüman mı değil önce insan mı ona bakarım. vs. vs. " Ne var ki, Ortadoğulu tarafım çok iyi biliyor: Müslümanların mantığı böyle işlemiyor. Müslümana Batı'dan yaklaşmak demek, intihar etmek demektir, saflık demektir, naiflik demektir. Yetmez ama Evet denilen olay buydu, sonucunu hepimiz yaşadık, yaşıyoruz. İşte bu nedenledir ki, Bir Ortadoğulu, dünyaya ancak Ortadoğu cehenneminden çıkış yolu bulabilince hümanist, ilerici - veya hepsi bir yana insan gibi bakabilir. Benim Avrupa'da Müslüman ile hiçbir sorunum yok. Banane. Avrupa'da yaşayan bir Türk olarak, bu millete öz biçen mantığın en büyük kurbanların biriyim zaten. Ama bir de öte tarafta, Ortadoğu gerçeği var. Biliyorum ki, Müslümanlar politik olarak, özleştirici bir tahakküm sistemi altında yaşıyor. Parası olan ekseriyetle Batı'da ikamet eden Ortadoğu-sevici Postmodern Müslümanlar yok mu, elbette var. Ama onların göremediği zaten postmodern olarak Batılılaştıkları. Aşağılık kompleksleri meta-bakıştan yoksun kılıyor onları ki zaten Said'in "Beni herkes anladı ama bir Araplar anlamadı" serzenişinin altında da bu yatıyor. Durum bu: Bir yan pre-modern, öteki yan post-modern. Bu ikilemde Batılı bir Ortadoğulu, kendini pre-modern bir postmodern arasında mantıksız bir yerde bulur: bu boşlukta iki şey olabilirsin ya neocon ya da naif. İşte bu nedenle, bu "non-simultaneity" lanetinden kurtulmanın tek yolu sınırları açmaktır, isteyen pre-modern, isteyen post-modern yaşasın. Yoksa benim gibi işte böyle hayallerde yaşarsınız. Üzücü bir durum.

Arabesk yavşaklıkları


Said"27 yıllık Ortadoğuluyum, Doğu, Batı ayırt etmeksizin, her yerde, her şart altında, türlü türlü azgelişmişliklere tanık oldum; olmaz denilenleri gördüm; imkansız denilenleri duydum, ibret ala ala müdavim sanarak neredeyse bedava verir oldular. En nihayetinde vardığım karar şu oldu: UZAK DURACAKSIN; acıdan beslenen, acı çeken ve çektiren ve bundan durmadan şikayet etmesine rağmen manyakça bir keyif alan insanlardan uzak duracaksın. Ayıp olmazsa selam bile vermeyeceksin. Arkanı döneceksin, çaktırmadan kaçacaksın. Zira girdaptır bu insanlar. Nereden biliyorsun dersen, en başta tabii ki kendimden. Bir boka yaramaz bu adamlar, kendini bitirdiği gibi seni de bitirir; kara delik gibidir: çektikçe çeker; doymak nedir bilmez. Nekrofilidir bu herifler, ölsen kurtulamazsın ellerinden. Ortadoğu'da - maalesef ki - genel insan profili budur - ha bu bize özgü mü, orjinallik nedir bilmez bu coğrafyada bu da tabii ki üç yüzyıl önce Avrupa'da yaşanmış bir durum. Çok vardı bu ölü-sevicilerden Avrupa'da, ama noldu; önce Schopenhauer, sonrasında ise Nietzsche ne bok olduklarını ortaya koyunca (will-to-nothingness) çil yavrusu (kullanıyorum ama çil yavrusu ne demek bir fikrim yok) gibi dağıldılar. Jesus'mış, kiliseymiş, tanrıymış... Tutunacak dalları kalmadı. 2014 Türkiye'den çok var; dal dolu buralar; sen tutunmasan da kalabalıktan dibe erişemezsin zaten. Fazıl Say bu din temelli tavıra çok güzel bir isim koymuştu: "arabesk yavşaklığı." Bu insanlardan uzak durmak en hayırlısıdır. Aksi takdirde, tükenmeyen bir yörüngede tükene tükene bitemezsin. Orhan Pamuk da bir röportajında bu duruma dikkat çekmiş idi. Farkına varmadan kaçamazsın çünkü bu delilikten. Ama en kötüsü bazen farkına varsan da kaçamazsın, işte o zaman farkındalık intiharın olur. Cahil olaydım, AKP'li olaydım, diye kendini oyalarsın. O nedenle en güzeli arabesk yavşaklarından uzak durmak. Şikayet eden değil, üreten insanlarla birlikte var olmaya çalışmak. Ben şahsen deniyorum; ha sıkıntı şurada, üreten insan bulmak kolay değil. Sosyal ortam çok mühim. Kendini değiştirmek istiyorsan önce sosyal ortamını değiştireceksin. Sosyal ortam konusunda da sıkıntılar var. Bu yavşaklıktan kaçayım diyorsun, nereye kaçacaksın? Tek bir yer var: karı-kız muhabbeti. Bu sefer de "ulan karı kızdan başka konuşacak konu kalmadı" diyerekten gene geldiğin yere dönüyorsun. Karı-kız mevzuları güzel tabii ama ayarında kalınca. Bir de boşluğa kaçmak mümkün, orası da yalnızlık. Benim naçizane fikrim, azıcık karı-kız çokça yalnızlık arabesk yavşaklığının ilacı. Yoksa ben de isterdim Mayıs '68'de öğrenci olsaydım, hem karı-kız hem felsefe hem politika hem psychoanalysis hem edebiyat hem devrim.. hepsini birlikte yaşayayım ama olmadı. Benim de durumum bu. Yok yani, ne yapabilirim. Evet. Kısacası, bu acı çekmekten zevk alan ruh hastalarından uzak duracaksın. Bu adamların, ne sana, ne bana, ne dünyaya, ne de kendine bir hayrı vardır; bunu da çok iyi bilirler ve bundan keyif alırlar.

Batı'nın "Gerçek İslam"ı


Said'in Orientalism kitabı sahiden de ufuk açıcı bir eser. Ben olsam düşünmeden müfredata koyardım ki herkes görsün nasıl bir hayal gücünün ürünü içerisinde yaşıyoruz. Söyleyecek çok şey var ama beni en çok etkileyen şu oldu. Hani bir grup peydah oldu "Gerçek İslam bu değil" diyen. Said'in kitabının - bana göre - en büyük yararı, "Gerçek İslam" denilen olgunun, müslümanların düşünerek, okuyarak vardığı bir sonuç değil (böyle bir sonuca vardıkları görülmemiştir zaten), bilakis, Avrupa'nın kendi nostaljik iyi niyetleriyle yarattığı, "modern Ortadoğu'yu" görünce onlarda da derin bir hayal kırıklığı yaratan, bir hayal olduğu. Yani, "Gerçek İslam"ı müslümana öğreten Avrupa'dır. Said, Dante'den şahane bir örnek veriyor. Dante'nin cehenneminde Muhammed ile İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina vs. farklı derinliklerde karşımıza çıkıyor (Yanılmıyorsam Muhammed en derindeydi). İbn-i Rüşd/Sina vs. ise, Plato, Aristotle gibi figürlerle cehennemde formalite icabı kalmakta zira Dante bu figürlerin İsa'dan önce geldiğine dikkat çekiyor, ne var ki, çok garip bir şekilde, İbn-i Rüşd/Sina vs. bırak İsa'yı, Muhammed'ten dahi sonra yaşamış olmasına rağmen, yine de Dante bu insanları Plato ve Aristotle aynı şekilde yargılıyor. İşte bu, "Gerçek İslam" olgusu nedir, nasıl başlamıştır çok güzel bir şekilde anlatıyor kanımca. Hatta ve hatta, yine Said'in paylaştığı gibi, Napoleon Mısır'ı işgal ettiğinde amacı, yüzyıllarca medeniyetin beşiği olmuş Mısır'a "Gerçek İslam"ı geri getirmek. Yani Napoleon diyor ki "Gerçek Mısır bu değil." Adam bu amaçla, dünyanın gördüğü en büyük ansiklopedilerden birini yazdıyor, "la enciclopedia egypte" idi sanırsam adı. Öyle işte. Buradan çıkan sonuç şu ki, ne dediğini bilmemeyi erdem sanan müslüman "Gerçek İslam" bu değil diyerek Batı'ya meydan okuduğunu sanırken dahi Batı'nın ağzıyla konuşuyor. Yazık. Ne diyeyim başka.

Açıkça haykırabilmek: "Biz Müslüman değiliz."


Türkiye'nin İslamcıların kuyruğunda girdiği sonu IŞİD'e varan bu yoldan tek bir çıkış var. Öyle kolay değil tabii. Batı özgürleşince biz de özgürleşmiş sayılmıyoruz. Onlar nasıl bedelini ödediyse, biz de ödemeliyiz. Nasıl mı? Şöyle: çıkıp açıkça utanmadan, kimseden korkmadan, inadına, pervasızca haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz." Bunda yanlış olan hiçbir şey yok. Yanlış nerede biliyor musunuz? Yanlış, IŞİD'in, Ortadoğu'nun olduğu bir dünyada utanmadan ben Müslümanım diyebilmekte. Yanlış, bu vahşiliğe, bu barbarlığa, bu zalimliğe, bu sefalete utanmadan, vicdansızca ortak olabilmekte. Kolay değil, biliyorum. İslam öyle bir tahakküm sistemi ki, İslam ile uzaktan yakında alakası olmayanlar dahi Müslüman değilim demeye korkuyor. Ne var ki bu zorluk kültürel değil, tamamen psikolojik.

Şunu demek istiyorum. Bir gün sorun kendinize, yaşamak istediğiniz, halihazırda yaşadığınız hayata, birlikte vakit geçirmek istediğiniz/geçirdiğiniz insanlara, okumak istediğiniz/okuduğunuz kitaplara, dinlediğiniz müziklere, uğraştığınız bilime, izlediğiniz filmlere, sevdiğiniz kadınlara/erkeklere bakın, düşünün ve sorun kendinize sizi tanımlayan, sizin istediğiniz hayatın içinde ne kadar İslam var, ne kadar Müslümanlık var. Korkmadan, utanmadan düşünün bunun üzerine. Sanki Müslüman olmamak bir ayıpmışcasına sinmiş, sindirilmiş bir ürkeklikle değil; kendinizi, kişisel kimliklerinizden soyutlayarak dünyaya dışarıdan bakıp, Ortadoğu'nun İslam aleminin halini görerek hakikatten aldığınız cesaretle cevap verin, siz ne kadar Müslümansınız? Ben kendi adıma söyleyeyim, ben Müslüman değilim. Bunu onlar gibi gurur meselesi de yapmıyorum; yalnızca beni tanımlayan değerler sisteminde İslam'a dair hiçbir şey yok, tek yaptığım bunu açıkça, son derece sade bir şekilde paylaşmak.

Ne var ki işte bu, "onlar" için en büyük tehlike. Kendini demokrat, özgürlükçü sanan, utanmadan hak-hukuktan bahseden, kendi inandığına kendi dahi inanmayan İslamcıları kastediyorum. Korkuyorlar; birilerinin çıkıp da "biz Müslüman değiliz" deme cüretine sahip olmasından korkuyorlar. Zira bu ülkede birileri bunu yaparsa, birileri buna cesaret ederse tüm yalanlarının ortaya çıkacağını biliyorlar. Kimsenin inanmadığı, çökmüş bir ahlak sistemine, birilerinin çıkıp da sesli bir şekilde itiraz edebilme olasılığı uykularını kaçırıyor. Öyle büyük bir yalan içinde yaşıyorlar ki, yasaklarla, tehditlerle, korkutarak, sindirerek insanların bırak bunu söyleyebilmesini, bunun olasılığını dahi akıllarına getirmesini engellemeye çalışıyorlar. Tek yapabildikleri bu: yaşadıkları çağdan habersiz, eğer herkes bir yalana inanırsa, ortada yalan kalmaz, sanıyorlar. İslamcıların peşinde egosunu ve cebini dolduran, yerine göre Müslüman olan o sefil kalem silahşörleri de bunu çok iyi biliyor. Kendilerinden iğrendikleri, kendilerine yabancılaştıkları kadar "biz Müslüman değiliz" deme ihtimalimizden korkuyorlar. İslamcılarla yaptıkları yalan paktı çökecek, başta kendileri olmak üzere, bu ülkede yaşayan herkesin ne denli kötü, sahte, zavallı yaratıklar olduğu ortaya çıkacak diye korkuyorlar. En nihayetinde, bu öyle bir korku ki, tıpki bir zamanlar Ermenilere yapılanlar gibi, hepimizi sürseler, öldüreseler; bu ülkede herkesi 'sözde' müslüman yapsalar da, korkmaya devam edecekler. Çünkü savaşları bizimle değil, hakikat ile.

İşte o hakikate gülümseyen tek bir cümle: "biz Müslüman değiliz."

Halihazırda bu ülkede bir büyük kitle, madde ve manevi olanaklara sahip olduğundan zaten Müslümanlık ile alakası olmayan bir hayat sürdürüyor. Bunu herkes biliyor. Kalanlar da fakirlikten ve şartların eksikliğinden sırf Müslüman olmak zorunda olduğu için Müslüman. Zaten dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da yeterince parası olan için Müslümanlık sadece bir makyajtır, halkın arasına inerken sürülen. Ne var ki bu çift taraflı ikiyüzlülüğün bedelini hepimiz ödüyoruz. Artık bir dur demeli, haykırabilmeliyiz: "biz Müslüman değiliz."  Nevi şahsına münhasır tarihimiz nedeniyle Müslümanlık nedir bilmeden büyüyen Türkiye insanına, bu ülke daha fazla karartılmadan ufak da olsa bir ışık sunabilmeliyiz. Bunu da kim olduğundan habersiz Türkiyeli Müslümanları içlerindeki IŞİD ile yüzleştirerek yapmalıyız: Zira, her Müslümanın içinde yeterince öfkelenmemiş bir IŞİD militanı vardır. Sonrasını bilemem, belki bu kötülüğe boyun eğerler, belki isyan ederler. Belki kafası kesilen, idam edilen, hapislerde çürütülen, yakılan, linç edilenler biz oluruz. Yaşanmamış şeyler değil, hiçbiri. Ne var ki ilerlediğimiz yolda bunlar nasıl olsa olacak. Sanıyor musunuz ki Türkiye, kolayca bir Ortadoğu ülkesi olsun. Ama eğer bunu haykırmaya cesaret edebilirsek, en azından hiçbir şey yapmadan teslim olmamış oluruz. Belki bir umut olur. Hiçbiri olmazsa, bu sefil İslamcıların ve kuyruğunda sürüklediği kalem silahşörlerinin yalanları birbir ortaya çıkar.

Bu halk kim olduğuna karar vermeli: kadınlara zulmeden, sapık, sefil, vahşi, barbar Müslümanlar mı; yoksa, medeni, insan gibi yaşamak isteyen kim ne içmiş, ne giymiş, neye inanmış umursamayan yalnızca kendi inandığı gibi yaşamak isteyen iyi insanlar mı... İlkini reddetmenin ayıp olmadığını artık bu insanlara anlatabilmeliyiz. Türkiye bunu anlatamaz ise dünyada kimse anlatamaz. Birtakım sapıkların, aşağılık kompleksiyle yanan cahillerin peşinde haysiyetsiz bir hayat sürmek kader olamaz. Bu delilik bitmeli, bitecek de. İslam yeryüzünden silinecek, er yada geç bu olacak. Bunu keyif veren bir ideoloji ile söylemiyorum. Felsefe okuyan bir biliminsanı olarak söylüyorum. Benim istediğim nesillerce insan daha harcanıp, bu sefalete, bu kötülüğe kültürüm demesin. Biz de insanız yahu. Sırf bu coğrafyada doğduk diye sapıkların kültür dediği bu kötülüğe boyun eğmek zorunda mıyız? Ben açıkça diyorum, ben Müslüman değilim. Ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduğunu kanıtlamak için kafamı mı kesecekler, linç mi edecekler, etsinler. Ben Müslüman değilim. Dünyada kimse de Müslüman olmak zorunda değil. Olmayı seçen de gelip benim hayatıma karışmadıkça umurumda değil, isterse soğana tapsın.

2014 yılında el kadar çocukların başını örtüp örtmemesinin tartışıldığı ülkem için benim görebildiğim tek umut bu. Türkiye'de yaşayan zaten Müslüman olmayan ama aidiyetliktir, aşağılık kompleksleridir bir takım nedenlerle kim olduğunun adını koyamayan kitle bu yalana bir dur demeli artık, olmadığı gibi davranmayı kesmeli ve açıkça korkmadan, ülkesinin, çocuklarının, ana dilinin geleceği için sorumluluk alarak söyleyebilmeli: "biz Müslüman değiliz." Bu solcuymuş, sosyalistmiş, liberalmiş, liberteryenmi...ş bu gibi Müslümanlığın dışında gelişmiş, yıllarca bu coğrafyada evcilik oyunu gibi oynanan kimliklerinin hepsinin çok daha ötesinde, çok daha temel bir haykırış.

Ne yapacaklarsa yapsınlar. Çırpınsınlar. Onlar da çok iyi biliyor. Yaşayan İslam son evrelerini yaşıyor. Yok olup gidecek. Ben istiyorum, biz de onunla birlikte yok olmayalım. Sokakta birbirinin kafasını kesen, evde karısını döven insanlar olmayalım. Her Allah'ın günü 60 yaşına gelmiş eşek kadar adamların 18 yaşında ergenler gibi kadın teni ve bira ile imtihanını izlemek zorunda kalmayalım. Tarih bizi böyle anmasın.


Çıkıp açıkça kimseden utanmadan korkmadan kim olmadığımızı haykırabilelim artık: "Biz Müslüman değiliz."

(İstirham ediyorum, şunun altına gerçek İslam bu değil, bunlar gerçek Müslüman değil serzenişlerinizi paylaşmayın. Kimsenin aşağılık kompleksleriyle, kendine bir şeyler kanıtlama çabasıyla uğraşacak enerjim yok.)

Türk insanı çok zor


Ortadoğu insanı çok zor. Ortadoğu deyince alınmayanlar oluyor, o nedenle daha açık söyleyeyim: Türk insanı çok zor. Bu anlaşılmaz, derin, kompleks olduğundan değil; bilakis, kompleks bir dünyada çok basit olduğu için çok zor. Yani çözmesi değil, inanması zor bir bakıma. Kendimi bu cenderenin dışında tuttuğumdan değil; başta kendimden, sonrasında ise 27 senelik azgelişmişliklerle dolu hayatımdan biliyorum. Anadil gibidir bu; kaçsan da kurtulamazsın. Velhasıl Türk insanı çok zor. Türk milleti olarak bizi birlikte tutan nedir diye sorsalar, birbirimize karşı duyduğumuz nefret derim. Bir ulus, bir coğrafya, düşün ki nereye dokunsan, eline vıcık vıcık, yıkasan geçmez bir aşağılık kompleksi bulaşıyor. Öyle bir lanet ki bu, farkına varsan da kurtamıyorsun. Memlekette bu lekeyi geçirecek su yok, ilaç yok. Söylersen kötü olan sen oluyorsun. Falan. Filan. Fantastik bir coğrafya bir bakıma: herkes irili ufaklı egolarıyla oradan oraya geziyor ama hiçkimse hiçbir şekilde tatmin bulamıyor. İnsan gerçekten hayret ediyor.

Etrafımdaki Türklere bakıyorum, kendime bakıyorum, tanıştığım rast geldiğim insanları tekrar zihnimin süzgecinden geçiriyorum (yıllardır yazarım ilk defa bu terimi kullandım; olmadı sanki - çok iddialı), yok; bir tane mi normal insan olmaz, yok vallahi yok. Merak ediyorum, bu şahsi kuruntum mu; Nagel'e meydan okuyup, misal bir Alman'ın bilincinden dünyaya bakmaya çalışıyorum ki anlayayım bu durum sahiden de biz Ortadoğululara mı özgü. Görebildiğim şu: bir Alman'ın gündemine bak, bir de IŞİD'tir, kadın kahkahasıdır, içki, Kuran'la bitki büyütmedir vs. vs. bizim gündemimize. Böyle bir gündeme sahip olan, baştan aşağı her milimi eşitsizliklerle dolu bir ülkeden başka ne tür insanlar bekliyorsun. Bu malzemeden bu adam çıkar. Bir ara şöyle demiştim: müslüman bir insan, bir ömrü 18 yaşında bir ergen gibi yaşıyor - o da en iyi ihtimalle. İnanması güç ama böyle. 60 yaşında adamlarda, başka bir coğrafyadakii 21 yaşında çocuğun olgunluğu yok. Herif 60 yaşına gelmiş hala kadının yırtmacında, adamın birasında. Ne var ki, bu ergenliğin özü müslüman olmasan da, müslüman bir kültürde doğmuş olmaktan ötürü kaderin: her daim içinde bir miktar engellenemez bir olmamışlık taşımak zorundasın. Bana sorarsan, hepimizin taşımakla lanetlendiği bu temizlenemez leke, tam olarak şu: başkalarının başarısını kıskanmak.

Dünyayı büyük bir lise olarak düşünün: biz bu lisenin en serseri, gereksiz, kabadayı, ibretlik veletiyiz. Arka sıralarda oturup, hocası öğrencisi herkese huzursuzluk veren gereksiz bir canlı türüyüz. Birbirimize duyduğumuz "sevginin" kaynağı da, başkalarına, bilhassa da en önde oturan, kızların beğendiği, notları iyi- her alanda "başarılı" olan o başkalarına, yani genel anlamda Batı'ya, duyduğumuz nefret. Yani içimizdeki Batı nefretinin özünde aslında başarıya olan nefretimiz yatıyor. Bu nedenle, lafı gevelemeden, şunu açıkça diyebilirim ki Türk insanı başarılı bir insandan nefret eder.

Vallahi ırkçılık mı dersiniz, ne derseniz deyin; 27 yıllık Türk'üm, Ortadoğuluyum ve bu söylediğimden zerre tereddütüm yok. Bizim "fıtrat"ımızda emeğe saygı yoktur. Zira bizim geçmişimizde emek yoktur, birikim yoktur; kültürel kimliğimiz eziklik, kaybetmişlik üzerine kuruludur. Kim ki bu sefalette doğru bir şey yapar - iyiye güzele doğru bir adım atar, derhal fevkalade nefret toplar; ve insan her zaman en çok da en yakınındakinin "ihanetine" öfkelenir. Kimileri bu durumun farkına varır, elinden geleni yapar ama gelenekten gelen bir kök, birikim olmadığı için şaşırır, ne yapacağını bilemez, saçmalar; yani kısaca, hayatla yeni tanışan bir ergen gibi davranır; güvenilmez, ilkesiz ve tutarsızdır. Girdaptır. Ömür tüketir. Kimisi farkına varır ama, "ruhu" bu aşağılık kompleksi tarafından geri dönülmeyecek şekilde ele geçirilmiş olduğu için, kendinden nefret ettiği kadar başkalarından nefret eder; benliği, bir nevi, kendi karanlığı tarafından esir alınmıştır - öylece kendi zindanının terk edilmişliğinde kendini ve etrafındakileri çürütür ve yok olur.

Türk insanı, zordur. Öyle herkes Ortadoğulu olamaz, hak edeceksin bu mereti. Her gün saflığından, samimiyetinden, iyiliğinden ödeme bekler; karşılığında da kurtulamadığın bir karanlık, kötülük verir sana; başlarda hoşuna gitmez ama zamanla bağımlısı olursun, bırakamazsın. Şimdi elbette soracaksınız, Türküz, Ortadoğuluyuz sonuçta; sen kendini nereye koyuyorsun; sen çok mu süpersin, sen de bu sefalete aitsin en nihayetinde, kendini ön sıralardaki parlak çocuklardan mı sanıyorsun. Sanmıyorum. Belki aralarına almadıklarındandır, belki öğrenilmiş bir çaresizliktendir, bilemiyorum ama - maalesef veya değil - oraya da ait değilim. Hakikatin katledildiği, "doğru yok"cu fikirsiz, emelsiz ve ülküsüz, post-modern market-tapıcısı müdürlerin hümanist bir gülümseme ile onlara itaat etmeyen herkesi totaliterlikle suçlayıp anlamını kendilerinin yarattığı bir "disipline verme" eylemine tabi tuttuğu, itler-kopuklar ve zengin-parlaklar olarak ikiye ayrılmış, başarının ve başarısızlığın kimseye sorulmadan tanımlandığı saçma sapan bir okulda, siyah beyaz fotoğraflarda kalmış, sahipsiz bir yerdeyim. Disipline gitsem, it-kopuktan sanacaklar, gitmesem isyanım içimde patlıyor, tükendim... Yorgunum ama elden ne gelir. Yaş 27 oldu ama hala ergen gibi yaşıyoruz işte.

IŞİD ve Yaşayan İslam'ın Sonu


Müslümanların alametifarikası nedir, diye sorsalar. Ait oldukları kümeden, durumdan, gerçeklikten, dışarıya tek bir adım dahi atamamaları derim. Zira göreceklerinden korkuyorlar. Zizek, bir kitabında yazmıştı: "Müslümanların inancı o kadar zayıf ki, Danimarka'da yayımlanan aptal bir karikatür ile kendilerini tehdit altında hissedebiliyorlar." [Zizek kibarlık edip 'fragile' demiş ama ben 'zayıf' diye çevirmeyi uygun buldum.] Çünkü müslüman, inandığına kendi dahi inanmaz. Kültür adı altında normalleştirilen bir tahakküm mekanizması ile istemediği bir hayatı yaşıyormuş gibi yapar. Onu mutsuz eden hayatın intikamını da, başta o hayata hayır diyenler (batılı Türkiyeliler) olmak üzere yakınında ona benzemeyen kim varsa ondan alır. Zira, farklı olan her şey, onu ait olduğu kümeden, durumdan dışarıya ittiği için rahatsız edici, tahammül edilemezdir. Çünkü o, eğer olduğu insana dışarıdan bakarsa her gün hissettiği ama itiraf etmeye korktuğu sefilliğini, kötülüğü görür.

Ne var ki dünya değiştikçe müslümanın sınırları da zorlanıyor. Bu bağlamda, kanımca, IŞİD bir paradigma değişime işaret ediyor. Zira IŞİD öyle bir canavar ki, böyle bir şeye hiçbir müslümanın sırtını dönebileceğini sanmıyorum. El mahkum, IŞİD nedeniyle kendilerini ait oldukları kümenin sınırlarında buluyorlar. Oradan yürekleri el verdikçe kendilerine dışarıdan bakmaya çalışıyorlar ve sınırın üzerinde varolmanın arada kalmışlığı ile nasıl insanlar olduklarını görüyorlar. O insanlardan biri olan Davutoğlu, "IŞİD terör değil öfke örgütüdür" demiş mesela. Peki bizim bundan anlamamız gereken, eğer Davutoğlu ve onun gibiler de öfkelenirse, kör bıçakla tekbir çekerek insan kafası kesecek kıvama gelecekler mi olmalı?

Müslümanlar kendi daracık sınırlarından tüm dünyayı gördüklerini sanıyorlar, ama aslında hiçbir şey göremiyorlar; ne var ki IŞİD ile birlikte artık bu tebdili cahilliğin, gözlerini hakikate kapama halinin sonuna geldiler. Bu bağlamda, İslam alemi için yeni bir "post-IŞİD" dönemi başlayacak diyebilirim. Peki bu yeni dönem ne getirecek, işte onu hiç bilmiyorum; ama olasılıkları görmesi zor değil, iki seçenek var: ya hepimiz IŞİD'e benzeyeceğiz ya da İslam - kimse açıkça söylemese, insanlar gene müslümanım demeye devam etse de - yok olacak. Benim aklım da, vicdanım da ikinciden yana. Ama bu kavşakta karar veren ben değilim ; ve bu öyle bir çıkmaz ki, hiçbir müslümanın, tam da Erdoğan'ın aşağılık komplekslerine oynayan siyasetinin başarısı nedeniyle, ikinci yolu seçeceğini de sanmıyorum. Küçük bir kitle var, "Gerçek İslam" adı altında ikinci yolu mümkün kılmaya çalışan ama IŞİD'in bu insanlara neler yaptığını hepimiz biliyoruz. Bu parayla tanışmış zengin ve küçük müslüman kitlenin sesi IŞİD karşısında değil, bizim gibi Batılılaşmış Türkiyeliler karşısında çıkar yalnızca. O nedenle kısa dönemde belki tüm Ortadoğu olarak IŞİD'laşabiliriz ama uzun vadede adım kadar eminim ki adını İslam koydukları bu delilik, bu vahşilik, bu ruh hastalığı sona erecek. Benim temennim, kaçınılmaz olanın en kısa sürede gelmesi. Yoksa Türkiye sokakları, insan kafası kesen iğrenç yaratıklarla dolacak. Olan yine, her zaman olduğu gibi, sana bana olacak. Peki niye? Birtakım insanlar kahkaha atan kadınlarla, içki içen, kendi doğru bildiğine inanan insanlarla yaşayamıyor diye.. Yazınca doğru olamaz diyor insan ama doğru maalesef. Fantastik bir dünyada yaşıyoruz ama elbet hakikate boyun eğecekler her ne kadar yüzlerce yıldır inkar içinde olsalar da.